Bağımsız Yaşam Adına

Bağımsız Yaşam Adına

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Hans Selye, 1907-1982 yılları arasında yaşamış Kanadalı bir endokrinoloji (iç salgı bilimi) uzmanıdır. Kendisi özellikle stres konusundaki çalışmaları ile tanınır. Onu ‘stresin babası’ olarak tanımlayan bilimsel çevreler hiç de az değildir.

Bu yazıda Selye’yi anmamın ilginç bir nedeni var. Selye, insanın kendisini çevresinden ve ilişkilerinden kopararak (güya ‘bağımsız’) yaşamaya çalışmasını kanser hücresinin gelişim davranışına benzetiyor. Şöyle bir tasviri var bu konuda: “Kanser hücresinin başlıca özelliği, yalnızca kendini düşünmesidir. Dolayısıyla ev sahibi organizmanın diğer kısımlarından beslenerek onu öldürene kadar gelişir. Böylece biyolojik anlamda intihar etmiş olur. Çünkü bir kanser hücresi insafsız, bencilce gelişmeye başladığı bedenin dışında yaşayamaz.”

“Her Şey İçinde” olarak tanımlanan bir tatile gittiniz mi? Hani; yemeğin açık büfe olduğu, tatilcinin her istediğini ücret ödemeden alabildiği bir tatile… Ya da açık büfe yemek verilen bir otelde kalmış olabilirsiniz. Normal olarak yüzüne bakmayacağımız yiyecekleri tabağımıza tıka basa doldurduğumuz türden açık büfeleri… Muhtemelen bizi böyle davranmaya iten temel güdü, her şeyin tadına bir çırpıda bakıvermek ve bu nedenle mutlu olmayı beklemektir.

Hâlbuki açık büfedeki pek çok şeyi tabağımıza doldurup lezzetlerini birbirine karıştırdığımızda; sadece kendini düşünen kanser hücresi gibi oluyoruz. Her şeyi bir anda yemek istediğimiz için (tüm lezzetler kısacık bir zaman diliminde birbirine karıştığında) sonuçta tat alamadığımız bir yemek yemiş oluyoruz. Her şeyi almak adına lezzeti yitiriyoruz. Bu arada tabağımıza doldurduklarımızın bir kısmını yiyemediğimiz için çöpe dönüştüğünü de unutmamalıyız.

Örneği geliştireyim. Eğer yemek için ayrılmış kısa bir zaman diliminde pek çok şey yemek isterseniz, bu durumda her yiyeceği aceleye getirmeniz gerekir. Çoğu zaman günlük yaşamımızda da çok sayıda lezzeti elde etmek için, ‘yaşamı aceleye getirdiğimizin’ farkında bile olamıyoruz. Böylece yaşam, ‘tadını çıkarmanın’ çok ötesine geçerek anlamsız bir koşuşturma haline dönüşüyor. Gece olup başımızı yastığa koyduğumuzda (-ki koyabiliyorsak eğer), o günün önemli lezzetini hatırlamakta zorluk çekiyoruz. Kendimize “Bana bugüne hatırlatacak ne yaptım?” sorusunun cevabı, gece saatlerinde bulutlarla kaplı gökyüzünün karanlığında bir yıldız aramaya dönüşüyor.

Çoğu zaman kolaycılık ve hız talebi, insanî yaşamın özünün önüne geçiyor. Bir başka örnek olarak üniversite vb seçme sınavlarını verebilirim. Çoktan seçmeli sınav yapmanın mantığı nedir? Daha çok insanı daha kısa sürede (seçmek adına) elemek değil mi? Bazen bir a ya da b ya da c cevabı için çok değerli bir kaynağı (gelecekte çok başarılı olabilecek bir insanı), hız ve kolaycılık nedeniyle eğitimin (hatta yaşamın) çöplüğüne atıveriyoruz. Yaşamda başarılı olması beklenen bir insanın, çoktan seçmeli bir sınavda da başarılı olması gerektiği gibi evrensel bir kural var mı? Hiç sanmam. Burada bir yanlış ilişkilendirme var gibi.

İşin özü şu ki; öğrenmeyi de aceleye getiriyoruz. Okullarımız, Dünya bilgi ve görgüsünü yaşamımıza indirgemek yerine, üstünden köpüğünün tadına varmayı öğretiyor. Anlamlı ve geliştirici sohbetlerin yerini bile, Internet ortamında ya da cep telefonlarıyla yapılan ‘geyik muhabbetleri’ almadı mı? Artık kimsenin bir dost meclisinde derin sohbete ayıracak zamanı yok sanki… Mevcut olan da, ‘ağzı olanın konuştuğu’ bir ortamın ötesine geçmiyor.

Sevmeyi de aceleye getiriyoruz. Dar zamanlarda sevginin büyüsünü yakalamaya çalışıyoruz. O da çoğu zaman ‘bizim sevgimiz’ yerine ‘benim ilişkim’ haline dönüşüyor. Bir ilişkinin bir bağımlılık olduğunu unutup kendi başımıza bir ilişki yaşamaya çalışıyoruz. Sadece bir duygusal konuda değil, ‘bağımsızlık’ adını verdiğimiz kendi başınalığımız, neredeyse yaşamımızın her noktasını işgal etmiş gibi… Bireysel bağımsızlık adına yapılan bu ilgisiz ve kayıtsız davranış modelinin bizi cennete götürmeyeceğine kuşku yok. Yolun sonuna gelmeden fark edilmesinde yarar var sanki.

Yaşam, Çevre ve Bookchin

Yaşam, Çevre ve Bookchin

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Bazı yazılarımda tüketim çılgınlığı ve bağımlılığından söz ediyorum. Dünya ekonomik sisteminin daha fazla üretmek ve daha çok tüketmek üzerine kurulu yaklaşımının, Dünya sivil toplum hareketinin bir kesimi tarafından ‘sade yaşam’ veya ‘gönüllü sadelik’ türünde tepkilerle karşılandığını anlattım.

Gerek Batı’ya gerekse Doğu’ya bakıldığında; günümüzde ‘sade yaşam’ hareketinin çevreci bir yanı da olmakla birlikte, kimi dinî hareketlerle bağlantılandırıldığı veya bir din olarak algılanma eğiliminin geliştiği görülür. Tabii ki; tüketim çılgınlığına karşı duruşu, sadece dinin siyasallaştırılması ile açıklamak, bu sivil harekete haksızlık olur. Esasen sade yaşamı ve buna bağlı olarak insanın yaşadığı ortamın korunmasını dillendiren farklı görüşlerde olan kişiler de var.

Dünkü yazımda söz etmekle birlikte; siyaset felsefecisi ve yazar Murray Bookchin’in ‘gönüllü sadelik’ konusundaki görüşlerine yer verememiştim. Bilindiği gibi; canlıların birbirleri ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalına ‘ekoloji’ adı verilir. 1921-2006 diliminde yaşamış olan Murray Bookchin, toplumsal ekoloji hareketinin oluşmasında kuruculuk görevini yerine getirmiş ve Dünya Yeşil Hareketi’ne fikrî öncülük yapmış önemli bir düşünürdür. Türkçe’ye de çevrilerek basılmış çok sayıda siyaset, felsefe, tarih ve kentleşme konularında kitapları mevcuttur.

‘Gönüllü sadelik’ veya ‘sade yaşam’, bireylerin “Daha fazla tüketmek daha iyidir” gibi bir tutumla kaynaklarını tüketime harcamaları fikrinden bilinçli olarak vazgeçmelerini esas alan bir yaşam tarzıdır. Murray Bookchin, 2001 yılında kendisi ile yapılan bir röportajda “Gönüllü sadelik kavramı konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusunu şöyle cevaplandırıyor:

“Kendimizi bir yığın malla doldurarak ve yaşamımızı nasıl her şeyden daha fazla elde edebileceğimizi düşünerek harcamamalıyız. Ama gönüllü sadelik, genellikle zımnî (kapalı biçimde) bir yoksulluk yaşamından kaynaklanan bir din yaratmaktadır: ‘Ne kadar az ihtiyaç duyarsak, o kadar iyi’ gibi bir şey söylemekte. Bu, safça bir ifadedir. İhtiyaçlarımız ne kadar kültürlü (yetişmiş) ve rasyonel (akılcı) olursa, biz de o kadar iyiyizdir; aslında daha insaniyizdir. ‘Kültürlü (yetişmiş)’ ve ‘rasyonel (akılcı)’ ile kastedilenin ne anlama geldiği üzerine uzunca konuşabiliriz; ama önemli olan nokta, ihtiyaçların geliştiği ve evrimleştiğidir. Ben, bir rahip olarak değil; bilgili ve kültürlü (yetişmiş) bir insan olarak yaşamak istiyorum. Ve bugün kitaplar, müzik kayıtları, nitelikli gıda, uygun giyim ve benzeri pek çok ihtiyacın karşılanması gerekiyor. Ben, yoksulluk içinde, güvenli bir ev olmadan yaşamanın ne olduğunu bilirim. 1930’larda New York bir balo salonu değildi ve ‘gönüllü sadelik’ adı altında yetmiş yıl öncesinin teknolojileri ile yaşamayı tercih edenler karşısında hayrete düşüyorum.”

ABD’de Toplumsal Ekoloji Enstitüsü tarafından yayınlanan Toplumsal Ekoloji isimli derginin Mart 2001 sayısına verdiği bu röportajda Bookchin, teknoloji ve üretim konusunda (özetlediğim) şu görüşlerini paylaşıyor:

“Gerçek, farklı bir toplumsal düzende teknolojileri kullanmamız gerektiğidir. Zamanımızda teknolojinin en aşırı zararı yaratacak biçimde kullanılabileceği açıktır. Ama aynı zamanda en büyük yararı sağlayacak biçimlerde kullanılması da mümkündür. Daha fazla orman, açık alan ve vahşi yaşam yaratsak dahi; bunların bozulmamasını (yok olmamasını) sağlamak için teknolojiye ihtiyacımız olacak.”

“Gerçek sorun, bizzat teknolojinin kendisi değildir. Karşı karşıya olduğumuz temel soru, hangi standartlarla ve hangi amaçlarla teknolojiyi kullanacağımızdır. Teknoloji, bugün insanların yaşmalarını iyileştirmek için değil, temel olarak para kazanmak için kullanılmaktadır. Bu ülkedeki herkes biliyor ki; şirketler, daha fazla kâr yapmak için daha ucuz ve uygun olmayan mallar üretiyorlar.”

Tüketim çılgınlığı ve bağımlılığı konusunda birkaç gündür sürdürdüğüm yazı dizisini Bookchin’den özetlediğim son bir alıntı ile bitireyim: “Kafa karıştırıcı bir zamanda yaşıyoruz. Kimi zaman insanlar, karmaşık ve zor sorulara kolay cevaplar ararlar. Eğer bir makine (ya da bir aksam) kötü işliyorsa, para kazanmak için rekabet eden şirketler yerine teknolojiyi suçlamayı yeğlerler. Düşünceleri yönlendiren medya organları yerine insan davranışlarını suçlarlar. Ya da çözüm için eski fundemantalist – ortodoks ideolojilere geri dönülmesini söylemeyi çok daha kolay bulurlar.”

Zor Sorular, Kuşkulu Cevaplar

Zor Sorular, Kuşkulu Cevaplar

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Öyle sorunlar vardır ki, gündeme getirdiğinde “Ne var bunda?” diyecek ölçüde sorun değil gibi görünebilir. Bazı sorular da böyledir. Örneğin “Özgür müsün?” diye sorsam, ilk muhtemel cevaplardan birisi, “Evet, özgürüm. Neden olmayayım ki?” olacaktır. Öyle ya; bir kişinin yasal olarak kabul edilmiş özgürlüklerini ve buna bağlı seçimlerini kısıtlayan ne olabilir ki?

Bunu bir parça irdeleyelim istersiniz. Özgürlük, seçim yapabilmenin bir başka ifade biçimidir. Bu nedenle neleri seçebildiğimizi kendimize sormak, bir anlamda özgürlüklerimizi sorgulamak olur.

Örneğin ne tür bir insan olacağınızı (karakterinizin ne şekilde biçimleneceğini) kendiniz seçebilirsiniz. Kendi belirlediğiniz yönde ilerlemek için kişisel gelişiminize yol verebilirsiniz. İlk bakışta, son derece olağan geliyor, değil mi? Ama kazın ayağı her zaman sözlerle belirlendiği gibi değil. Kısıtları ve koşulları olan bir ekonomik, sosyal ve kültürel çevrede yaşadığınızda, kim olacağınıza sizden önce o malum ortam karar veriyor. İçinde bulunduğunuz (ve ne yazık ki, size sorulmadan belirlenmiş) ortamın engellerini çoğu zaman aşamıyorsunuz. Size ön koşul olarak verilen bu iklim de karakterinizin belirlenmesinde son derece etkili oluyor.

Her insanın yaşamında ona yön gösteren bir takım değerler var. “Senin değerlerin nedir?” diye sorabileceğimiz bir kişi, muhtemelen büyük bir hızla dürüstlük, iyi ahlâk, çalışkanlık veya saygı gibi bir dizi değeri sıralayabilir. Tabii ki, değerlerimizi kendimiz seçeriz. Ama bir de şunu hatırlayın. Siz namusu ile temiz bir yaşam sahibi olmayı hedeflerken, bir başkası bu değerleri aşındırıp (sizinkilerle uyuşmayan bir anlayışla) çok daha rahat ve kolay bir yaşam elde edebiliyor. Siz, namusunuzla çalışıp alınterinizin karşılığı olan kazancı elde etmeye çalışırken, bir başkası kamu kaynaklarını sızdırarak haksız kazançla yaşamın keyfini sürdürüyor. Özetle; namuslu olmak yerine “işini bilip gemisini yürütmek”, adeta bu çağın yükselen değeri gibi duruyor. Böyle bir gerilim ortamında değerlerinizi özgürce seçtiğinizden söz edebilir misiniz? Yoksa yozlaşma, pek çok insanı kendi düşük değerler bataklığına doğru mu çekiyor?

Yerli Mallar Haftası kutladığımız günlerden tüketimin bir başarı ve prestij olarak algılandığı bir döneme geldik. Benzer şekilde saygı, hoşgörü ve sadakatin yaşamımızın temel ilkeleri olduğu günleri geride bırakıp kabalığın ve kolaycılığın (genel anlamda konformizmin) yüceltildiği bir zaman dilimini yaşamaktayız. Çevrenizdeki pek çok kişinin (müdürün, patronun, bankodaki memurun, parti yöneticisinin veya karşı takım taraftarının) size kaba ve saldırgan davrandığı bir ortamda sizin saygılı, hoşgörülü ve empatik olan davranış modelini seçebilme özgürlüğünüz gerçekten var mı? Öyle anlaşılıyor ki; davranışlarımızı belirlerken de özgür seçimler yapamıyoruz.

Sorunlar karşısında kafamızı devekuşu gibi kuma gömme hastalığımızı bilirsiniz. Bir sorunu ya çok abartırız ya da görmezden gelerek çözmüş gibi yaparız. Eğitim – öğretim sistemimiz ise gerçek yaşamın çok uzağındadır. Bu nedenle gerçek yaşam problemlerine nasıl yaklaşacağımız konusunda bize fazla yardımcı olmaz. Özetle; problem tanıma ve çözme konusunda son derece düşük bir performans göstergemiz var. Hâlbuki sorunlarımıza nasıl yaklaşacağımız konusunda özgürlüklerimiz olmalı. Ama çevrenin üzerimizdeki etkisi, bu tür özgürlükleri kullanmamızda ayağımıza pranga olabiliyor.

Daha pek çok örnek sayabilirim nasıl kısıtlanıp engellendiğimiz konusunda. Ama kesin olan bir nokta var ki; kısıtlar ve koşullara karşı teslim olmayı veya mücadele etmeyi seçebiliriz. Bu konuda özgürlüğümüz geçerli olmaya devam ediyor. Yaşamı değiştirip dönüştürmenin bundan başka çaresi yok. Teslim olmayalım.

Ufak Tefek Şeyler…

Ufak Tefek Şeyler…

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Güzellik yarışmalarının bir endüstri haline geldiğini biliyorsunuz. Giyim konusundaki gelişmeler, modellik yarışmalarına da hız veriyor. İş, gazetenin tirajını veya TV kanalının izleyici sayısını artırmaya (ve dolayısıyla patrona hoş görünme meselesine) gelince, yarışmanın ve tuhaflığın bini bir para oluyor. Güzel çocuk yarışmalarından dansöz seçmelerine, bir kapalı mekânda birbirine tahammül etme yarışmasından şarkıcı seçme müsabakalarına kadar gösterinin her türlüsüne tanık oluyoruz.

Her yıl birkaç değişik yarışma ile yılın en iyi filmleri seçiliyor. Dünya ölçeğinde yerleşmiş yarışmalar var. Türkiye’de de film ve müzik yarışmalarına her yıl bir yenisi ekleniyor. Her yılın sonunda gazeteler, yılın sporcularını veya yılın iş insanlarını seçiyorlar.

Kimi zaman en uzun bıyık yarışması yapıldığı da oluyor. Sporu düşündüğümüzde ise bu sektörün kendisinin bir yarışma olduğunu hatırlıyoruz. İnsanlar koşuyor, atlar koşuyor, köpekler koşuyor. Bu koşuşturmanın adı bazen spor oluyor, kimi zaman ise kumar.

Bazı yarışmaların iyi ve olumlu katkıları var. Ödül alanlar yeni çalışmalar için teşvik ediliyor. Daha üstün başarılar elde etmeleri yönünde sırtları sıvazlanıyor. Kuruluşlar, bu yarışmaları kazanabilmek için organize oluyorlar. Örneğin çevre düzenleme veya kalite yarışmalarının böyle olumlu katkıları var.

Yarışmaların olumsuz ve sevimsiz etkileri de oluyor. Kazanamayanlar, ruhsal yönden olumsuz etkileniyorlar. Özellikle bu tür çekişmelerden çocukların olumsuz etkilendikleri biliniyor. Birkaç yarışmada alınan olumsuz sonuçlar, bireylerin yaşama karşı ürkek ve çekingen bir yaklaşım edinmelerine neden olabiliyor. Başta çocuklar olmak üzere bu tür yarışmaların bireyler üzerindeki olumsuz etkilerinin sorumluluğunun kime ait olduğu ise belli değil.

Her yıl gerçekleştirildiğini bildiğim yarışmalardan bir başkası, ‘kötü giyim’ konusunda yapılıyor. Dünyaca ünlü magazin dergi ve TV kanalları o yılın en kötü giyinen kadın ve erkeğini seçiyorlar. İlk bakışta olumsuzluk taşıyan bu yarışmanın, muhtemelen insanların iyi, güzel ve özenli giyime yönlendirilmeleri konusunda olumlu katkıları vardır.

Kötü giyinme yarışmalarında olduğu gibi bazı müsabakalar, içeriklerinin aksine olumlu gelişmelere de neden olabilir. Bazen bu özelliği dikkate alarak aklımdan yeni ve yaramaz yarışmalar geçiririm.

Örneğin (bir çocuk yaramazlığı içinde) dünyanın, ülkenin veya bölgenin en sevimsiz kişisi seçilse diye düşünürüm. Nasıl bir liste oluşurdu acaba! Kimi zaman aklımdan bir ‘nursuzluk yarışması’ düzenlemek geçer. ‘Nursuzluk’ diyorum çünkü bazı insanların içindeki kötülük, yeteneksizlik veya ruhsal sevimsizlik yüzlerindeki ışığa yansıyor. İşin garibi, bu ‘nursuzların’ bazıları şu veya bu nedenle bazı karar ve icra pozisyonlarını işgal edebiliyorlar da. Belki bu ‘nursuzlara’ böyle bir yarışmada ödül verilerek silkinip bir miktar kendilerine gelmeleri sağlanabilir. (Sağlanabilir mi?)

Kanımca bazı kişilerin arsızlık, şımarıklık ve dalkavukluk becerilerini onurlandırmak (!) için bir ‘yalakalık yarışması ve ödülü’ de son derece uygun olur. Benzer biçimde yılın ‘en yağcı kişi ödülü’ de çok anlamlı ve değerli olacaktır. Nasıl ifade edilir bilmem ama; ‘hak etmediği halde makam işgal etme ödülünün’ de çok büyük (!) sosyal yararları olacağı inancındayım.

Ben sadece haylaz zamanlarımda aklıma gelen birkaç ilginç yarışma veya ödül sıraladım size. İster benim önerdiklerim konusunda, ister sizin aklınıza gelen yeni alanlarda ödül almaya hak kazanmış birkaç isim hatırlayabilir misiniz?

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)

http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)

http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)

http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

İlk Günden Bugüne

İlk Günden Bugüne

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Yaşadığımız mekân, kimi zaman kimliğimizi belirleyen, bazen ise ifade eden göstergelerden biridir. Mekânımız, ruhen bile olsa burasıdır ve başka mekânlardan farklıdır. Yaşam ve mekânda farklılık yaratmak ise, apayrı bir sanattır. Doğal olarak; farklı olabilmek için önce ayağımızı sağlam bir zemine basmamız gerekir. Küreselleşmenin etkisiyle Dünya ölçeğinden kendi mekânımıza baktığımızda, kendimizi tanımladığımız mekânın küçüldüğünü gözleriz. Bazen bir ülkenin mensubu olma ya da kente ait olma kimliğinden sıyrılıp; bir mahalleye, bir yöreye ait olma kimliğini öne alırız. O zaman Türk olmak kadar Eskişehirli olmak da değer kazanmaya başlar. Önemli olan, bireyi neyin farklı kıldığı ve kendini nereye ait hissettiğidir.

Son 50-60 yıldır bu değer yargılarımız değişmeye başladı. Çünkü mekân olarak yer değiştirmeye başladık. Toplum olarak; köyden kente, karadan denize, az güvenliden çok güvenliye, az gelişmişten çok gelişmişe, umutsuzluktan umut vaat eden yörelere doğru göç etmeye başladık. Ait olduğumuz mekân anlamında tanımlayan köklerimiz adeta söküldü. Oysa «ait olma duygusu» vefalı bir dost gibidir. İnsanı asla terk etmez. Dünden gelen kimliğimiz, her birimizin vazgeçilmez bir parçasıdır. Köklerimizin geldiği yerden, ata topraklarımızdan onur duyarız. Dünkü hemşehri kimliğimiz bugünü yaşadığımız kentte; kimlikler yarışında değil, kimlikler uzlaşısında şekillenmek durumunda.

Yeni bir mekânda insan önce kendini güvensiz hisseder. Bu güvensizliğini ve ürkekliğini aşmak için destek arar. Hemşehrilik ilişkisi, iyi ve kolay bulunan bir destek örneğidir. Yeni bir kentte yeni bir yaşam kurmada hemşehrilik, can suyu gibidir. Eski hemşehrilik ilişkilerine dayanan ve kentin bütününden kopuk gruplaşmalar tedavisi güç yaralar açabilir. «Çok» değil, «çoğul»  olmalıyız.”

 

Çoğulculuk; herkesin kendi dünyasını kurup yaşamasını ama diğerlerinden kopmaksızın onlarla iletişim ve sosyal alışveriş içinde olmasını ifade eder. Paylaşım kültürünün yerleşip gelişmesi kaynaşmayı sağlar. Gelişim arzusuyla vizyon belirleme çabası güdülecekse; dar kapsamlı etnik, kültürel ve sosyal sığınak yerine farklı kimliklere sahip yurttaşlarla aynı kentte yaşamanın keyfine paydaş olabilecek yapılanmanın benimsenmesi gerekir.

Toplumsal sorumluluğumuzun getirdiği yükümlülüklerimiz açısından kaynaklarımızı ele aldığımızda; geçmiş ve gelecek arasında köprü kurma mecburiyeti görülecektir. Gelecek kuşaklara doğru ve olumlu mesajlar vermek istiyorsak; öncelikle, geçmiş yaşamların bıraktığı değer ve kültürlere hak ettikleri saygıyı göstermek zorundayız. Böylesi bir bakış açısı içinde karşımıza çıkan güçlükler ve sorunlar, yaşamımızda değerli, anlamlı ve önemli olan unsurları öne çıkaracaktır. Girişimcilik ruhumuzun rehberliğindeki sorgulama süreci, yaşam adına yeniliklerin arandığı ya da aralandığı düşünce mekanizmasını geliştirecek, gizli kalmış potansiyelimizi harekete geçecektir. Problemlerimiz beklenmedik biçimde güç ve kapasitemizi algılamamıza vesile olacak; sahip olduklarımız, sahip olmayı düşlediklerimiz, yetenek ve becerilerimiz başlıca kaynaklarımız arasında yerini alacaktır.

Bir Anadolu bölge odağı olma misyonunu üstlenerek doğal ve kültürel varlıkları koruyup geliştirerek değer katmanlarımızı yaşatmak; geleceğe dönük vizyonun belirlenmesi ve yerel potansiyel envanterinin belgelendirilmesi açısından önemlidir. Tarihî dokuyu bozmaksızın bir kentte ekonomik girdi bekleniyorsa, ilk akla gelen turizm potansiyelinin irdelenmesidir. Turizm potansiyelini çirkin yapılaşma ile değersiz ve anlamsız kılmak yerine akılda kalacak değerlerle zenginleştirmek kültürel değerlere özen göstermekle mümkün olacaktır.

Bu bağlamda kentlinin; kendine ve geleceğine nasıl baktığına, gelecekte ne olmak istediğine yönelik doğru ve yerinde kararlar vermesi gerekmektedir. Buna, “kent vizyonu” diyoruz. Vizyonun oluşumunda ise; girişken, özendirici, hevesli ve donanımlı olma zorunluluğu belirecektir. Kente ilişkin sorun çözme yönteminde; “kendiliğinden gerçekleşecek büyüme” türündeki tarzlar dışında, rasyonel örgütlenme hedeflenmelidir. Ayrıca, ikna ve sosyal rıza yöntemiyle gelişecek plan ve projelendirmede halkın katılımı aranmalıdır. Halkın doğrudan katıldığı yönetim modellerini özlüyoruz doğrusu.

Mafya Dizilerini Yasaklayın!

Mafya Dizilerini ‘Yasaklayın’ !

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Yıllardır dikkate alınmayan bazı sosyal olayların sonuçları, kendilerini göstermeye başladı. Geçmiş bir olayda Sakarya ile Ankara arasında yaklaşık 2 günde 7 kişiyi öldürüp 2 kişiyi yaralayan katilleri yaratan sürecin nedenleri bunlardır.

Sosyal göç, 1950’li yıllarda başladı. Bunun ardından kamu arazileri talan edildi. Dünya’nın iyi bildiği, ama bizim uzun süre farkında olmadığımız gecekondu gerçeği ülkeyi sardı. Bu bölgelerde kentleri ve varılan uygarlık düzeyini geriye götüren yeni bir kültür oluştu. Siyasetçiler ve bürokratlar seyrettiler. Seyretmekle kalmadılar, koltuklarını kaybetmemek için gecekondu işgalcilerine “prim” verdiler.

Gecekondu ile başlayan kültür, yeni bir erozyon yarattı. Bu süreç içinde Cumhuriyet ile kazanılmış kimi değerler aktı, yok oldu, gitti. Bir dönem yeraltına inmiş olan karanlık tutkunları, bu sürece olanca güçleriyle destek verdiler. Bu durumu seyretmekle yetinenler arasında Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i dilinden düşürmeyenlerin de sayısı hiç az değildi.

Biz farkında değildik ama farkında olanlar vardı. Başta ABD olmak üzere pek çok gelişmiş ülke, Ortadoğu’daki çıkar düzenini sürdürmek için Türkiye’deki sosyal gelişmeleri izledi ve yönlendirdi. Toplumun değişik kesimlerini birbirlerine kırdırdılar. Bu sürece destek olanlar, alkış tutanlar oldu. Bu süreçte masum sayabileceklerimiz ise sadece olanı biteni, sessiz bir ürkeklikle seyretmekle yetindiler.

Doğal olarak bu süreçte okullar da bozuldu. Okul ve öğretmen kalitesi ciddi ölçüde düştü. İlk ve orta öğretim, bir “doldur-boşalt” oyununa döndü. Okullarımız, bırakın ülkenin ve ulusun değerlerini öğretmeyi, İstiklal Marşı’nı bile belletemez hale geldi. Eğitim sisteminin okulları, ahlakî çöküntünün inşa mekanizmaları haline dönüştü. Okul yaramazlıkları, öğrenci çeteleri halini aldı. Okul, bir görev ve sorumluluk olmaktan çıkıp “maksat muhabbet” türünden bir belgelendirme müessesesi oldu. Genç insanlar, kötü alışkanlıklardan uzak durmayı öğrenecekleri yerde, okullar bunların kitlesel olarak öğretildiği kurumlar haline dönüştü. Bugün sigaranın, içkinin, uyuşturucunun en ideal piyasası olarak görünüyor okullu genç insanların ortamları.

Hemen hemen her şehre üniversite açtık. Ama öğretim üyeleri olamadı. Laboratuarları yoktu. Bazılarının hâlâ düzgün bir kütüphanesi bile yok. Üniversite öğretmenliği sıradan bir iş haline dönüştü. Ortalık üniversite mezunu işsizlerle doldu. İşsiz insanların geleceğini güvence altına alacak sosyal ve ekonomik mekanizmaları geliştiremedik. Genç insanlar hâlâ devlete kapıkulu olma zihniyetinde; girişimcilik ve bunun için gerekli altyapı çok uzağımızda.

Ülkenin ürettiği pasta hayli küçük. Diğer yandan; bu pastadan pay almak isteyen bir sosyal güç (işsizlerin gücü), sokakta hızla büyüyor. Normal yollardan yaşanabilir bir geçim sağlamak giderek zorlaşıyor. Başta görsel medya tarafından olmak üzere lüks yaşama özendirilen işsiz ve yoksullar ordusu, normal geçim dışında daha kolay ve daha hızlı yollar bulmaya çalışıyor. Ülkede az sayıdaki zenginler ile çığ gibi büyüyen yoksullar arasında açılmaya devam eden uçurum, yoksul insanların gözünü karartıyor.

Prime time diye anılan en çok izleme saatlerinde TV kalanlarını bir gezinin. Hepsinde insanları lüks tüketime ve kolay yaşama özendiren programlar. Büyük bir bölümünde ise kolay yoldan para kazanmayı cazip gösteren mafya dizileri. Medya patronları ve yardakçıları, bunu da sadece kendi çıkarları ve cüzdan şişkinlikleri için yapıyorlar. Halk ve ülke umurlarında bile değil. Bunlar, ülkenin pazarlayamadıkları her neyi kaldıysa, yakında onu da satarlar.

Toplumu; ahlâksızlığa, kara para kazanmaya, şiddet yoluyla güç elde etmeye yönelten her ne varsa, bunun kalkanı demokrasi olamaz, olmamalıdır. Yaş ortalaması hayli düşük olan toplumun, devletin sosyal koruma şemsiyesine ihtiyacı vardır. Bu satırları okuyan siz; her kimseniz ve her ne kadar gücünüz varsa, toplumu bu “mafya sevici” medyadan kurtarın! Kurtaralım. Bunun sonu iyi görünmüyor.

Yokolan Dünya

Yokolan Dünya

Gürcan Banger

İnsanın diğer canlı türlerinden farkı anlatılırken, sıklıkla Dünya’yı (doğayı) değiştirebilme yeteneğinden söz edilir. Bu çerçevedeki sözlerin içine de, pozitif bir anlam yüklenir; adeta insanın değiştirdiği Dünya daha değerli hale gelmektedir. Gerçekten Dünya daha değerli bir biçime dönüşmekte midir; yoksa Dünya’yı ve dolayısıyla Dünya üzerindeki yaşamı tüketip yok mu ediyoruz?

İletişim teknolojilerindeki yaygınlaşma nedeniyle; maddi çıkarlar veya bilinçsizlik kaynaklı çeşitli çevre sorunları hakkında daha fazla bilgi sahibi olduk. İnsanlığın geleceğinin tehdit edilmesine karşın, bu bilinçsiz yoketme ruhuna dur demeyi henüz başarabildiğimizi söyleyemeyiz. Çevrecilik, hâlâ bir ideolojik veya siyasi akım gibi anlaşılıyor. Hepimizi içine alması gereken çevre koruma anlayışı ve çevre hukuku, lehtarları ve aleytarları ile güç olarak bir düşünsel akımın ötesine geçemedi. Çevreyi en çok kirleten ABD ve diğer gelişmişler gibi ülkeler, çevre hukukuna karşı çıkanların başında geliyor. Ne yazık ki; Dünya’daki güç odaklanması, ABD gibi devletlere yaptırım uygulanmasını olanak dışı bırakıyor. 

Dünya Yeşil Hareketi, her ne kadar kendisi de ideolojik görünümler verse de, Dünya yaşamının geleceği konusunda önemli tezler geliştirdi. Ama çevreciliğin küresel olması gereken ruhu, devletlerin sınırlarını aşıp kapitalist kâr hırsının ötesine geçemedi. Gücü elinde tutan devletler, Dünya’daki halklara “biz” ve “ötekiler” diye bakmaya devam ettikleri sürece değişen bir şey olmayacak. 

Yeşil hareketler, küresel bir anlayışı ortaya koymakla birlikte; karşısında ideolojik ve siyasi güçleri bulması nedeniyle, kendisi de siyasi bir hareket haline dönüşme ihtiyacı duyuyor. Siyaset alanı ise (özellikle ülkemizde) maddi güce ve lobilere sahip olmayan düşünce akımlarının ayakta durmasını zorlaştırıyor. Pek çok ülkede yeşil hareketlerin siyasi parti olarak kabul gören bir güç haline gelmesine rağmen, bu gelişmeyi ülkemizde görmek mümkün olmuyor. 

1980’lerden sonra (özellikle 1990’ların başında) Dünya’da gelişen yeşil hareketlerin etkisiyle; ülkemizde de çevre dernekleri ve çevre sivil grupları konusunda bir yönelim başlamıştı. Her ne kadar bu hareketler, tekil olmaktan öteye geçemese de; sosyal gündemin oluşmasına katkı koyuyordu. Hareketlerin niteliği, siyasetten bağımsız olarak değişik kesimlerden insanları biraraya getirebiliyordu. 1990’lı yılların sonlarına doğru yeşil hareketler, kitle tabanını önemli ölçüde kaybetti; bazı çevre kirliliği olayları dışında sosyal gündem yaratamaz oldu. 

Son günlerde ülkenin değişik yörelerinde toprağa gömülü olarak bulunan atık varillerini hatırlayınız. Medyanın tiraj alma yarışı dışında kitlesel bir tepki yok. Çernobil’in (aksi iddia edilmesine rağmen) olumsuz etkileri Karadeniz Bölgesi’nde görülmeye devam ediyor; sorumluların ve halkı yanıltanların peşine düşen yok. Bazı illerimizde hava kirliliği rekor düzeylere ulaşmış durumda, ne kamudan bir faaliyet ne de halktan bir tepki gösterisi izlemiyoruz. Su kirliliğinin boyutları giderek artıyor; merak eden de yok, sorup sorgulayan da. Bir su kenti olan Eskişehir’de yerüstü ve yer altı suları kirliliklerinin ne noktada olduğunu bilmiyoruz. Zaten ülke genelinde yerel yöneticiler de; “Aman sorun çıkmasın, bir sonraki seçime sağlam girelim” derdindeler. 

Çevre örgütlerimiz ise bir başka alem. Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin istisnasız tüm hastalıkları bu kuruluşları da sarmış durumda. Kaynak yok, kadro yok, teknik yok, yaratıcılık yok. 

Çevre hareketinin vazgeçilmez bir özelliği var. O da kitlesel olmak. Nüfusun ve sosyal göçün, eğitim süreçlerinden çok daha hızla ilerlediği düşünülürse, gerekli kitlesel çevre gücünü oluşturup konuya toplumun el koymasından başkaca bir yol yok gibi. Geleceğimizi hiç kimse umursamıyor sanki. Her birimizin elini taşın altına koyması gerektiğini düşünmüyor musunuz?

Umut Veren Arkadaşlık

Umut Veren Arkadaşlık

Gürcan Banger 

Sosyal yaşamda pek çok insanla ilişkimiz var. Bunların bazılarını arkadaşlık olarak isimlendiriyoruz. Her bireyin ise kendi adına farklı bir arkadaşlık tanımlaması mevcut. Ama arkadaşlığın ne olduğunu, fazlaca sorgulamadığımızdan; bu kavramın, bizim için ne anlama geldiği konusunda net fikirlerimiz de olmayabiliyor. Kimi zaman sıradan bir iletişimi arkadaşlık sayıyoruz; bazı zamanlarda ise bir arkadaşlığa, olduğundan daha fazla anlamı çok büyük bir hızla yüklüyoruz.

İyi bir arkadaşlık için bence kaçınılmaz olan, karşılıklı güvendir. Sanırım; güven, karşılıklı bir ilişkinin olmazsa olmazıdır. Bir arkadaşımın söylediği biçimde; “zedelenen arkadaşlık, yırtık pantolona benzer. Ne kadar yamasan da, eskisi gibi olmaz.” Bu yaklaşımı, güven nedeniyle zarar gören arkadaşlık için bir kaç kez doğrulayabiliriz. 

Arkadaşlıkta güven kadar önemli olan bir diğer unsur, saygıdır. Kanımca; insanlar arası olumlu ilişkiler olan her yerde kaçınılmaz biçimde saygı olmalıdır. Saygı yitirildiğinde geriye ne arkadaşlık kalır, ne sevgi ne de aşk. Özetle; arkadaşlık ilişkisinde bireyler arasındaki saygının varlığına ve korunmasına özel önem vermek gerekir. 

Arkadaşlık hakkında iyi bildiğimiz bu unsurlar dışında; umut veren bir arkadaşlık için dikkat edilmesi gereken bir başka konu da bireylerin karşılıklı ulaşım ve iletişim düzeyidir. Geleceğe umutla bakan bir arkadaşlıkta kişilerin birbirlerine ulaşma düzeyleri yüksek ve “tam zamanında” olmalıdır. Ulaşım / erişim / iletişim sorunları, üzerine düşünülmesi gereken eksiklik ve zayıflıklardır. Çözülemiyorsa, arkadaşlık ilişkisinin geleceği konusunda kuşkulara düşmek olağandır.

Arkadaşlar arası ulaşım kavramının ikiz kardeşi, kişilerin birbirlerine zaman ayırmalarıdır. Bireyler, ne denli yoğun ve meşgul olurlarsa olsunlar;  birbirleri için ortak zaman yaratabilmelidirler. Bu ortak zamanın tahsis edilmesinde, her iki tarafın da eşdeğer oranlarda sorumluluk almaları ve özveri göstermeleri gerekir. Hiçbir mazeret diğerinden daha değerli veya önemli değildir. 

Bireylerin birbirlerine zaman ayırmaları konusunda rastlanan bir diğer durum, kişilerin kendi konumlarını doğru değerlendirmemeleri ile ilgilidir. Kendi konum ve durumunu, yaşamın aynasında iyi göremeyen bireyler, ulaşım ve zaman ayırma konularında karşı tarafı tümüyle sorumlu tutma yanlışına düşebilmektedirler. Özetle; özverinin tarafı olmaz. Arkadaşlık için çaba harcanır veya harcanmaz; bu da, o ilişkinin gelecek umudu taşıyıp taşımadığının bir ifadesi olarak kabul edilebilir. 

Yaşamda siyah ve beyaz birlikte var olurlar. Bu karşılaştırma ile hem siyahı hem de beyazı öğreniriz. Benzer biçimde; yaşadığımız olayların iyisinden de, kötüsünden de öğreneceklerimiz vardır. Arkadaşlığın sınanması için kötü zamanlara bakılır; halbuki hem iyi, hem de kötü zamanlarda arkadaşlar birbirinin yanında olabilmelidir. Siyahı ve beyazı birlikte yaşamayan arkadaşlıklar, gelecek umudu taşımazlar. 

Son bir noktaya daha değinmek istiyorum. İyi arkadaş olmak için, kişilerin zorunlu biçimde ortak yönlerinin olması gerekmez. Ama paylaşabilecekleri ortak şeyleri olan insanların, ilişkilerini daha sağlıklı sürdürebildikleri gözlenmiştir. Tabii ki; bir şartla… Ortak unsurların olması yetmez; ortaklık kadar bunların paylaşılabilir / erişilebilir olması da önemlidir. Kişilerin farklılıkları ise ortaklıkların yanına eklenmiş zenginliklerdir. 

Arkadaşlığın farklı düzey ve derinlikleri olabilir. Bence; bir arkadaşlığın düzey ve derinliği, bu ilişkinin gelecek umudu ile yakından ilişkilidir. Gelecek umudu olmayan ilişkilere, taşıyabileceğinden daha fazla anlam yüklememeli.

Başarılı İş Yapmak

Başarılı İş Yapmak

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Bir işe (örneğin bir projeye) başlarken emin olmamız gereken bazı noktalar var. Hele ki, bu işe başka kişi veya kuruluşlarla birlikte giriyorsak o zaman bunların önemi daha da artar. Açıklık ve kesinlikten söz ediyorum.

Yapılacak iş konusunda karanlıkta göz kırpmamak için yapacağımız işin açıklıkla ortaya konmuş bir ifadesi olmalıdır. Kişisel ve kurumsal gelişim uzmanları bu tür netlikleri sağlamak için bazı teknikler önerirler. Örneğin yapılacak işin tanımını ve neden başarıya ulaşacağını bir dosya kağıdına yazmakla başlayabilirsiniz. (Artık e-posta aracılığı ile paylaşılabilen bilgisayar ortamındaki dokümanların da “dosya kağıdı” olarak kabul edildiğini unutmayın.)

Daha sonra (eğer gizliliği yoksa) bu başarı tanım belgesini farklı yaş dilimlerinde veya sosyal kategorilerde insanlara okutarak devam edebilirsiniz. Farklı özellikteki kişilerden alacağınız tepkiler, işin yeterince açık ve doğru tanımlandığı konusunda size ipuçları verecektir. Eğer yazdıklarınız, sizin anlatmak istediğiniz biçimde anlaşılıyorsa sorun yok demektir. Ama farklı yorumlar varsa, bu durumda işin (projenin) öncelikle sizin için yeterince açık, kesin ve anlaşılır olup olmadığı konusunda yeniden düşünmenizde yarar vardır. “İyi ifade edememek”, bir projenin başarısızlığa uğramasındaki tanıdık nedenlerden birisidir.

Her işin veya projenin paydaşları vardır. Paydaşlar; o işi yürüten, o işten yararlanan veya o işten olumlu ya da olumsuz etkilenen kişi ve kuruluşlardır. Eğer ticari veya sınai bir iş yapıyorsanız, bugünün en önemli paydaşları arasında müşteriler yer alır. Bu durumda yapıalacak iş ile müşterilerin (genel anlamda) paydaşların uygunluğu konusunda emin olmak gerekir. İş, doğru seçilmiş ve tanımlanmış olsa bile müşteri seçimi (işe göre) doğru değilse başarısızlık yine kaçınılmaz olacaktır.

İş tanımı ve paydaş seçimi arasındaki ilişkiyi sosyal projelerde de öngörebiliriz. Bir sivil veya sosyal projenin tanımıyla o projeden yararlanacak olan paydaşlar arasında da doğru bir ilişki olmalıdır.

Kötü alışkanlıklarımızdan önemli bir tanesi, hesaptan hoşlanmamamızdır. Bir işe veya projeye başlarken işin gelir ve giderleri konusunda açık ve kesin olmayı başardığımız söylenemez. Halbuki ister ekonomik ister sivil her işin maliyeti ve getirileri konusunda sıkı çalışmalar yapmak gerekir. İş yaparken bütçe yapmayı ve izlemeyi yaşamımızın bir parçası haline getirmek başarının vazgeçilmez koşullarından birisidir.

Siyasette en belirgin özelliklerimizden birisi “Dünya’yı kurtarma” hevesimizdir. Bir başka deyişle; ilgilendiğimiz işin boyutları konusunda fazla gerçekçi olamıyoruz. Ekonomik bir iş yaparken kuruluşun insan kaynaklarından tutun da, hitap etmeye çalıştığımız pazarın büyüklüğüne kadar herşeyi belirsiz bırakmayı tercih ediyoruz. Ölçeklerin bilinmesi, doğru öngörülmesi önemlidir. Örneğin yanlış ölçeklenmiş bir Pazar üzerine kurulmuş bir ekonomik işin başarı şansı yüksek değildir.

Türü ne olursa olsun bir projenin başarısının ardındaki faktörlerden bir diğeri, sürekliliktir. İşi veya projeyi tanımlayan doğru göstergelerin düzenli biçimde izlenmesi gerekir. Hangi göstergelerin izleneceği ise içinde bulunulan ekonomik veya sosyal koşullara göre değişebilir. Gösterge değerlerine göre işte uygulanan politikaların değişmesi gerektiğini de unutmamak gerekir.

Bir işin başarısı için sinerji yaratmak üzere duygular önemlidir. Ama projenin uzun dönemli başarısı, o süreçte aklın ne kadar etkili ve yoğun kullanıldığına fazlasıyla bağlıdır.

Bir Fotoğraf

Bir Fotoğraf

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Bir fotoğrafın, hele ki bir insanın fotoğrafının neler anlatabileceğini yıllar önce uzaklarda bir kentte bir sokak fotoğrafçısından öğrenmiştim. Yine bir başka sokak fotoğrafçısından satın aldığım Zeiss marka antika sayılabilecek bir makine ile çılgın bir hevesin yol vermesiyle insan fotoğrafları çekmeye başlamıştım.

Ne zaman o eski fotoğrafları karıştırsam yaşanmış ve dünde kalmış anlar canlanır. Kimi gülen, kimi gülümsemeye çalışan, bazıları dalgın o gözlere takılır kalırım. Kameraya bakan gözlerin arkasındaki dünyayı hayal etmeye çalışırım. Bazen de o gözlerle birlikte bir akıl gezintisine çıkarım.

Uzunca bir süredir fotoğraf çekmiyorum. Antika makinemle arama bir soğukluk girdi. Belki de kullanımı kolay yeni bir makineye ihtiyacım var. Ama o sıralar vizörden görmeye meraklandığım insanları gözlemlemeye devam ediyorum. Bakışları, davranışları gözlemek ve anlamlandırmaktan tat alıyorum. Zaten yaşamı anlamlı kılan da bizim ona bakışımız değil midir?

İnsanları gözlemlemek güzeldir ama öncelikle bunun bir büyük gözaltına dönmemesi gerekli. Yaşama, çevremize, insanlara ilişkin gözlemler yaparken zor olsa da, tarafsız ve rahatsızlık vermeyen bir referans noktası olabilmeyi başarmalıyız. Gözlemi yaparken gerekçeniz ne olursa olsun; yanlış, sığ, kaba veya saygısız olarak anlaşılma riskini taşıdığınızı unutmamalısınız. Gözlemci olan, akıl ve ruh gözünüz olmalıdır. Sevecen ve içten…

Genelde gözlemlerimi kendime saklarım. Bilgiyi paylaşma yanlısı olmama karşın özel olanın, bu özelliğinin korunması gerektiğini düşünürüm. Özel olanı genel ortamlarda paylaşmak, onun değerini yok etmek gibi gelir çoğu zaman. Özel olan, özel kalmalıdır. İyi günde, kötü günde… Ama bazen yazdıklarımın satır aralarına kendimce özel bir “lügaz veya muamma” koymak da hoşuma gitmiyor değil. (Lügaz ve muamma, genelde şiir türünde bir metnin içinde yer alan, cevabı bir isim olan gizli bilmecelerdir) Arif olan anlaya…

Kendime bilmece

Bazen bilmeceyi kendimize yazmak eğlencelidir. Meydan okuyucudur da aynı zamanda. Şimdi ve daha sonraki zamanlarda okunduğunda; böyle bir bilmeceye verdiğimiz cevaplar yaşama, çevremize ve kendimize bakışımızdaki değişimleri (ya da kalıcılığı) göstermesi açısından ders vericidir.

Aslına bakarsanız; yaşamın tamamını da bir bilmeceler manzumesi olarak düşünebiliriz. Çevremize kendimizle ilgili ipuçları veriyoruz biteviye. Bu ipuçlarını kullanarak bilmeceyi doğru çözenler de oluyor, yanlış sonuca varanlar da. Bu sanal bilmeceyi çözmeye aday insan, sonuçta doğru ismi telaffuz etmiyorsa bu durum, onun ipuçlarını yanlış değerlendirmesi kadar bizim verdiğimiz ipuçlarının hatalı olmasından da kaynaklanabilir.

Kazancın kaynağı risktir. Risk almadan elde etmek mümkün değil. Ama önce kişinin, bilmeceyi çözecek cesareti ve güveni kendinde bulması gerekir. Ne korkunun ecele faydası var; ne de “bilmeceyi çözemedin” diye Dünya’nın sonu gelecek…

Sessizliğe duruşların, görünmezliği deneyişlerin, kayıtsızlığa saklanışların sonu yok; başarabilirsin.

« Daha eski yazılar

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.