Yaşam, Çevre ve Bookchin
Gürcan Banger
Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***
Bazı yazılarımda tüketim çılgınlığı ve bağımlılığından söz ediyorum. Dünya ekonomik sisteminin daha fazla üretmek ve daha çok tüketmek üzerine kurulu yaklaşımının, Dünya sivil toplum hareketinin bir kesimi tarafından ‘sade yaşam’ veya ‘gönüllü sadelik’ türünde tepkilerle karşılandığını anlattım.
Gerek Batı’ya gerekse Doğu’ya bakıldığında; günümüzde ‘sade yaşam’ hareketinin çevreci bir yanı da olmakla birlikte, kimi dinî hareketlerle bağlantılandırıldığı veya bir din olarak algılanma eğiliminin geliştiği görülür. Tabii ki; tüketim çılgınlığına karşı duruşu, sadece dinin siyasallaştırılması ile açıklamak, bu sivil harekete haksızlık olur. Esasen sade yaşamı ve buna bağlı olarak insanın yaşadığı ortamın korunmasını dillendiren farklı görüşlerde olan kişiler de var.
Dünkü yazımda söz etmekle birlikte; siyaset felsefecisi ve yazar Murray Bookchin’in ‘gönüllü sadelik’ konusundaki görüşlerine yer verememiştim. Bilindiği gibi; canlıların birbirleri ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalına ‘ekoloji’ adı verilir. 1921-2006 diliminde yaşamış olan Murray Bookchin, toplumsal ekoloji hareketinin oluşmasında kuruculuk görevini yerine getirmiş ve Dünya Yeşil Hareketi’ne fikrî öncülük yapmış önemli bir düşünürdür. Türkçe’ye de çevrilerek basılmış çok sayıda siyaset, felsefe, tarih ve kentleşme konularında kitapları mevcuttur.
‘Gönüllü sadelik’ veya ‘sade yaşam’, bireylerin “Daha fazla tüketmek daha iyidir” gibi bir tutumla kaynaklarını tüketime harcamaları fikrinden bilinçli olarak vazgeçmelerini esas alan bir yaşam tarzıdır. Murray Bookchin, 2001 yılında kendisi ile yapılan bir röportajda “Gönüllü sadelik kavramı konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusunu şöyle cevaplandırıyor:
“Kendimizi bir yığın malla doldurarak ve yaşamımızı nasıl her şeyden daha fazla elde edebileceğimizi düşünerek harcamamalıyız. Ama gönüllü sadelik, genellikle zımnî (kapalı biçimde) bir yoksulluk yaşamından kaynaklanan bir din yaratmaktadır: ‘Ne kadar az ihtiyaç duyarsak, o kadar iyi’ gibi bir şey söylemekte. Bu, safça bir ifadedir. İhtiyaçlarımız ne kadar kültürlü (yetişmiş) ve rasyonel (akılcı) olursa, biz de o kadar iyiyizdir; aslında daha insaniyizdir. ‘Kültürlü (yetişmiş)’ ve ‘rasyonel (akılcı)’ ile kastedilenin ne anlama geldiği üzerine uzunca konuşabiliriz; ama önemli olan nokta, ihtiyaçların geliştiği ve evrimleştiğidir. Ben, bir rahip olarak değil; bilgili ve kültürlü (yetişmiş) bir insan olarak yaşamak istiyorum. Ve bugün kitaplar, müzik kayıtları, nitelikli gıda, uygun giyim ve benzeri pek çok ihtiyacın karşılanması gerekiyor. Ben, yoksulluk içinde, güvenli bir ev olmadan yaşamanın ne olduğunu bilirim. 1930’larda New York bir balo salonu değildi ve ‘gönüllü sadelik’ adı altında yetmiş yıl öncesinin teknolojileri ile yaşamayı tercih edenler karşısında hayrete düşüyorum.”
ABD’de Toplumsal Ekoloji Enstitüsü tarafından yayınlanan Toplumsal Ekoloji isimli derginin Mart 2001 sayısına verdiği bu röportajda Bookchin, teknoloji ve üretim konusunda (özetlediğim) şu görüşlerini paylaşıyor:
“Gerçek, farklı bir toplumsal düzende teknolojileri kullanmamız gerektiğidir. Zamanımızda teknolojinin en aşırı zararı yaratacak biçimde kullanılabileceği açıktır. Ama aynı zamanda en büyük yararı sağlayacak biçimlerde kullanılması da mümkündür. Daha fazla orman, açık alan ve vahşi yaşam yaratsak dahi; bunların bozulmamasını (yok olmamasını) sağlamak için teknolojiye ihtiyacımız olacak.”
“Gerçek sorun, bizzat teknolojinin kendisi değildir. Karşı karşıya olduğumuz temel soru, hangi standartlarla ve hangi amaçlarla teknolojiyi kullanacağımızdır. Teknoloji, bugün insanların yaşmalarını iyileştirmek için değil, temel olarak para kazanmak için kullanılmaktadır. Bu ülkedeki herkes biliyor ki; şirketler, daha fazla kâr yapmak için daha ucuz ve uygun olmayan mallar üretiyorlar.”
Tüketim çılgınlığı ve bağımlılığı konusunda birkaç gündür sürdürdüğüm yazı dizisini Bookchin’den özetlediğim son bir alıntı ile bitireyim: “Kafa karıştırıcı bir zamanda yaşıyoruz. Kimi zaman insanlar, karmaşık ve zor sorulara kolay cevaplar ararlar. Eğer bir makine (ya da bir aksam) kötü işliyorsa, para kazanmak için rekabet eden şirketler yerine teknolojiyi suçlamayı yeğlerler. Düşünceleri yönlendiren medya organları yerine insan davranışlarını suçlarlar. Ya da çözüm için eski fundemantalist – ortodoks ideolojilere geri dönülmesini söylemeyi çok daha kolay bulurlar.”