Sorunlar

Sorunlar

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Sorun, yaşamın tuzu ve biberi gibidir. Yaşamın insanca bir lezzeti olmasında hiç kuşkusuz sorunların da yeri var. Sorunlar olmasa, belki de mutlu anlarımızın keyfine varmak da mümkün olmaz. Çoğu zaman ana nokta, sorunun kendisinde değil; bizim ona bakış açımızdadır. Bunu bardağın dolu veya boş kısmına dikkat etmeye benzetebiliriz.

Bazı insanlar, kendilerini ‘talihsiz’ bulurlar. Sorunların yağmur gibi üzerlerine yağdığından şikâyet ederler. Hepimizin sıkıntıları olabileceğini, ama bunları algılama, yönetme ve çözme yöntemlerimizin farklı olduğunu kavramak istemezler. Hatta pek çok kişide sorunlardan şikâyet etmek, bir haz duygusu haline gelmiştir. Sorunlarını anlatıp dertlenerek mutlu olduklarını bile söyleyebiliriz.

Sorunlarından şikâyetçi olan tanıdıklarıma şöyle diyorum: “Ya sorununu anlayıp çözmek için gayret et, ya da bu nedenle sızlanmayı bırak!” Biliyorum ki; sorunu çözmeyi denemek yerine ondan sürekli şikayet edip abartmak, sadece negatif yönlü bir sinerji üretilmesine yarar. Bir süre sonra sorun, kişinin gözünde öylesine büyür ki, o noktadan sonra çözmek veya yönetmek için yeterli gücü kendisinde bulamaz.

İnsanın (ya da bir kuruluşun) sorunlarıyla baş edebilmesi için öncelikle sorun kavramı üzerinde bilgi sahibi olmasında yarar var. Sorun, ilk bakışta can sıkıcı bir durum olarak gözükür. Gerçekte bir sorun, bir durumdan tercih ettiğimiz bir başka duruma geçerken önümüze çıkan engeller veya zorluklar olarak tanımlanabilir.

Sorun karşımıza iki farklı biçimde çıkar. Birincisi; mevcut durumun istediğimiz gibi olmamasıdır. Örneğin yeterli miktarda maddî kaynağa sahip olmamak böyle bir sorundur. Umulan bir şeyin gerçekleşmemesi ya da istenmeyen bir durumun oluşmaması yine bu gruba girer. Sahip olduğumuz bir değerli unsuru kaybetmeyi de bu grupta sayabiliriz. İşimizi yitirmeyi veya sağlığımızın kötüleşmesini bu duruma örnekler olarak verebiliriz.

İkinci sorun türü, daha iyi olabileceği halde ol(a)mayan konulardan kaynaklanır. İstenen hedefe ulaşamamak veya ulaşmak için yeni yolların denenmesi gereken durumlar, bu sorun grubunda yer alır. Üniversiteye girebilmek için çok sıkı çalışma ihtiyacını da bu grupta örnekleyebiliriz.

Bir sorunu çözmek için önce onu fark etmek gerekir. Dolayısıyla sorunun çözümünde mevcut durumun iyi tanımlanması, olması gereken durumun doğru tespit edilmesi ve hedefin netleştirilmesi önemlidir. Genel olarak sorunu doğru çözümlemekte sıkıntılarımız olur. İkincil seviyedeki sorunları (görünür sorunları), kaynak sorun ile karıştırırız. Ana sorunu çözerek hedefe kolayca uğraşmak yerine, ana sorunun yarattığı ikincil sorunlara takılıp kalırız. Önemli bir özdeyiş şöyle der: “Nereye gideceğinizi bilmiyorsanız, bütün yollar oraya gider.” Sorunun ne olduğundan emin değilseniz, gereksiz veya yanlış adımlar atarak yeni sorunlar üretmeniz şiddetle muhtemeldir.

Sorunun analiz edilmesi sürecini muhtemel çözümlerin neler olabileceği konusunda yapılacak düşünce süreci izlemelidir. Sorunun çözüm yolu, bir sır olmamalı; öngörülen çözümler arasından birisi olarak gerçekleşmelidir. Bu nedenle akılcı bir kişi veya kuruluş, çözümün sonunda elde edilecek sonuç konusunda daha baştan bilgilidir.

Bir çözümün doğrulanması gerekir. Bir başka deyişle; elde edilen çözümün, üzerinde uğraşılan sorunun çözümü olduğu doğrulanmak zorundadır. Bu nedenle çözümü doğrulayacak göstergelerin de izlenmesi ve uygunsa ölçülmesi gerekir. Sorun çözme süreci, sorunun ortadan kalkması ile bitmez. Tekrarının oluşmaması için çözüm sonrası oluşan durumun izlenmesi önemlidir.

Düşük kültür toplumları, genelde sorunlar karşısında kafalarını kuma gömmeyi tercih ederler. Bir toplumun problem çözme performansı ise onun gelişkinliği konusunda önemli ipuçları verir.

George Monbiot

George Monbiot

Gürcan Banger
Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

George Monbiot, 27 Ağustos 1963’te doğmuş. Bir gazeteci ve yazar. Aynı zamanda bilimsel, çevreci ve siyasal eylemci… İngiltere’de yaşıyor. The Guardian isimli gazetede haftalık olarak köşe yazıyor. Aynı zamanda BBC Vahşi Yaşam (BBC Wildlife) isimli derginin danışmanlar kurulunda görev yapıyor.

Onunla fikrî tanışmam bir kitapevinin rafları arasında dolaşırken oldu. Siyah zemin üzerinde “Manifesto” yazısını fark ettim. Marx ve Engels’in Manifesto’sunun yeni çağa uyarlanması düşüncesiyle sayfaları karıştırmaya başladım. Kitabı orijinal isminin tam çevirisi şöyle: “Rıza Çağı: Yeni Bir Dünya Düzeni İçin Bir Manifesto”. Kitabın orijinal baskısı 2003’te yapılmış. Türkçe olarak ise Ekim 2006’da yayınlanmış. Ne zaman satın aldığımı hatırlamıyorum. Muhtemelen 6 aydan fazla olmuş.

Bu kitap, George Monbiot’nun Türkçeye çevrilmiş tek eseri. Ama kendisinin beşinci kitabı… 1989’dan bu yana yazdığı gezi kitapları yanında 2000’de yayınlanmış “Tutsak Devlet (Captive State)” isimli bir başka kitabı var.

Manifesto (Rıza Çağı) isimli kitabında Monbiot, küresel adalet hareketi için bir manifesto oluşturmaya çalışıyor. Dünyadaki eşitsizliklerin çözümünün köklerini demokraside bulması gerektiğini söylüyor.

Kitabın daha girişinde ele aldığı görüşler, okuyucuyu etkilemeye yetiyor: “Rızamız dışında her şey küreselleşti. Geyre sadece ulus-devletlere hapsedilen demokrasi kaldı.. O da bavulunu toplamış, ulusal sınırda, pasaportu olmadan bekleyip duruyor.”

İnsanın ister istemez, yıllar boyu demokrasinin kırıntılarıyla idare etmek zorunda kaldığımız bu ülkede, “Biz daha demokrasiyi yaşamamıştık ki” diyesi geliyor. Demokrasi henüz filizlenmeden küreselleşmenin onu silip süpürme tehdidi ile karşı karşıya kalıyoruz.

Monbiot’un şu tespitlerini okuyunca küresel resmi biraz daha iyi görmeye başlıyoruz: “En zengin ülkelerdeki bir avuç adam, üstlendikleri küresel güçleri, dünyanın geri kalanına nasıl yaşayacaklarını söylemek için kullanıyor. Bu kitap, bu güçlü adamların yönetimlerinde benimsediklerini iddia ettikleri ilkeyle (demokrasi ilkesiyle) işleyen bir dünyayı tanımlama girişimidir. Baskı Çağı’mızı Rıza Çağı’yla değiştirme girişimidir.”

Monbiot, küresel yönetişim için dört değişiklik öneriyor: Uluslararası konularla ilgilenmek üzere demokratik seçimler belirlenen dünya parlamentosu, BM Güvenlik Konseyi’nin yerini alacak demokratikleştirilmiş bir Birleşmiş Milletler Genel Assemblesi, ticaret açıklarını otomatik olarak ortadan kaldırmak ve borcun birikmesini önlemek üzere Uluslararası Klirink (Takas) Birliği ve adil bir dünya ticaret örgütü. Monbiot, bu önerilerinin pratik olarak gerçekleşebileceği inancında.

George Monbiot’un 2006’da yayınlanmış ama henüz Türkçeye çevrilmemiş bir kitabı daha var: “Isı: Dünyayı Yanmaktan Nasıl Kurtaracağız” Monbiot, bu kitabında küresel ısınma ile ilgili konulara değiniyor. Kitapta yazar, dünya ikliminde olabilecek çok büyük değişikliklerin önüne geçmek için gelişmiş ülkelerin karbon emisyonlarını yüzde 90 oranında azaltmaları gereğini tartışıyor. Monbiot, politik niyet oluştuğunda bu tür önlemlerin ulusal düzeyde alınabileceğinden söz ediyor.

George Monbiot gibi dünyayı gezen gazeteciler bizde de var. Ama bizimkilerin yazdıkları, yiyip içtiklerinin ötesine geçmiyor. Monbiot gibi yaşadıklarını bir dünya görüşü haline dönüştürebilen pek azla değil.

Muhbir

Muhbir

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

‘İş’, çocuklukta başlıyor. Okul öncesi yaşta önce kardeşlerinin yaramazlıklarını anne veya babana ihbar ediyorsun. Sonra okulda devam ediyor. Yaramazlık edenler, tahtaya yazılıyor, öğretmene şikâyet ediliyor. Okulda daha büyük bir sorun oluştuğunda müdüre ihbarda bulunuluyor. Müdür, muhbiri kendisine yardımcı olmaya çalışan ‘makbul’ öğrenci olarak benimsiyor.

İşyerinde yöneticinin veya patronun arkasından konuşanları, ilk elden ‘jurnallemek’ de ‘yararlı’ eleman olmanın ön koşullarından birisi olarak kabul ediliyor. Bir meslek odasında veya sivil toplum kuruluşunda başkan veya yönetimin aleyhinde olanlar hakkında bilgi edinip yetiştirmek de ‘meraklı muhbir’ olmanın gereklerinden birisi. Ortaklardan birisini etkileyebilecek gelişmeleri, diğer ortağa kar kış, iş güç demeden ‘belgelendirip’ yetiştirmekten ne bekler ki şu ‘muhbir’!…

Belki de sistem, düşük kaliteliyi ihbara yönlendiriyor. Belki muhbir, verdiği ‘bilgi’ karşılığında taltif edilmeyi veya bir işinin görülmesini bekliyor. İhbar etmenin altındaki mantık, bir ruhsal bozukluktan kaynaklanıyor olabilir mi? Hele yakın arkadaşları, dostları veya bir aile gibi birlikte çalışılan sivil takımı ihbar etme gayreti içinde olmanın anlamı nedir?

Muhbirlik sistemi, devletlerin ve orduların istihbarat örgütlenmesinin bir parçasıdır. Ulusal veya askersel düzeyde örgütlü güçlerin kendilerini koruma mekanizmalarından birisidir. Birbirini yok etme üzerine kurgulanmış bir anlayışın geçerli olduğu dünyada istihbarat esaslı ihbar sistemi karşısında ‘boynumuz kıldan ince’ olabilir. Ama insanlık ve sivil toplum söz konusu olduğunda, muhbirlik konusunda biraz durup düşünmek gerek.

Bir de; ticari kazanç konusundaki kayıplarını ihbar mekanizmaları ile korumaya çalışanlar var. Bazı ürünlerin üzerinde ihbar telefonları görüyoruz. Hatta muhbirlik karşılığında ödül verenler var. Bir tarihlerde gazetelerde yer almış, ihbar karşılığında 5000 TL gibi ödüllerden söz eden gazete ilanları hatırlıyorum. Bunları okuduğumda; Nazi Almanya’sı ve Mussolini İtalya’sı ile Pinochet Şili’si aklıma geliyor. Bugün ihbara teşvik edenin, yarın kendisinin aynı akıbete uğrayacağından adeta haberi yok. Yakın bir örnek istiyorsanız, işte size kan gölü haline gelmiş olan Irak…

Eğer ortalıkta bir insanlık suçu varsa, kuşkusuz hiç kimsenin ihbar konusunda söyleyeceği bir şey olmaz. Ama kişisel çıkarlar, grupsal beklentiler veya siyasi rant arayışları varsa, orada ‘ihbara dur’ demeyi bilmek gerekir. Bazen muhbirliğin arka planı, bu söylediklerimden çok daha basittir. Sadece yalakalık olsun diye veya ‘ileride bir işim olur’ beklentisiyle yapılan muhbirlik örnekleri de yaygındır.

Ulusal ve askersel nedenler dışında yapılan muhbirliğin arkasında bir tür aşağılık kompleksinin olması son derece muhtemel. İhbar alışkanlıklarının, bir ölçüde, evde anne – baba veya okulda öğretmen ve yöneticilerden görülen aşırı ve dengesiz baskıların (örneğin dayak ve fiziksel cezalandırmanın) sonuçlarından birisi olarak oluştuğu kanaatindeyim. İşin ilginci, muhbirliğin arkasında bir ruhsal arıza olmasına karşın tedavisi pek de akla gelen bir konu değil.

İhbarın beni ilgilendiren birincil zararı gereksiz aşırı eleştiri, karalama veya entrika aracılığı ile başarıyı olumsuz etkileyen bir yönü olmasıdır. Genelde yıkıcı ve bozucu anlamda etki yapar. Özellikle dezenformasyon (yanlış bilgi, karşı bilgi) ile birlikte ‘çalıştığından’, zararları beklendiğinden çok daha büyük olabiliyor.

Size (ne olur, ne olmaz) muhbire ve ihbara teşvik edenlere karşı uyanık olmanızı öneririm. Bir sözüm de muhbire: “Muhbir! Sen, gizli saklı bir şeyler yapmaya çalışıyorsun. Ama bil ki; herkes de seni görüyor, biliyor ve tanıyor.“

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 6

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 6

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Bir toplumun bozulma riskini en yüksek yaşadığı anlar, değerlerinin çekiştirilip başka amaçlara uygun hale getirilmeye çalışıldığı dönemlerdir. 1970’li yıllardan bu yana böyle bir süreç yaşanıyor. Çok farklı güçlerin etkisiyle toplumun değerleri ve kurumları, ciddi düzeyde bozulmalar uğradı. Bu süreç, 1990’lı yıllardan sonra Batı’nın lanse ettiği tüketim toplumu anlayışı ile sürüyor.

Erozyona uğradığını düşündüğüm kurumlar arasında ailenin ve eğitim sisteminin özel bir yeri var. Şunları yazalı 10 yıldan fazla olmuş (-ki 1990’lı yılların ortalarına doğru bunları anlattığım bir konferansta dinleyici topluluktan bana katılmayanlar olmuştu): “Geleneksel aile hızla çözülüyor. Geleneksel büyük aileden çekirdek aileye geçişin, ülkemizde daha farklı süreç ve nitelikleri olduğunu görüyoruz. Ailedeki çözülme, eğitim sistemindeki çöküş ile çakışıyor. Bir kültür iletişim ortamı alarak ailenin yerini dolduramayan eğitim sistemi, yeni bir ‘kültürel boşluğun’ oluşmasına yardımcı oluyor. Özellikle gençleri etkileyen bu boşluk; medya, mafya ve sokak tarafından dolduruluyor.”

Artık gazete manşetlerine taşınmaya başlamış olan aile içi sorunlar, sokak çocuklarının sayısındaki artış ve sokakta oluşan suç oranları, sanırım o yıllardaki bu tespitimi doğruluyor. Özellikle eğitim sistemi üzerindeki yaz-boz değişimler ve eğitimin öneminin yeterince anlaşılmayıp sadece öğretim olarak algılanması, bizi bugün yaşadığımız olumsuz noktaya ulaştırdı. Okul başarısı, bir başka okula ‘terfi etmek’ için gerekli olan sınav başarısı haline dönüştü. Eğitim sistemi (özellikle bu sistemin yöneticileri), eğitimin üretim için olması gereğini çoktan unuttular.

Siyaset yanına baktığımızda; halkı kandırmaya yönelik “ÖSS kaldırılsın” sloganlarıyla ‘iş’ idare edilmeye çalışılıyor. Sanki ÖSS (veya eşdeğeri her ne varsa) kaldırıldığında her şey güllük gülistanlık olacakmış gibi… Artık bir yozlaşma kaynağı haline gelmiş eğitim sisteminin gerçek sorununun istihdam yaratamamak olduğu gözden inatla kaçırılıyor. Siyasetçiler, sadece kolay problemleri çözerek göz boyamaya devam ederken, işsizlik sorunu karşısında ağızlarını açmıyorlar.

Eğer çirkin siyasetçi, gerçek sorunları çözemezse o zaman toplumu başka gerginlik noktalarına sürüklemeye çalışır; farklı (ve çoğu zaman işe yaramaz) gündemlerle halkı meşgul etmeyi dener. Yine buna benzer ortamlarda sosyal ve ulusal çıkarlar, iç politika malzemesi olarak kullanılır, çok önemli değerler siyaset rantını elde etmek için kurban edilir. Aşırı milliyetçiliğin artan düzeylerde pompalandığı dönemler, genelde bu tür özellikler taşır. Sonuçta sosyal psikolojinin daha fazla bozulmasından başka bir sonuç elde edilmez.

Sanırım, şu yazdıklarım 1996 yılına ait olmalı: ”Etnik ve dinsel bir mozaik görüntüsü veren ülkemizde şiddet, hızla bir ifade biçimi haline dönüşüyor. Şiddetin oluşması için çoğu zaman kışkırtmalara bile gerek kalmıyor. Bu arada toplumu şizofrenik, paranoid veya histerik tepkilerden uzak tutması gereken siyasetçilerin, tam tersine hezeyan niteliğinde komplo teorilerini gerçekmiş gibi insanlara aşıladığına sık sık şahit olmaktayız. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok”, “Haçlı ruhu…”, “İç ve dış düşmanlar çevremizi sardı, hiç bu kadar olmamıştı”, “Din elden gidiyor, durum kritik” gibi karamsar, abartılı ve sağlıksız yaklaşımlar yetkili kabul edilen kişiler tarafından yazılıp söylendiğinde toplumun önemli bir bölümü toplumsal panik, histeri, depresyon ve paranoyanın nesneleri durumuna düşüp, sürü davranışları göstermektedirler.”

Başka ülkelerde başarılı olmuş şirketlerin, Türkiye’de başarısızlık nedenleri incelendiğinde; risk yönetimi konusunda zayıf ve eksikli oldukları gözlenmiş. Türkiye’nin bulunduğu bölge ve iç güçler dengesi açısından pek çok riski içerdiği ortadadır. Bu ülkede olumlu ve başarılı sonuçlar elde etmek kolay değildir. Risk yönetimi konusunda birikimli ve deneyimli olmayan bir iktidarın kalıcı başarılar elde etmesi zordur.

Ama “değişimi omuzlayacak olan malzeme budur; siyasal kalitenin tohumlarını atacağımız toprak burasıdır. Tüm zorluklara karşın kötümser (ümitsiz) olmanın gereği de yoktur.” İşin kolay olmadığı da gün gibi ortadadır.

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 5

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 5

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Son yıllarda özellikle kadına yönelik olmak üzere töre cinayetleri sık rastlanan, sıradan olaylar haline geldi. Toplumun, çağdaş hukuku (bir başka deyimle; hukukun çağdaşlığını) yeğlemek yerine eski toplum biçimlerindeki kültür ve hukuk formları ile ‘yargı ve infaz’ yapmaya çalışmasını doğru anlamak gerekir.

1990’lı yılların ortalarında şunları yazmışım: “Yurttaşların devlete ve hukuk sistemine karşı güvensizlikleri artıyor. Adaleti, bireysel ve grupsal olarak arama ve uygulama eğilimleri artıyor. Örneğin bir sanığın toplu halde linç edilerek cezalandırılması kalkışmalarını ülkenin her yöresinde sıklıkla görür ve duyar olduk.”

Özal, “Benim memurum işini bilir” demişti. Bu, 1980’li yıllarda oluşan kırılma ile birlikte değişen sosyal görünümün anlatımlarından birisi idi. Özal’ın andığım bu sözleri, toplumsal kurtuluş modelleri yerine bireysel kurtuluş modellerinin yükselen değerler olmaya başladığının ifadesiydi. On yıl önce toplumun kolaycılığa ve bireyciliğe kaçışı ile ilgili olarak şunları yazmışım: “Sorunların çözülebileceğine, sistemin iyileştirilebileceğine yönelik inanç bazı kesimlerde giderek azalıyor. Anomiye (sosyal yorgunluğa) benzer belirtiler gözlüyoruz. Anomi belirtileri, bireysel kurtuluş çabalarını ve beleşçi motivasyonunu öne çıkarıyor.”

Bugünün sanatını post-modernizm olarak isimlendiriyorlar. Genel olarak 20’inci yüzyıl ve öncesine ait değerlerin erozyona uğratılmasını veya yok edilmesini ifade ediyor. Bağnaz ve anti-demokratik kültür ve yaşam öğeleriyle birlikte yaşamı güzelleştirip anlamlandıran değerler de bu arada yok olup gidiyor. Yaşamda değerler ve anlamlar eksilmeye veya zayıflamaya başladığında, yaşamın kendisine karşı duyarlılık da azalıyor. Bu yönelimlerden siyasetten hukuka, ekonomiden kültürel yaşama kadar her kurum nasibini alıyor. On yıldan daha fazla olmuş şunları yazalı: “Mediokrite adı verilen ‘toplumsal olaylara kayıtsızlık’ eğilimi hızla artıyor. Toplumsal bir konu hakkında görüş bildirmemek, yorum yapmaktan bilinçli olarak kaçınmak, evet veya hayır demek yerine susmak, çekimser kalmayı benimsemek eğilimleri yaygınlaşıyor. Bu durum, kapsamlı değişim süreçlerini engelliyor.”

22 Temmuz 2007 milletvekili seçimlerine uzanan süreç, Türkiye’de siyasetin en fazla yozlaştığı ve içeriksizleştiği dönem oldu. Siyasetin ne söylemi ne de kadroları kaldı. Siyasal etik denebilecek bir kavramın esamesi bile yok. Aslına bakarsanız, sürecin böyle bir noktaya savrulduğu yıllar önce de belliydi: “Siyaset alanı (politika ve politikacılar), giderek imaj yitiriyorlar. Yurttaşların siyasal etkinlik duygularının yüksekliğine karşın tepkileri şikâyetten öteye gidemiyor. Medya, imaj kaybeden siyasete koltuk değnekliği yapmaya devam ediyor.”

Önümüzdeki seçim süreci, Türkiye’de siyaset geleneğinin ‘birleşme’ değil, ‘parçalanma üzerine kurgulandığını bir kez daha doğruladı. Bu gerçeğin kökleri, bu ülkedeki yaşamın derinliklerindedir: “Siyaset alanı giderek daha çok parçalanırken göç, işsizlik ve yoksulluk gibi nedenlerle egemen siyasete (!) karşı duyarsızlaşan ve umursamaz bir tavır alan halk, bu tavrıyla bir yandan da egemen siyaseti ve statükoyu meşrulaştırıyor.”

“Siyasal partiler, kleptokrasinin (devlet düzenine çıkar, rüşvet ve kişisel ilişkilerin hâkim olmasının) doğal bir sonu olarak nitelik çözülmesine uğruyorlar. 1980 öncesinde çok etkin olduklarını gördüğümüz ikincil siyasal örgütlerin (dernekler, odalar, sendikalar ve benzerlerinin) etki alanları giderek daralıyor.”

“Kleptokrasi (çalma ve devleti soyma düzeni), toplumu örtüyor ve devletten rant elde etmenin ‘ahlâk-dışı’ olmaktan çıkıp toplumun gözünde ‘rasyonel (akılcı) davranış’ olmasını sağlıyor. ‘Köşe-dönücülüğün’ giderek daha az ayıplandığını gözlüyoruz.”

Sizce son yıllarda bu olumsuz görünümün düzeltilmesi için olumlu çabalar gerçekleşti mi? Yoksa “benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” mu oldu?

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)
http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)
http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)
http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 4

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 4

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Bugün alt-kimlikleşmeden söz etmek istiyorum. Uzak bir örnekle başlayalım. Göç alma bakımından rekortmen ülkelerden birisi ABD’dir. Amerikan sinemasında da izlediğimiz gibi İngiltere’den Yunanistan’a, İrlanda’dan İtalya’ya kadar pek çok ülkeden göçmenler büyük ümitlerle bu ülkeye gelmişlerdir. Porto Riko’dan, Çin’den veya Meksika’dan da pek çok kişi, bu ülkeye göç ederek ABD vatandaşı olmuşlardır. Büyük göçlerden bu yana aradan en az 100 yıl geçmesine rağmen bu insanlar, etnik ve kültürel kimliklerini çok net hatırlayıp bu niteliklerini yaşatmalarına rağmen, ABD vatandaşı olmayı da başarmışlardır. Örneğin İtalyan olduklarını hatırlarken, ABD vatandaşlığı üst kimliği altında buluşma konusunda başarılı olmuşlardır.

Osmanlıyı hatırladığımızda; üst kimliğin, ‘Osmanlı milletler sistemi’ olduğunu görürüz. Bu dönemde Türkler arasında ‘Müslüman Osmanlılık’, örten üst kimliktir. Cumhuriyet’le birlikte bu kimlik, ‘Türklük’ olarak yeni bir ulusçu projeye dönüşür. Osmanlı olmayı reddeden Cumhuriyet, resmî ve gayri resmî açıklamalarında Türk olmanın erdeminden ve üstünlüğünden söz eder. 1980’li yıllara geldiğimizde ise örten kimlikler açısından bir kırılma (farklı bilinç) gündeme gelmeye başlar.

On yıl önce (90’lı yılların ortalarında) şunları yazmışım: “Son 30 yılda yurttaşlar, bir bellek yitiminden kurtulmuşçasına alt kimliklerini (dinsel, etnik, kültürel köklerini) hatırladılar. Giderek yurttaşlar ve toplulukları için alt kimlik, üst kimlikten daha önemli hale geliyor. Bu amaçlı siyasi ve sivil örgütlenmelerin büyük bir hızla arttığını gözlüyoruz.”

Müstakbel seçimlerde partilerin aday listelerine bakıldığında; bunların hazırlanmasında siyasi birikim ve deneyim yerine yine etnik, kültürel ve dinî tercihlerin etkin olduğunu görürüz. Listelerde bir şehirdeki bir dinî cemaatin oylarını almak için bu topluluğa yakın bir aday tercih edilmiştir. Baskın hemşehrilik duygusu ile hareket eden oyları almak için bu yönünü ortaya koyan bir aday listede yer almıştır. Ülkenin doğusundan göç etmiş kişilerin oylarını almak için o kesimi temsil eden bir aday listede yer bulabilmiştir. Özetle; aday atamaları dinî, kültürel ve etnik tabana oturtulmaya çalışılmıştır. İşin daha üzücü olan yanı, iktidara aday partilerden bu yaklaşımın dışında kalabilen yoktur. Bir bakıma; insanların gen yapısı, kafa yapılarının önünde olmaya devam etmektedir.

Bu yaklaşımdaki temel fikir, ne pahasına olursa olsun iktidarı ele geçirme ve rantı yandaşlarla paylaşma düşüncesidir. Bu konuda 1990’lı yılların ortasında şunları yazmışım: “Birer toplumsal atom olarak öne çıkan alt kimlikler, hızla içe dönüyor. Kendi içlerine yönelik olarak aşırı politize olurken, dışarıya karşı depolitize oluyorlar. Diğer atomlarla aralarında bir iklim (iletişim ortamı) olması gereken demokrasiyi, yalnız kendileri için ve kendi içlerinde kullanmak üzere istiyorlar. Kimlik içi demokrasi saat gibi işlerken, kimlikler arası demokratik süreçlerde aksamalar oluyor.”

Yine bir başka paragrafta şunları yazmışım 10 yıl önce: “Bazı kimlik bloklarının (kimlikleşmiş baskı ve çıkar gruplarının), devleti diğer gruplarla uzlaşarak birlikte dönüştürmek (demokratikleştirmek) yerine kendi başlarına ele geçirme eğilimlerinin arttığını gözlüyoruz. Kimlikler, rant arama ve kollama mekanizmaları haline dönüşüyor.”

İlginç bir gözlemimi aktarayım. Etnik, kültürel veya dinî kimlikler kendi ihtiyaç, beklenti veya isteklerine bağlı olarak kolaylıkla partiler arasında yer değiştirebiliyorlar. Örneğin geçmişte Özal’ın ANAP’ında yer alan bazı kültürel / etnik grupların, şimdilerin iktidar partisi olan AKP’ye kaymış olduklarını gözlüyoruz. Örneğin bir dönem CHP’nin oy deposu olarak kabul edilen bir inanç kimliğinin, başta AKP olmak üzere tüm iktidar adaylarının ilgisini çektiğini görüyoruz. Partiler bu kimliğe ait ‘sembol’ olduğuna inandıkları bazı isimleri listelerinde bulundurmaya çalışıyorlar.

İşin özeti şu: Partiler, daha fazla oy alabilme pahasına iktidarlarını siyaset dışı kimlikler üzerine kurmaya aşırı istekliler. Etnik, kültürel ve dinî kimlikler de buna son derece ‘güzel’ uyum gösteriyorlar. Sözün özü; Türkiye’de feodalite, iktidar olmayı sürdürüyor.

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 3

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 3

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Pek çok sivil toplum örgütünde veya meslek odasında her seçim öncesi adayları buluşturup bir genel toplantı yapmak gelenek haline gelmiştir. Toplantı öncesinde adayların eline Eskişehir’in ve ticaret kesiminin sorun, talep ve ihtiyaçları ile ilgili bir doküman vermek de bu geleneğin bir parçasıdır.

Sorunlar ve ihtiyaçlar listesinin saptanması için bir çalışma yapılır ve adaylara yazılı olarak sunulur. Geçmiş dönemki ETO Meclis Başkanı, bu çalışmadan söz ederken içimden geleni yüksek sesle söyleyiverdim: “Geçen seçimdeki çalışmayı verelim adaylara. Hâlâ geçerlidir. Yerine getirilenlerin pek fazla olduğunu sanmıyorum.”

Gerçekten şehir olarak Ankara’daki yürütmede gerçek gücünüz yoksa talepleriniz talep olarak kalmaya devam ediyor. Eski siyasetçiler için halkın talebini Gelincik sigarasının karton kutusunun arkasına yazdıkları, Ankara’ya dönerken de arabanın penceresinden atıverdikleri hikâyesi anlatılırdı. Gelincik sigarası kalmadı ama eğer iktidar gücünüz yoksa hâlâ aynı manzarayı izlemeye devam ediyoruz. Özetle; ülkemizde işler ağır ilerlemeye devam ediyor. Halkın bizzat kendisi henüz iktidar olamadı.

Bu yazı dizisinde on yıl önceki tespitlerimden ve o yıllarda yazdıklarımdan söz ediyorum. Değişimin ne denli ağır işlediğini, olumlu yönde pek de fazla adım atılmadığını hatırlatmama izin verin. İşte 1990’lı yılların ortalarında medya ile ilgili yazdıklarımdan bazı parçalar: “Medyanın etki alanı giderek büyümektedir. Bu genişleme sayesinde medya, yargı ve yürütmeye ait alanları da işgale başlamıştır. Habercilik ve eğitim amaçlarını ikinci plana atan medya, kendini adeta hukuk, güvenlik, dış politika, siyaset gibi alanların tek yetkilisi saymaktadır. Reality show, karşılıklı birebir tartışma, haber / yorum gibi başlıklar altında sunulan programlar bu gerçeğin çok açık ifadeleridir.” Siyasetin içeriğinin bizzat siyasi partiler tarafından boşaltıldığı bir dönemde bu tespitin gerçekliğini bir kez daha kavrıyoruz. Siyasetçiler, siyaset dışı alanlara savrulunca siyaset yapmak başkalarına kalıyor.

Medya hukuk ve siyaset alanını işgal etmenin ötesine geçerek yeni sentetik kültürün oluşmasında da ‘baş hamurcu’ rolüne soyunuyor. Kültürel erozyonun faktörlerinden birisi olmaya 1990’lı yıllarda başlamış: “Medya, (özellikle dış kaynaklı kültür öğelerinin bilinçsiz ve duyarsız aktarımı nedeniyle) geleneksel kurumlarda ve kültür alanlarında çok hızlı çözülme ve dağılmaya neden oluyor. Bu değişimde medyanın etkisini inkar edebilir miyiz? Artan intihar girişimleri, tüketim mallarında ticari marka bağımlılığı, aile ilişkilerimizde ‘Amerikavari’ değişimler, klasikler kaybolurken neo-klasiklerin (şimdi yazsam ‘post-modern’ derdim) onların yerini alması ve daha neler neler… İsterseniz bir düşünün; ‘yılın en iyi’ şarkıcısı tercihinizi son 12 ayda kaç kez değiştirdiniz!… Özetle; medyanın kendisinden başka kimsenin klasik olmasına tahammülü yok.”

1990’lardan bu yana geçen yıllarda medya sahipliği Türkiye’de daha önemli hale geldi. Medyanın siyaset ile ‘ahlaksız’ bağlarını her zaman bilirdik. Geçtiğimiz 10 yılda medya siyasetle yetinmeyerek mafya ile de bağlar oluşturdu. Medya, siyaset ve mafya, tam anlamıyla dört dörtlük bir ekip oldular. On yıl önce şöyle yazmışım: “Medya-mafya işbirliği olasılığı ve dayanışmanın etki alanları giderek büyüyor. Medya-mafya birlikteliği, devlete karşı çekim gücü yüksek yeni bir güç odağı ve yeni bir alternatif oluşturuyor. Demokrasi geleneğinin yerleşmemiş ve sivil toplum güçlerinin zayıf olması, bu odağın güçlenmesi ile birlikte ülkenin gelecekte ne olacağı sorusunu cevabı giderek bulanıklaşıyor. Mafya, gerek spor gerekse başka etkinlikler aracılığıyla kendini medyada aklıyor. Sanki medya değil, hakemin ve karşı takım oyuncularının satın alındığı şikeli bir maç…”

Bir noktayı netleştirmek isterim. Üçlünün, medya ve mafya bölümünü anlamak biraz daha kolay… Üçlünün diğer öğesi olan siyasetin hedefinde en kısa yoldan devleti ele geçirmek var. Kirli siyasetin devlet mekanizmalarında etkin olmasıyla birlikte yeni bir görünüm ortaya çıkıyor. ‘Devletin derinliklerinin’ de katılımıyla üçlü, bir dörtlü (kare as) haline dönüşüyor.

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)

http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)

http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)

http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 2

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 2

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

1990’lar sonrasında en ciddi değişim, yaşam kültürü alanında oldu. Hatta bu alanda oluşan değişimin, kişi ve kuruluşların gelir düzeylerini aşan (yani ekonomi ötesi) noktalara vardığını bile söyleyebiliriz.

On yıl önce kültürel değişimle ilgili olarak şunları yazmışım: “Ülkenin değişik yörelerinde var olan ve şimdiye kadar ‘görece izole’ duran kültürler hızla iç içe geçerek birbirini etkiliyor. Sentezlenmesinde medyanın da katalizör oldu yeni ve karma bir (sentetik) kültürün oluşma olasılığı var.”

Sosyal göçün sonuçlarından birisi, gerçekten bir kültürel değişim oldu. Kır kültürü, kentlerde önemli ölçüde etkili oldu. Hem kırdan hem de kentten hayli farklı yeni sentetik bir kültür oluştu. Bu sürece teslim olanlar arasında medyanın özel bir yeri var. Bu kültürün ‘tüketime’ yöneltilebileceğini gören medya, sentetik kültürün yerleşmesi ve yaygınlaşması için üstün bir gayret (!) içinde oldu. Cinsellik odaklı, kaba tavırlı sinema filmleri ile başlayan süreç, TV’de mafya dizileri ile devam ediyor.

Yukarıda verdiğim tespite bağlı olarak bir başka paragrafta şunları yazmışım on yıl önce: “Anlaşılıyor ki; toplumumuz, Batı modeline ulaşması için gerekli içsel ön koşulları taşımamaktadır. Yaklaşık son 100 yılda olduğu gibi, bugün de dış dinamikler, sosyal süreçlerde son derece etkililer. İletişimdeki gelişmeler nedeniyle dış dinamiklerin ve yansılarının etki alanları giderek genişliyor.”

Küreselleşme olgusu, toplumumuzu (bir boks veya güreş deyimiyle ifade edersek) ‘açık düşmüş’ halde yakaladı. Türkiye, sosyal göçün yoğun etkilerini yaşarken, diğer yandan küreselleşmenin ‘tüketim toplumu’ baskısı ile karşılaştı. Gerek birey gerekse kurum olarak yeterince hazırlıklı olmayan Türkiye, kendi değerlerini hızla yitirirken, göçün etkileriyle oluşan sentetik kültür, tüketim yönelimleri ile yeni bir şekle büründü.

Yukarıda sözünü ettiğim değişim belirtilerine rağmen toplumun pek çok ana hattının değişmediğini söylemek yanlış olmaz. Sentetik görünümün altında hâlâ Doğulu bir toplumun net görünümleri var. AB sürecinde yapılan tüm yasal ve yönetsel değişikliklere rağmen ‘merkez devletin’ tutum ve davranışlarında ciddi bir değişiklik olmadı.

Dikkatimi çeken bir başka nokta daha var. Tüm dünyada küreselleşme ve liberalleşme yönelimlerine karşı bir tepki yükseliyor. Bunun izlerini ülkemizde de gözlüyoruz. Bu tepkilerin bir bölümü, Türkiye’de siyasal İslam’a karşı oluşan tepkilerle bütünleşiyor. Aslında buraya kadar garip olan bir şey yok. Dikkati çeken nokta, bu karşı duruşların milliyetçilik görünümü altında içi boşlatılmış kavramlarla yapılmasıdır. ‘Siyasetin içeriğinin boşlatılması’ ile birlikte düşündüğümüzde; bu durumun altındaki siyasal rant arayışlarını görmek kolaylaşıyor.

Biraz eskimiş bir anekdot ama hatırlamakta yarar var. Geçtiğimiz gece bir TV kanalında, 22 Temmuz 2007 milletvekili seçimine İstanbul’dan bağımsız aday olarak katılan bağımsız aday olarak katılan iki akademisyenin yer aldığı bir programı kısmen izlemiştim. Programın bence en ilginç yönü, o seçimde ve bugünkü siyaset alanında neyin eksik olduğunu tespit etmesiydi. Hiç kuşkusuz; o seçimin sol kanadı eksikti. Fakat daha da önemlisi, halkı temel alan içerik ve sosyal ahlâkı eksik… Yukarıda sözünü ettiğim sentetik kültür ve siyasal erozyon, öncelikle siyasetin içeriğini ve üzerinde temellenmesi gereken ahlâk anlayışını yok etti. İçeriği ve ahlâkı eksik bir siyaset de bugün yaşandığı kadar olabiliyor.

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 1

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 1

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Bir işte başarılı olup olmadığınızı görmek için bazı gösterge değerleri, zaman dilimleri arasında ölçmek gerekir. Örneğin bir firma yönetiyorsanız; işletmenin cirosunu, kârlılığını, giderlerini veya benzer sayısal göstergeleri, yıllar veya aylar arasında karşılaştırarak bazı yargılara varır ve kararlar verirsiniz.

Toplum için de benzer bir yaklaşım öngörebiliriz. Kişi başına düşen gelir, sosyo-ekonomik katmanların yaşam kalitesi endeksleri, nüfus veya kişi başına yeşil alan miktarı ve benzerleri, bize toplum (ve onun yaşamı) hakkında pek çok bilgi verir. Değişimi, bu değerlerle gözler; dün ile bugün arasında karşılaştırmalar yaparız. Toplum hakkındaki yargılarımız da böyledir. Zaman içinde toplum değiştiği gibi, bizim yargı ve tespitlerimiz de değişir. Dönüşüm ve değişim hızının çok yüksek olduğu günümüzde aynı kalmakta ısrar eden bazı ‘dinozorların’ soyu yavaş yavaş tükeniyor.

On (neredeyse onbeş oldu) yıl önce şunları yazmışım: “Doğudan Batıya, kırdan kente ve karadan denize doğru bir iç göç sonucu, son 40-45 yılda büyük kentlerin varoşlarında bir hareketlilik yaşanıyor. Eski kentleri altüst eden bu oluşum, yüksek doğum oranı ile destekleniyor. Kent varoşları her geçen gün kimlik değiştiriyor. Şu an adeta ülkeyi varoşlar ve gecekondular yönetiyor. Dinsel kimlikleri, etnik kökenleri, oy tercihleri, siyasetteki etkileri, aile yapıları, müzikleri ve daha pek çok sosyal özellikleri ile gündemi onlar belirliyor. Anlaşılıyor ki; bu kaynaşmanın içinden geleceğin yeni kentlileri ‘ya çıkacak ya da çıkacak’.”

On yıl sonra (yani bugün) genel görünüme baktığımda; devam eden yönelimler yanında farklılık noktasında ulaşmış sosyal göstergeler de gözlüyorum. Sosyal göç, 20’nci yüzyılın ikinci yarısında olduğu kadar yoğun değil. Kırda yaşayan nüfusta ciddi azalmalar oldu. Kırdan kente gelenler, kentle bütünleşmede hayli mesafe aldılar. Buna ‘kentin kırlaştırılması’ demek daha doğru olur. Kırdan kente gelen her yeni yurttaş, kentteki sorunların artmasına (bir başka deyişle; kentteki ekonomik ve sosyal maliyetlerin artmasına) neden oldu. Kentin sorunları, yerel yönetim imkânlarıyla karşılanamayacak bir noktaya ulaştı. İktidarların kırın sorunlarına kayıtsız kalması, sosyal ve ekonomik sorunların kırdan kentlere akmasına neden oldu. Kıra karşı aynı kayıtsızlığın sürüyor olması nedeniyle; yakın vadede ne kırda ne de kentte önemli bir yönelim değişimi beklemek doğru olmaz.

Kırdaki nüfusun kentlere akması sonucu, kentler önemli bir değişime uğradı. Çünkü kentler ne sanayi, ne ticaret ne de yerleşim özellikleri açısından bu akışa hazır değildi. Dolayısıyla Batıdakinden farklı olarak kentler, kırdan gelen nüfusu dönüştüremedi; aksine kırdan gelen nüfus, kendi kültürünün ve yaşam modelinin kentlerde yerleşmesini sağladı. Siyasetten günlük yaşama kadar bugünün sosyal gerçeği budur.

Göç sürecinin bazı sonuçları artık daha net gözleniyor. Bazı kentlerde nüfus, (geriye dönüşsüz biçimde) hızla azalıyor. Gelişme özellikleri gösteren kentler ise hızlı ve aşırı nüfus artışından dolayı oluşan sorunların altında ezilmeye başladı.

Bu arada 2000’li yıllara geldiğimizde; gelişen kentler bir başka etki altına girdi. Bu, Batının tüketim toplumu anlayışıdır. Bu bağlamda örneğin bireysel kara taşıtı (otomobil vb) kullanımının aşırı teşviki, kentlerde yol, otopark ve genel anlamda trafik sorunlarının artmasına neden oldu. Büyük şehirler, trafik sorununun aşılması açısından zor bir noktaya geldi. Kent içinde rantın ve kent merkezinde mekânsal sıkışıklığın had safhaya varması nedeniyle toplu taşım çözümleri üretmek de pek mümkün (veya kolay) olmuyor. Bu cesareti kendinde bulan yerel yönetimler, işin maddi yükünü halkın sırtına bindirmeleri yanında; kentsel mekânın kullanımında da yeni sıkıntılar yaratıyorlar. Trafik ve kentsel mekân kullanımı sorunlarının, benzer biçimlerde ülkenin farklı kentlerinde aynı anda yaşanıyor olmasını şaşırtıcı bulmuyorum. Çünkü bu sorun, yerel yönetimlerin algı ve (varsa) vizyonlarını fazlasıyla aşan bir sorun olarak duruyor. (Konuya bir sonraki yazıda devam edeceğim.)

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)
http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)
http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)
http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

“Nerde Devlet?”

“Nerde Devlet?”

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Osmanlı’nın devlet ve toplum düzeni olarak bozulmaya yüz tuttuğu dönemlere ait bir Türkmen deyişi vardır:

“Şalvarı saltağ Osmanlı
Eğeri kaltağ Osmanlı
Ekende yoğ, biçende yoğ
Yiyende ortağ Osmanlı.”

Bu deyiş; bozulan bir hükümranlıktan, o günün yönetsel düzeninden bir şikâyeti dile getirir.

Devlet, bir toplumun en önemli ‘hiza önderidir.’ Onun hizası bozulduğunda, sosyal ve ekonomik olarak pek çok ‘iş’ kötü gitmeye başlar. Bu nedenle devlette bozulma, halkın ilk şikâyet ettiği konular arasında yer alır. Böyle bir durumda bile devlet, devlete şikâyet edilir.

Devlet, kimi zaman askerlik ve ordu demektir. Devlet bazen vergi dairesi, kimi zaman ise karakol anlamına gelir. Devletin adliye olduğu zamanlar vardır. Devleti okul ile eşlediğimiz olur. Devlet; validir, emniyet müdürüdür, kaymakamdır. Ve devlet, daima bu saydıklarımdan çok daha büyüktür.

Bir felaket yaşandığında; TV haberlerinde insanların “Nerde devlet?” diye çığlık çığlık haykırdıklarını duyarsınız. Bu durumu, sadece “her şeyi devlete havale etmek” olarak anlamamak gerekir. Bu çığlık, çaresizlik içinde bir büyüğe “Bana yol göster” demektir. Çünkü devlet büyüktür. Çok önemli bir sorun karşısında ise ancak büyükler yardımcı olabilir.

Mahkeme kapılarında haksızlığa uğradığını düşünen insanların da “Nerde devlet?” diyen haykırışlarını duymuşsunuzdur. Bu çığlıklarda bir adalet ve hak arayışı vardır. Çünkü devlet, halk için hukuk anlamına gelir. Adaletin yerine gelmesini hukuk sağlar. Hukukun varlığı ve sürdürülebilirliğini sağlayan, onu koruyup kollayan ise devletin kendisidir. Hukukun korunup kollanması için büyük olmak gerekir. Ve devlet büyüktür.

Bir konuda şikâyetimiz olduğunda yine devlete gideriz. Çünkü vatandaşlar olarak bizler, bugüne kadar ‘büyük’ olmayı beceremedik. Bırakın ‘büyük’ olmayı; bize hizmet etmesi gereken kurum ve kuruluşlar karşısında ‘eşit’ bile olamadık. Toplum olarak kendi içimizdeki sorunları çözmek için daima bir büyüğe ihtiyaç duyduk. Bu nedenle devletle bir sorunumuz olduğunda, şikâyet etmek veya çözmek için yine devlete gidiyoruz. Çoğu zaman sıkılarak, çekinerek de olsa…

“Avrupa Birliği’ne gireceğiz” diye pek çok yasayı değiştirdik. Demokrasi sözcüğünü hem yasalarda hem de günlük yaşamda daha fazla kullanır olduk. Kadınların, gençlerin ve çocukların sosyal yaşamda yer almasından daha fazla söz ediyoruz. Devlet bile sivil toplum kuruluşlarıyla ortak çalışmaktan bahseder oldu. Ama hâlâ sıradan bir iş için karakola gitmekten çekiniyoruz. Pek çok insan, devlet dairesine işi düşmesin diye ‘dua ediyor.’ Vergi dairesinden bir çağrı aldığında, içine bir acı çöküyor. Kapıda resmî giyimli bir kişi görmekten rahatsız oluyor. Postacı sarı zarflı bir mektup getirdiğinde tedirgin oluyor.

Demek ki; sorun, yasaları değiştirmekle düzelmiyor. Devletin ve toplumun ruhunu yenilemek, yenileştirmek gerekiyor. Yazının girişinde verdiğim dörtlükteki sosyal ruh, bugün de bizi yönetmeye ve denetlemeye devam ediyor. Adeta devlet karşısında ürkeklik ve siniklik, genlerimize kodlanmış. Okuldan elektrik santraline, işsizliğe çareden hükümet darbesine (!) kadar her şeyi devletten beklemeye ve dolayısıyla onun bu büyüklüğünden korkmaya devam ediyoruz.

Bir sorun karşısında “Nerde devlet?” diye haykıran vatandaşın halini düşünün. Mağdur olmuştur ve bir devlet kurumundan ya da devleti temsil eden bir kişiden sadece sıcak bir dokunuş, belki biraz ilgi, belki de üç beş moral veren sözcük beklemektedir. Çoğu zaman bundan fazla beklentisi de yoktur. Ama devlet olarak ‘siz’, vatandaşın bu sorununu bir başka kapıya / masaya ‘havale ederseniz’, muhtemelen o da sizinle ilgili düşünce ve duygularını bir başka ‘yüce makama’ havale eder. Devlet, yurttaştan büyüktür ama devlet, insandan büyük değildir.

* * *

http://www.gurcanbanger.com (Kişisel Internet sitesi)
http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)
http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)
http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

« Daha eski yazılar

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.