İlk Günden Bugüne

İlk Günden Bugüne

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Yaşadığımız mekân, kimi zaman kimliğimizi belirleyen, bazen ise ifade eden göstergelerden biridir. Mekânımız, ruhen bile olsa burasıdır ve başka mekânlardan farklıdır. Yaşam ve mekânda farklılık yaratmak ise, apayrı bir sanattır. Doğal olarak; farklı olabilmek için önce ayağımızı sağlam bir zemine basmamız gerekir. Küreselleşmenin etkisiyle Dünya ölçeğinden kendi mekânımıza baktığımızda, kendimizi tanımladığımız mekânın küçüldüğünü gözleriz. Bazen bir ülkenin mensubu olma ya da kente ait olma kimliğinden sıyrılıp; bir mahalleye, bir yöreye ait olma kimliğini öne alırız. O zaman Türk olmak kadar Eskişehirli olmak da değer kazanmaya başlar. Önemli olan, bireyi neyin farklı kıldığı ve kendini nereye ait hissettiğidir.

Son 50-60 yıldır bu değer yargılarımız değişmeye başladı. Çünkü mekân olarak yer değiştirmeye başladık. Toplum olarak; köyden kente, karadan denize, az güvenliden çok güvenliye, az gelişmişten çok gelişmişe, umutsuzluktan umut vaat eden yörelere doğru göç etmeye başladık. Ait olduğumuz mekân anlamında tanımlayan köklerimiz adeta söküldü. Oysa «ait olma duygusu» vefalı bir dost gibidir. İnsanı asla terk etmez. Dünden gelen kimliğimiz, her birimizin vazgeçilmez bir parçasıdır. Köklerimizin geldiği yerden, ata topraklarımızdan onur duyarız. Dünkü hemşehri kimliğimiz bugünü yaşadığımız kentte; kimlikler yarışında değil, kimlikler uzlaşısında şekillenmek durumunda.

Yeni bir mekânda insan önce kendini güvensiz hisseder. Bu güvensizliğini ve ürkekliğini aşmak için destek arar. Hemşehrilik ilişkisi, iyi ve kolay bulunan bir destek örneğidir. Yeni bir kentte yeni bir yaşam kurmada hemşehrilik, can suyu gibidir. Eski hemşehrilik ilişkilerine dayanan ve kentin bütününden kopuk gruplaşmalar tedavisi güç yaralar açabilir. «Çok» değil, «çoğul»  olmalıyız.”

 

Çoğulculuk; herkesin kendi dünyasını kurup yaşamasını ama diğerlerinden kopmaksızın onlarla iletişim ve sosyal alışveriş içinde olmasını ifade eder. Paylaşım kültürünün yerleşip gelişmesi kaynaşmayı sağlar. Gelişim arzusuyla vizyon belirleme çabası güdülecekse; dar kapsamlı etnik, kültürel ve sosyal sığınak yerine farklı kimliklere sahip yurttaşlarla aynı kentte yaşamanın keyfine paydaş olabilecek yapılanmanın benimsenmesi gerekir.

Toplumsal sorumluluğumuzun getirdiği yükümlülüklerimiz açısından kaynaklarımızı ele aldığımızda; geçmiş ve gelecek arasında köprü kurma mecburiyeti görülecektir. Gelecek kuşaklara doğru ve olumlu mesajlar vermek istiyorsak; öncelikle, geçmiş yaşamların bıraktığı değer ve kültürlere hak ettikleri saygıyı göstermek zorundayız. Böylesi bir bakış açısı içinde karşımıza çıkan güçlükler ve sorunlar, yaşamımızda değerli, anlamlı ve önemli olan unsurları öne çıkaracaktır. Girişimcilik ruhumuzun rehberliğindeki sorgulama süreci, yaşam adına yeniliklerin arandığı ya da aralandığı düşünce mekanizmasını geliştirecek, gizli kalmış potansiyelimizi harekete geçecektir. Problemlerimiz beklenmedik biçimde güç ve kapasitemizi algılamamıza vesile olacak; sahip olduklarımız, sahip olmayı düşlediklerimiz, yetenek ve becerilerimiz başlıca kaynaklarımız arasında yerini alacaktır.

Bir Anadolu bölge odağı olma misyonunu üstlenerek doğal ve kültürel varlıkları koruyup geliştirerek değer katmanlarımızı yaşatmak; geleceğe dönük vizyonun belirlenmesi ve yerel potansiyel envanterinin belgelendirilmesi açısından önemlidir. Tarihî dokuyu bozmaksızın bir kentte ekonomik girdi bekleniyorsa, ilk akla gelen turizm potansiyelinin irdelenmesidir. Turizm potansiyelini çirkin yapılaşma ile değersiz ve anlamsız kılmak yerine akılda kalacak değerlerle zenginleştirmek kültürel değerlere özen göstermekle mümkün olacaktır.

Bu bağlamda kentlinin; kendine ve geleceğine nasıl baktığına, gelecekte ne olmak istediğine yönelik doğru ve yerinde kararlar vermesi gerekmektedir. Buna, “kent vizyonu” diyoruz. Vizyonun oluşumunda ise; girişken, özendirici, hevesli ve donanımlı olma zorunluluğu belirecektir. Kente ilişkin sorun çözme yönteminde; “kendiliğinden gerçekleşecek büyüme” türündeki tarzlar dışında, rasyonel örgütlenme hedeflenmelidir. Ayrıca, ikna ve sosyal rıza yöntemiyle gelişecek plan ve projelendirmede halkın katılımı aranmalıdır. Halkın doğrudan katıldığı yönetim modellerini özlüyoruz doğrusu.

Bir Kent Vizyonumuz Olabilir mi?

“Bir Kent Vizyonumuz Olabilir mi?”

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Çalıştay, kongre, konferans veya panel gibi kentle ilgili etkinliklerde gözlediğim en önemli unsur, katılımcıların (-ki bunlar, kentli paydaşlardır) bu çalışmalarda büyük katılım heyecanı duymalarıdır. Ticari ve sınaî örgütlerde yapılan çalışma sonuçlarının, katılımcılar tarafından kendi iş alanlarına taşınmasını görmekten memnun oluyorum. Özetle; bu faaliyetlerde katılımcılar, bir yandan bizzat sorunun kendisi ve çözümü ile uğraşırken diğer yandan da yeni düşünme ve uygulama teknikleri hakkında bilgileniyorlar.

‘Kent dinozorlarının’ ısrarla uzak durmayı tercih ettikleri bu tür çalışmaların, yerel yaklaşım ve uzmanlıkların geliştirilmesiyle yeni kentlinin oluşmasında her zaman ciddi katkıları olacağına inanıyorum. Şimdi kentin kendisine bir bakalım.

Kentsel mekân

Yurtdışına (örneğin Avrupa’ya) gittiğinizde, bir kentte dikkatinizi çeken konulardan birisi,  tarihi ve kültürel yapı ve anıtların son derece bakımlı, düzenli ve temiz olmasıdır. Eminim; bu durum, sadece o ülkeyi ziyaret eden yerli ve yabancı turistlerinin getireceği dövizle ilgili bir konu değildir. Bu, bir kent kültürüdür.

Bir kavramı, ona ait zaman ve mekandan kopararak ele alırsanız, tarihsellik hatası (anakronizm) yapmak yanında gerçeği de saptırmış olursunuz. Ama Türkiye sosyolojisine geldiğimizde tarih karışması, yaşamın olağan bir unsuru haline geliyor. Ülkeyi Doğu’dan Batı’ya gözden geçirdiğinizde, başta megapol İstanbul olmak üzere ülkenin metropollerini dıştan içe doğru incelediğinizde ve kırdan kente doğru hareket ettiğinizde bir kaç farklı çağın aynı zamanda yaşandığını görüyorsunuz. Bir yerlerde karşınıza tarım toplumunda (feodalitede) yaşayan insanlar çıkarken, kimi yerde sanayi toplumunun (kapitalizmin) yoğun etkilerini görüyorsunuz. Ve dahi sanayi sonrası bilgi toplumu mekânlarında bu toplumu yaşayan yurttaşlarımız var. Tarih, bu ülkede dün ve bugün olarak iç içe geçmiş.

Batı ülkelerinde örneklerini gördüğümüz tarihsel çevrenin korunması (kısaca kültürel koruma), genelde çağdaş topluma özgü bir olgudur. Bu anlayış, gelişmiş ülkelerde kapitalizmin orta evrelerinden sonra kent kültürünün bir parçası olmuştur. Doğal çevrenin korunması da kültürel koruma gibi oldukça yeni bir kavramdır. Sanırım; biz toplum olarak bu kültürel evreyi henüz yakalayamadık.

Tarihi ve kültürel çevrenin korunması, bir yanıyla sosyal ve ekonomik gelişmeye bağlı olurken, kentlilik özelliklerinin gelişmesi ve her anlamda eğitim süreçlerinin iyileşmesi ile çok yakından ilgilidir. Kültürel korumada bazı sorunlar gözlüyor iseniz, bu durumda ülkenin (veya toplumun) sosyal gelişmişlik düzeyi, kent(li)leşme düzeyi, gelir dağılımı, hukukun işleyişi, eğitim süreçlerinin kalitesi konularında kuşkular duymanız gerekir.

Eskişehir’in geleneksel yerleşim yeri olan Odunpazarı semtini göz önüne getirin. Bu semtteki yapılar, sayıları giderek azalan anıtlar (örneğin çeşmeler) bir farklılığı işaret etmektedir. Odunpazarı, (kökleri tarih öncesi çağlardan gelen) geleneksel Anadolu-Türk mimarisinin kimliğini taşımaktadır. Şimdi kentin yeni mahallelerine dönün. Sizi, bu mahallelerden birinde bilmediğiniz bir sokağa bıraktıklarında bir kentsel kimlik belirlemesi yapabilir misiniz? Tabii ki hayır… Bugünkü Eskişehir mimarisi, kimliksiz ve kişiliksiz bir mimaridir. Ha burada, ha Dünya’nın bir başka yerinde… Renksiz, anlamsız ve değersiz bir yapı anlayışı sarmış çepeçevre bizi.

Devam edelim

Bir kent için olumlu işler yapmanın değişik yolları var. Örneğin o kentte sınaî yatırım yaparak (ve bunun sürekliliğinde ısrar ederek) istihdam yaratmak bu tür bir katkıdır. Sanat eserleri yaratarak o kentin adını yüceltmek de böyle bir olumluluktur. Kentin geleceğine ve kalıcılığına her yurttaşın koyabileceği olumlu katkılar vardır.

Kentsel mekâna sahip çıkmak

Bu kentte geleneksel mimarinin, kültürel değeri olan yapı ve anıtların korunması gereğini yüksek sesle dillendirmeye çalışan az sayıda insandan birisi olmaktan onur duyuyorum. Bir hipermarketin yapılacağı Fabrikalar Bölgesi’ndeki tarihi endüstriyel bacaların yok edilmemesi için (tüm anlamamaktan kaynaklanan garip bakış ve yaklaşımlara karşın) sesimi çıkarmış olmaktan dolayı mutluluk duyuyorum. Neden?

Çünkü tarihi ve kültürel çevrenin korunması, kentlerin başıboş ve dengesiz gelişimine engel olur. Kentleri kimliksiz ve içeriksiz yapı stokları olmaktan kurtarır. Koruma konusundaki görüşlerin yaygınlaşması, sivil toplumun güçlenmesine ve kent(li) hukukunun net olarak işlemesine vesile olur.

Tarihsel ve kültürel çevrenin korunmasının, kentsel gelişimin önüne engeller çıkardığı ve çağdaş yaşam koşullarının gelişmesini engellediği safsataları var. Yurtdışındaki görkemli örnekleri bir yana bırakın; yanı başımızdaki Beypazarı’nı görmek, az daha ilerideki Safranbolu’yu ziyaret etmek, tarihsel ve kültürel çevrenin nasıl bir ekonomik hareketlilik ve canlılık yarattığını fark etmek için yeterlidir.

Tarihsel ve kültürel kent çevresini yok ederek yeni bir mekân ve zaman yaratmaya kalkanlar, ancak feodal barbarlar olabilir. Eski kent ve bu kente ait kültürel öğeler, yeni kent içinde prestij bölgeleridir ve sırf bu nedenle bile olsa korunmaya değerdir.

‘Bazı sivri zekâlılar’, kentsel korumanın pahalı olduğunu öne sürerler. Aslında onlar, kentsel rantın peşindedirler. Kent rantının peşinde koşarak bir yerlere varmaya çalışanların topluma ve geleceğe verdikleri zararları görmek için Dünya üzerindeki bazı megapol ve metropollerin nereye gittiğine bakmak yeterlidir. Yakında İstanbul’da ve İzmir’de görülecek (aslında halen görülüyor) manzaralar, bu konuda yeterli ve acılı örneklerdir.

Geçmişi yok saymak

Eskişehir’in taşrasında ve bazı kırsal yörelerinde yasadışı definecilerin yaptığı tahribatlardan sık sık söz ediyorum. Ama sanmayın ki; bu tahribatı sadece define arayıcıları yapıyor. Belli bir zihniyet var ki; bu topraklarda, bu mekânlarda yaşanmış geçmişi yok etmek istiyor. O geçmiş dönemlere ait anıtları, yapıları yok etmek için (yok edemeseler de yok saymak için) ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Bugün bu toprakların, bu anıtların bu ülkede yaşayan insanlara ait olduğunu ne yazık ki unutmuşa benziyorlar. Ulusa, bayrağa, inanca değer vermenin senin topraklarındaki geçmişe ve kültüre (iyisiyle, kötüsüyle) sahip çıkmak olduğunu unutuyorlar.

Dünü yok edersen

Reklama dayalı belediyeciliğin giderek yaygınlaştığı günümüzde şarkılı türkülü şölenler için destekçi (sponsor) bulan anlayış içinde kültürel ve tarihi çevreyi korumak ve geliştirmek için kaynak bulunamadığı söylemi, tutarsız bir iddiadan ileri gidemez. Önemli olan kentli kişi ve kuruluşları geleneksel kentin korunması yönünde özendirmek ve yönlendirmektir. Başta yerel yönetimler olmak üzere kenti oluşturan tüm unsurlara bu konuda görev düşmektedir. Dünü bugünden yok ederseniz, yarını yaşama şansınız ve fırsatınız olmayacaktır.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.