İran’da Neler Olmuştu?

İran’da Neler Olmuştu?

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Eğer tarih bir bilim dalı olarak, olayların arka planındaki sosyal ve ekonomik faktörleri dikkate almazsa, sadece bir hikâyeler manzumesi olur. Tarihin asal görevlerinden birisi, gerekli sosyal ve ekonomik altyapı ile bağlantıları da kurarak insanlara gelecek konusunda karşılaştırma imkânı vermesidir. Bu nedenle (geçmişte uzunca yazdığım) DP iktidarında neler olduğu veya ‘İran Devrimi’ sürecinin gelişimi, doğru bakış açısını edinerek gerekli dersleri çıkarmak için önemlidir.

Gelelim konumuza. Muhammed Rıza Şah Pehlevi, İran’ın son ‘anayasal monarşik’ lideridir. İran tahtına çıktığı 1941 yılından İran’dan ayrılmak zorunda kaldığı 1979 yılına kadar Batıcı ve Amerikancı bir siyaset izlemiştir.

Pehlevi’nin iktidar döneminin birkaç önemli olayını hatırlamakta yarar var. İran tarihinde Pehlevi tarafından 1956’da kurdurulan SAVAK isimli CIA destekli gizli polis örgütünün önemli bir yeri olmuştur. Yine 1963’te başlatılan ABD destekli Beyaz Devrim isimli (başarı açısından yetersiz) ulusal kalkınma programını da anmak gerekir. Pehlevi, 1975’te çok partili siyasal sistemi ortadan kaldırarak kendi denetimindeki partiyi İran’ın tek yasal siyasal örgütü olarak ilan etmiştir ki, bunu da bilmek gerekir.

İşler yolunda gittiğinde monarşik liderler konusunda fazlaca şikâyet olmuyor. Ama Pehlevi döneminde İran’da uygulanmaya çalışılan Beyaz Devrim, beklenen sonuçları veremedi. Ekonomideki sorunlar büyümeye başladı. Gelir dağılımı yoksullar aleyhine ciddi biçimde bozuldu. Pehlevi, yükselen muhalefeti gizli polis örgütünü kullanarak baskı ile durdurma yolunu seçti.

İşte; bu süreçte başta yoksullar olmak üzere halkın dine yönelmeye başladığı ve mollaların yanında yer aldığı gözlendi. Halk muhalefetinin bir sosyal devrime dönüştüğü süreçte liberal ve sol kesimlerle dinî gruplar Pehlevi’yi devirmek için birleştiler. Şah’ın devrilmesinden sonra Ayetullah Humeyni iktidarı, önce kendisini destekleyen ama kendisinden olmayan kesimleri ortadan kaldırdı. Örneğin devrime etkin destek veren İran Komünist Partisi TUDEH’in pek çok üyesi idam edildi.

Bu dönemde Asya’nın bu bölgesinde İslamî grupları, SSCB karşısında avantaj elde etmek üzere destekleyen ABD’dir. Bir başka deyişle İslam’ın siyasallaşmasındaki en önemli faktörlerden birisi, ABD’nin bu bölgede uyguladığı (sonuçta binlerce insanın canına mal olan) politikalardır. Bu destek programı, ‘Yeşil Kuşak’ olarak isimlendirilir. Bu Amerikancı politika, SSCB’nin dağılması süreci ile birlikte ABD’nin aleyhine dönmüş; örneğin İran Devrimi ile birlikte ABD, çok önemli bir müttefikini kaybetmiştir.

Tabii ki; Türkiye’de yaşanan süreç, İran’la kronolojik bir benzerlik taşımıyor. Ama siyasal İslam’ın yükselmesine neden olabilecek bir ortamda muhtemel gelişmeleri dikkate almanın önemi var. Örneğin bu dönemde AKP iktidarının başta işsizlik ve gelir dağılımı olmak üzere ekonomik ve sosyal başarılar elde etmesini zorunlu kılan bir zaman dilimini yaşıyoruz. AKP’nin olası ekonomik başarısızlığı nelere mal olabilir, bunu düşünmek ve öngörmek zorundayız.

Gazeteci Taha Akyol 1996’da yazdığı bir dizi yazıda İran İslam Devrimi’ne doğru akan süreçle ile ilgili olarak M. L. Fischer’ın bir kitabından alıntılar aktarıyor: “Devrim, en azından erken aşamalarında İngiliz, Fransız, Amerikan ve Rus devrimlerinin klasik kalıplarını izlemiştir. Zenginliği artan bir toplumun birden ekonomik çöküntünün darbesini yemesi, sıkıntıdaki hükümetin sadece düşük gelirlilerden değil, fakat aynı zamanda lokomotif sektörlerden de zorla gelir temin etmeye kalkışması, böylece hükümeti desteklemesi gerekenlerin bile tepkisini çekmesi, neticede hükümetin meşruluğunu reddeden moral ideolojiye ağırlık kazandırdı ve hükümet daha da demoralize oldu.”

Hiç kuşkusuz; AKP iktidarı, Pehlevi’nin hükümeti değildir. Böyle bir tarihsel benzetme yapmak saçma olur. Ama unutulmamalıdır ki; AKP, Türkiye’de siyasal İslam’ın tek sahibi ve temsilcisi de değildir. Siyasal İslam, AKP’yi aşan boyutlarda olan ve uygun iklimde büyümeye devam eden bir ideolojidir. AKP’nin ekonomik alandaki başarısızlığı, siyasal İslam’ın kitlelerle cisimleşmesi için sadece vesile olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki, (Türkiye’nin geleceği açısından) bugün yumurta küfesi AKP’nin sırtındadır.

Siyasetin Arka Planı

Siyasetin Arka Planı

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Türkiye’de siyasette oluşan gelişmeleri anlamak için önce bu topraklarda oluşmuş siyasetin geleneksel köklerine bakmak gerek. Öncelikle şunu söylemeliyim ki; Batı’da siyasetin yolu, Doğu’ya göre çok daha kolay. Doğu’da ise daha yokuş ve taşlı.

Batı’da siyaset, sağdan sola, muhafazakârlıktan liberalizme daha yekpare bir görünüme sahip. Doğu’da ise bir yandan Batı’dan esintiler (ve kopyalamalar) taşırken, diğer yandan Doğu’nun geleneksel özelliklerini de taşıyor.

Doğu’da siyaseti anlamak için önce devleti ve orduyu doğru kavramak gerekiyor. Geleneğin toplum üzerindeki etkisinin bilincinde olmak lazım. Din, Batı’da da siyaseti etkilemekte olmasına rağmen Doğu’daki gücü çok daha farklı. Bu bağlamda Osmanlı’nın “milletler sistemi” olgusunu doğru anlamadan pek çok Doğu ülkesinde siyasetin köklerini bulmak mümkün olmayabilir.

Doğu tarihini doğru kavramak için bir “Batı ve Doğu Roma” düşünce modeli kullanmak bana yol gösterici ve kolaylaştırıcı geliyor. Büyük Roma İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılması, bence Dünya’daki siyasal gelişim sürecinin iki ayrı kola ayrılmasının da başlangıcı. Ayrılıştan bugüne uzanan zaman diliminde Batı Roma ile başlayan süreç, kendine özgü Engizisyon, Rönesans ve Sanayi Devrimi dönemleri ile “Batı demokrasisi” olarak isimlendirdiğimiz bir toplum modeline ulaşmış. “Batı tipi toplum” olarak isimlendirdiğimiz bu modelde en önemli yanlardan birisi, sosyal yaşamda birincil unsur olarak yurttaşın varlığı ve ağırlığı. Sivil toplum özelliklerinin Batı’da yaygın ve nitelikli, Doğu’da ise eksik ve zayıf olmasının altında bu gerçek var. Devletin karşısındaki güç olan sivil toplumun varlığı, bireyin bu önemli “olmazsa olmaz” pozisyonu ile çok yakından ilgili. Diğer yandan; bireyin değeri konusunda Batı toplumundaki ideolojiler ve Batı’nın resmî dini Hıristiyanlık tam bir uzlaşma içindeler. Sivil toplumun gelişmesi ile Hıristiyanlığın sekülerleşmesi arasında bir paralellik olduğuna kuşku yok.

Doğuda farklı bir durum gözlüyoruz. Merkezi İstanbul olan Doğu Roma’nın egemenlik bölgelerindeki (Doğu’daki) tarihsel gelişime baktığımızda; Batı’dakinden hayli farklı bir durum izleniyor. Doğu’daki en önemli gücün, daima devlet olduğunu ve Doğu’da bireyin yurttaş kimlik ve etkinliğinin yeterince gelişemediğini görüyoruz. Bu nedenle Doğu’da, örneğin Anadolu’da devletin gücüne alternatif bir sivil toplum ruh ve gücünün oluşmadığı izleniyor.

Bu süreçte (Hıristiyan Batı’da Protestanlığın ortaya çıkışını andırır biçimde) Doğu’nun resmî dini olan İslamiyet’te bir sekülerleşme sürecinin yaşanmamış olmasının etkisi var. Doğu’da tek örneğinin Türkiye olduğu sekülerleşme çabalarında ise Atatürk dönemi fikriyatından siyasal ve sosyal geriye dönüşler nedeniyle devlet-ordu-din-birey uzlaşması bu anlamda tamamlanamamış. Özetle; birey ve sivil toplum kavramları tarihsel ve sosyal gelişim açısından Doğu toplumlarına bir hayli yabancı kalmış.

Batı’da ekonomik girişimciliğin tarihsel gelişimindeki faktörler arasında birey hukukunun ve sivil toplumun devlet karşısındaki güçlü varlığının önemini de bu vesile ile hatırlatayım. Ülkemizin ekonomik ve sosyal iç dinamiklerin zayıf ve eksik kalmasında, hiç kuşkusuz yukarıda sözünü ettiğim sürecin ciddi etkileri var.

Kanımca; Türkiye’de siyasetin durumunu ve sorunlarını anlamak isteyen bir yaklaşım, öncelikle yukarıda sözünü Doğu-Batı farklılaşmasını anlamak ve içine sindirmek zorundadır. Bu gerçekleri doğru kavramamış bir siyasi yapının başarıya ulaşması da hayli zordur.

Kırılma Noktası

Kırılma Noktası

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Damlatmakta olan bir musluğun altına bir bardak koyduğunuzu düşünün. Neredeyse her damla, eş büyüklükte ve benzer özelliklerdedir. Peşpeşe gelen damlalar, fark edilmez biçimde bardağı doldurur. Öncekilerden farkı olmayan bir damlaya sıra gelir ki; onun düşmesiyle birlikte bardak dolar ve taşar.

Yaşam da damlalarla dolan bardak gibidir. Olağan bir akışı vardır. Hep ‘böyle’ gidecekmiş duygusunu verir. Ama bir an gelir ki; bir kırılma oluşuverir. Yaşamın (veya özel olarak ilgilendiğimiz konunun) akışı değişiverir. Bu kırılma noktasından sonra malum konu, farklı bir görünüm kazanır.

Bir şehrin gelişim tarihi, belirli sayıda kırılma noktaları içerir. Özellikle geleneği ve uzun geçmişi olmayan kentler için böyledir. Eskişehir, 19’uncu yüzyılda göç almasıyla ve İstanbul-Bağdat demiryolunun kurulmasıyla bir kırılma noktası yaşamıştır. 1800’li yılların sonu, Eskişehir için yaşamın önceki dönemden farklı olmaya başladığı bir kırılma noktasıdır. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte çok miktarda kamu yatırımı alması, akışın değiştiği bir başka nokta olmuştur.

20’nci yüzyılın ikinci yarısında (1800’ler öncesinde olduğu gibi) Eskişehir, kendi başına kaldığı (adeta suların ağır aktığı) bir dönem geçirmiştir. 2000’li yıllara doğru Eskişehir’in, sosyal ve ekonomik yaşamda yeni bir kırılma noktasını yaşadığını söyleyebiliriz.

Bu son kırılma ile birlikte Eskişehir’in geleneksel yaşam biçiminin son bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bundan sonra eskiye benzemeyen çok farklı bir Eskişehir var olacaktır. Bu yeni oluşumun bu şehirde yaşayanları mutlu edip etmeyeceğini ise zaman içinde göreceğiz. Trafik, merkezde yoğunlaşma, dış semtlere hizmet götürülmesindeki sıkıntılar, yurttaş katılımının oluşmamış olması gibi kentsel sorunların devam ettiğine bakınca bazı olumsuz ipuçları elde edebiliyoruz.

2000’le başlayan süreçte ilk farklılığın, şehrin mekânsal kullanımında olacağını görmeye başladık. Şehrin değişik bölgelerinde yeni konut ve iş alanları oluşmaya başladı. Uzun yıllar sonra ilk kez (Eskişehir’in geleneğinde olmayan) kentsel dönüşüm projeleri gündeme geliyor. Yakın bir gelecekte şehrin (tescilli olan yapılar ve kentsel sit olan bölgeler dışında) eski mahallelerini görmek mümkün olmayacak. Mekânsal olarak şehir, çok ciddi bir dönüşüm gösteriyor.

Eskişehir’in önceki büyüme yaklaşımı, yağ damlası modelidir. Bir anlamda kentin kendi kendine büyüdüğünü söyleyebiliriz. Şimdilerde ise imar planlarının daha organize olmaya çalıştığını görüyoruz. Ama Büyükşehir ve belde belediyeleri arasında (imar hiyerarşisine rağmen) bir kentsel vizyon uzlaşması bulunmaması, şehrin çağdaş ‘çarpık kentleşmesini’ beraberinde getirebilir. Diğer büyük şehirlerde yapılan hataların bir benzerini Eskişehir’de de yaşayabiliriz. Muhtemelen imar hiyerarşisinin, bir şehrin gelişimi için yeterli olmadığı yeni bir örneği izleyeceğiz Eskişehir’de.

Eskişehir’de yerel olarak yaşanan kırılma noktasının oluşumunda küresel gelişimlerin ciddi katkıları olduğuna kuşku yok. Bu şehirde de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bugün Eskişehir’in geleceğini düne bakarak öngörebilmek mümkün değil. Ama ne yazık ki; şehrin yöneticileri kendi yaklaşımlarını halkla yeterince paylaşmadıklarından, kentli yurttaşlar için gelecek tasarımı oluşturmak da pek kolay olmuyor. Eskişehir’i yönetenlerin kendi zihinlerindeki vizyonu, şehir dışındaki başka kişi ve kuruluşlarla (Eskişehirlilere oranla) çok daha fazla paylaştıklarını söylemek yanlış olmaz. Yerel yöneticilerin yaklaşımlarını, şehrin dışındakiler içindekilerden çok daha fazla biliyorlar. Çünkü yöneticilerin ketumluğu, bir iç politika unsuru olarak kentli kişi ve yurttaşlara karşı işliyor.

Eskişehir, mekân kullanımı ve yapılanması yanında ekonomik ve sosyal yönden değişimler de gösteriyor. Yerel ekonomide farklılıklar gözlenmeye başladı. Bu konuda sağlam araştırmalara ihtiyaç var. Ama Eskişehirliler bu değişimi hâlâ ‘düne ait’ bir bakış açısıyla algılamaya devam ediyorlar. Bakışlarını kendi iç dünyalarından dışa çeviremediler. Bu içe kapalılıkta siyasetçilerle yerel yöneticilerin ciddi sorumlulukları var. Eskişehir’in 1950-60 sonrası siyasi yaşamına bakınca ne olup bittiği, siyasetin şehre öncülük görevini yapamadığı ayan beyan görünüyor.

Bülbül Ötüşlü Dinozor

Bülbül Ötüşlü Dinozor

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Yazının başlığı, birkaç gündür aklıma takıldı, kaldı. Neden, nasıl (veya birisi söylemişse kim) bilmiyorum. Bu ifadeyi belli bir kişi veya topluluk ile ilgilendirdiğim de yok. Kendisi yaş olarak eski, ama söylemi açısından yeni şeyler söyleyen bir kişiyi anımsatıyor bana nedense.

Aklıma yazının başlığını oluşturan bu sözcükler bir şarkı gibi takılmışken, birkaç gündür çantamda taşıdığım, ama poşetini bile açamadığım dergileri hatırladım. Sırayla poşetlerini açıp (beni pek alâkadar sudoku eklerini bir kenara ayırdıktan sonra) sayfalarını karıştırırken Muazzez İlmiye Çığ ile yapılmış bir röportaja rastladım. Eskilerde bir kitabını okumuş ve çok etkilenmiştim. Sanırım; okunmak üzere bekleyen birkaç kitabı daha var kütüphanemde.

Muazzez İlmiye Çığ, bir Sümerolog. Başta Sümer Uygarlığı olmak üzere tarih öncesi çağlara ait Fırat ve Dicle ırmakları arasında yer alan Mezopotamya Bölgesi uygarlıklarına ait nitelikli çalışmaları ile tanınıyor. Bugün 93 yaşında. Röportajda belirttiğine göre 93’ünden 2 ay almış. Resimlerinden görüldüğü kadarı ile neşe ve enerji veriyor çevresine. Kendisiyle tanışmayı isterdim doğrusu.

Ankara Dil – Tarih – Coğrafya Fakültesi’nin Sümeroloji bilim dalındaki ilk mezunlarından kendisi. Üç binden fazla Sümer tabletini okumuş. Değişik yabancı uzmanlarla çalışmış. Bu tabletlerden 8 kitap üretmişler. Ayrıca kendi çalışmaları ile Sümer ve Hitit uygarlıklarına ilişkin 13 kitap yazmış. Çalışmaları ile ilgili çok sayıda ödül almış. 1972 yılında 33 yıl hizmet verdiği İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden emekli olmuş.

Çığ, mesleği gereği eski uygarlık dilleri olarak Sümerce, Hititçe ve Akatça biliyor. Okul ve çalışma yaşamı içerisinde Almanca ve İngilizce öğrenmiş. Kanımca; Çığ’ın konusu olan bilim dalının en önemli çalışmalarından birisi olan Samuel Noah Kramer’in “History Begins At Sumer” isimli kitabını, 77 yaşında “Tarih Sümer’de Başlar” ismiyle Türkçe’ye çevirmiş.

Röportajında yeni bir kitap yazdığından söz ediyor. Görünüşe göre iddialı bir çalışma. Kendi ifadesine göre; Sümer ülkesinde olduğu söylenen “büyük tufanın”, aslında Orta Asya’da gerçekleştiğini ve Sümerler’in de Orta Asya’dan Mezopotamya’ya gelmiş olabilecekleri ihtimalini belirtiyor.

Yukarıda da belirttiğim gibi; Çığ’ın Tevrat, İncil ve Kuran’dan söz eden bir kitabını okuduğumda (her şey bir yana) ilginç bulmuştum. Dünya’nın bu bölgesinde tarih öncesi çağlarda uygarlığın, (daha öncesi konusunda henüz fikir yürütememekle birlikte) Mezopotamya’dan Avrupa’ya doğru ilerlediği düşünülünce, Çığ’ın ve meslektaşlarının çalışmaları özel bir önem kazanıyor. Mezopotamya’dan başlayarak Anadolu üzerinden uygarlığın Avrupa’ya doğru akışının izlenmesi, hoş bir okuma ve araştırma serüveni oluşturuyor.

Muazzez İlmiye Çığ’ın röportajının bana en ilginç gelen yanlarından birisi, benim meslekî uzmanlık alanımla ilgili. Röportajda yer alan resimlerden birisinde bir çalışma masasının başında görülüyor; önünde de bir taşınabilir bilgisayar. Kendi ifadesiyle; son 7-8 yıldır bilgisayar kullanıyormuş. Bir başka deyişle; 85 yaşında başlamış kullanmaya. İlerlemiş yaşında kendini bu yeni teknolojiye öğrenmek ve kullanmak için girişimci ve cesur bulmuş. Ülkemizde bu örneği, gıpta ile karşılaması gereken çok sayıda “gerçek dinozor” var sanırım.

Kullanmakla kalmıyor; bilgisayar klavyesini 10-parmak kullanabildiğinden söz ediyor. (30 küsur yıllık bir kullanıcı olmama rağmen 10-parmak klavye kullanmayı hâlâ öğrenmedim.) Çığ, iyi bir Internet kullanıcısı olduğunu da ekliyor. Tanıdığım Muazzez İlmiye Çığ’a ek olarak; kendisi ile ilgili beni en çok etkileyen konulardan birisi, bilgisayar kullanmaktaki bu (yaştan bağımsız) girişimciliği oldu.

Vesile oldu, yazdım. Katılırsınız ya da katılmazsınız görüşlerine; ama siz de bunu vesile edin ve bir kitabını edinip Muazzez İlmiye Çığ’ı okuyarak bu Cumhuriyet aydınını tanımaya çalışın.

Halk, Millet, Ulus

Halk, Millet, Ulus

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

“İnşallah” sözcüğü, “Allah dilerse” veya “Allah nasip ettiyse” anlamına gelir. Ülkemizde çoğu zaman bir işin olmasını olumlamak (olması yönündeki iyi niyeti ifade etmek) üzere kullanılır. Bir dergi veya gazetede bir haber okumuştum. Bir hazır giyim firmasının Mısır’da açtığı mağazada, satışçılara verilen eğitimde; bu ülkede bu sözcüğü Türkiye’dekine benzer bir anlamda kullanmaya çalışmamaları anlatılmış. Çünkü Mısır’da bu sözcüğün, bizdekine oranla (işin olmayabileceği yönünde) daha olumsuz bir anlamı varmış; bir başka deyişle olumsuz olasılığı ifade ediyormuş.

Görüldüğü gibi; benzer inanç çoğunluğuna sahip iki ülkede aynı sözcük, farklı anlamlarda kullanılabilmektedir. Bu bilgiye sahip olmadığınızda ciddi hatalar yapabilirsiniz. Bu örnekte sözcüğün anlamı, mekâna göre değişmektedir. Türkiye Türkçesi ile Azeri Türkçesi arasında da buna benzer farklılıklar olduğunu bilirsiniz.

Bazı sözcükler, tarihin ilerleyişi içinde de anlam farklılaşmalarına uğramaktadır. Geçmişte farklı anlamda kullanılan bir sözcüğün kullanım yeri, günümüzde farklı olabilmektedir. Bu değişime uğrayan sözcüklerden birisi de, “millet” sözcüğüdür.

Genelde üç sözcük birbiri ile karıştırılarak kullanılır. Bu sözcükler; “halk”, “millet” ve “ulus” sözcükleridir. Bir de; “millet” gibi bazı sözcüklerin zaman içerisinde anlam değiştirdikleri de göz önüne alınırsa, anlam karmaşasının bir çorbaya döndüğünü söylemek yanlış olmaz.

İlk önce “halk” konusunda bir açıklık getirelim. Bu sözcük, birbirinden farklı birkaç anlama gelecek biçimde kullanılır. Öncelikle; aynı ülkede (Türkiye’de) yaşayan ve aynı uyruğa (Türk uyruğuna) dahil olan insanları ifade etmek üzere, örneğin “Türk halkı” denir. Bu, doğru bir kullanıştır; hiçbir siyasi veya ideolojik anlam içermez. Yine; aynı soydan gelen ama farklı ülkelerin uyruklarında yaşayan insanları anlatmak üzere kullanılır. Farklı ülkelerde farklı yurttaşlık kimlikleri ile yaşayan Yahudileri anlatmak üzere “Yahudi halkı” denebilir. Buradaki kullanım, Yahudi etnik ve inanç kimliğini ifade etmektedir ve tek bir ülke ile ilgili değildir. Tabii ki; “halk” sözcüğünün bu anlattıklarım dışında (kullanımında siyasi ve ideolojik olarak sorun teşkil etmeyen) başka anlamları da var.

Kökeni açısından Arapça olan ve Osmanlı’da kullanılan “millet” sözcüğü, bugünkünden farklıdır. Bu nedenle, Osmanlıcada kullanılan “millet” sözcüğünü, günümüz diline “ulus” olarak çevirmek, genelde doğru değildir. Bugün kullanılan “ulus” sözcüğü, “çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu” anlamına gelir. Günümüzdeki “millet” sözcüğü, (geçmişteki farka rağmen bugün aynılaştırıldığından) bu anlama gelecek biçimde kullanılmaktadır.

Arapçadan gelen eski “millet” sözcüğü, “Allah’ın sözü” veya kısaca “söz” demektir. Tarihte bu sözcük; İbraniler ve Yahudiler tarafından “cemaat” sözcüğüne eşdeğer olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla Osmanlı’da kullanılan “millet” sözcüğü, (İslam milleti, Yahudi milleti gibi) bir dinin çatısı altında toplanan insanları ifade eder. Örneğin İlber Ortaylı’nın verdiği bir örneğe göre Ermeniler, dinî cemaatlerine göre 3 ayrı millet olarak kabul edilir.

Bir noktaya daha dikkat çekmek isterim. Bugün “Türkler” dendiği zaman, kastedilen bir ulusal kimlik ve yurttaşlık ifadesidir. Türkler ifadesi, ulus çağrısı yapar. Hâlbuki geçmişte Türk ve İslam kavramları eşitlenerek kullanılmıştır. Osmanlı’nın Avrupa’ya yayılması sürecinde; Batılılar tarafından kullanılan Türk sözcüğü, çoğu zaman İslam insancına sahip insanları anlatmaktadır. Çünkü Osmanlı’nın var olduğu çağlarda Batılı için Türk ve İslam arasında bir fark yoktur. (Aslında bu genelleme hâlâ sürmektedir.) Bu nedenle tarihî belgeleri okurken Batılı yazarın (gezginin, siyasetçinin ya da din adamının) tam olarak neyi kastettiğini doğru anlamak gerekir.

Uğur Mumcu, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın” derdi. Dolayısıyla sözcükler ve kavramlar üzerinde vurgu yaparken de; ayaklarımızın hangi zamanda hangi mekâna değdiğini iyi bilmemiz gerekiyor. Aksi durumda anakronizm (tarih karıştırma) yapmış oluruz.

Aydın ve Seyahatname

Aydın ve Seyahatname

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Bu sıralar bu topraklar üzerinde yaşamış aydınlar (aydın / entellektüel olgusu) ile ilgili bir yazı yazmak var aklımda. Bazen bir konunun aklımda ne denli pekiştiğini yazmayı deneyince anlıyorum. Ama aydın tipimiz hakkında bir yazı kaleme almak için biraz daha derlenip toparlanmam lazım. Aydın konusunda yazmayı, Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın makalelerini toplayan bir kitabını okurken hatırladım. Ortaylı, aydının oluşumunu Rönesans’a bağlıyor. Osmanlı’da bu sürecin yaşanmamış olmasını da Osmanlı aydının günışığına çıkışının gecikmesi ile bağdaştırıyor. Gerçekten Osmanlı aydını, ancak 18’inci yüzyılda bir kimlik olarak gündemde yerini alıyor. 

Geleneksel tarihimizi okumayı sevenlere, Türk aydınının ancak 18’inci yüzyılda filiz vermesi fikri pek ilginç gelmeyebilir. Genelde bu noktada “okumuş insan” ile “aydın” arasında bir kafa karışıklığı oluşur. Tabii ki; bu topraklardan yaşamış çok sayıda “okumuş insan” yaşayagelmiştir. Ama aydın olma kavramı, okumuş olma kavramından hayli farklıdır. Osmanlı’da bugün anladığımız anlamda aydın olgusunun varolması, ağırlıklı olarak 19’uncu yüzyılda başta Babıâli olmak üzere reformcu bürokrasinin ortaya çıkışı ile yoğunluk kazanır. 

Osmanlı’da aydının ve aydınlanmanın gecikmesi, genelde matbaanın ülkeye geç girişine bağlanır. Bu yaklaşımda doğruluk payı olmadığını söylemek haksızlık olur. Bu sıralar Anadolu’yu odak almak üzere (Eskişehir’den söz edenlere özel önem vererek) eski tarihlerde yazılmış seyahatnameler edinmeye çalışıyorum. Bulabildiklerimin (satışta olanların) kendilerini,  baskısı kalmamış olanların kopyalarını edinmeye çalışıyorum. Elimde 1800’lü yılların hemen başlarında yazılmış birkaç orijinal seyahatnamenin fotokopileri var. İnsanın, bu kitapların bundan ikiyüz küsur yıl önce yazıldığına inanası gelmiyor. Bu kalitede kitapları ancak 21’inci yüzyılda basabiliyoruz. Bu gerçek de, matbaanın ülke aydınının gelişmesindeki rolünü biraz olsun anlatabiliyor. 

Herşeye rağmen; matbaanın, aydının gelişiminde olmazsa olmaz bir rolü olduğunu söyleyemeyiz. Bu olgunun kanıtlarını, Avrupa’nın entellktüel yaşamında bulmak mümkün. Çünkü matbaanın icadından önce de aydın niteliğini doğrulayan pek çok kişiyi Avrupa’da işaretlemek imkanı vardır. 

Prof. Ortaylı’dan edindiğim bir bilgiyi, aktarmak isterim. Avrupa’da matbaanın icadından çok önceleri, görece yüksek sayıda çoğaltılan eserler vardı. Ama ilginç biçimde bunların arasında birinci sırayı İncil almıyordu. En çok çoğaltılan kitap, bir ilmihal de değildi. Bu kitap, 1380-1440 yılları arasında yaşamış olan Johannes Schiltberger’in bir seyahatnamesiydi. Bir seyahatnameye (el ile çoğaltılması konusunda) bu denli yoğun ilgi gösteren bir ortamın kendi aydınalrını üretmesi de çok olağandır. İnsanları cadı / büyücü diye yakan, Hıristiyanlık’ın farklı yorumlarını ölüme mahkum eden Engizisyon’un mucidi olan Avrupa, bir başka yanıyla da entellektüelin yaratıcısı oluyordu. 

Sanırım; kendi kitaplığım için bir fihrist yapma zamanı geldi. Çünkü yukarıda sözünü ettiğim Johannes Schiltberger’in “Türkler ve Tatarlar Arasında (1394-1427)” isimli seyahatnamesinin kitaplarım arasında varolduğunu bulmak biraz zamanımı aldı. İlk baskısı 1460 yılında Augsburg’ta yapılmış olan kitap, 1995 yılında İletişim Yayınları arasında basılmış. Hâlâ bulunabilir olduğunu sanıyorum. Schiltberger’in ilginç bir yaşam öyküsü var. 1396’da Niğbolu Savaşı’nda Yıldırım Beyazıt’a esir düştükten sonra, 1402’de Ankara Savaşı’nda Beyazıt’ın yenilmesiyle Timur’un köleleri arasında katılmış.Asya’da geçen 30 küsur yıldan sonra 1427’de ülkesine dönebilmiş. Yanlışları ve eksikleriyle de önemli bir döneme tanıklık bir belge. 

Diğer yandan; El Herevi, Aşık Mehmet ve benzerleri gibi Arap, Türk / Osmanlı seyyahlar tarafından yazılmış daha pek çok (el yazması) seyahatname var. Bunlardan ancak özel koşullarda araştırmacılar yararlanabiliyor. Ama ne yazık ki, bunların günümüz Türkçe’si ile basılmış olanları yok. Basılanların bir kısmının da bulunabilirliği kalmamış. Bu vesile ile bunların tekrar entellektüel yaşama kazandırılması konusunu hatırlatmış olayım.

Bir Zamanlar Eskişehir ve Eğitim

Bir Zamanlar Eskişehir ve Eğitim

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Eskişehir ile ilgili olarak övündüğümüz özelliklerin başında yüksek okullaşma oranı ile iki üniversitenin varlığı gelir. Önümüzdeki yıllarda kentteki üniversite sayısı ile birlikte diğer öğretim düzeylerinde nitel ve nicel artış bekleniyor. Bu yönüyle Eskişehir, başka özelliklerinin yanında bir ‘eğitim kenti’ olarak da gelişiyor. 

Porsuk Çayı ve termal su kaynağı ile Eskişehir, her zaman ilgi gören bir yer oldu. Ama 1800’lü yılların son çeyreğine kadar büyük bir yerleşim değildi. 19’uncu yüzyılın sonlarına kadar Konya ya da Bursa kentlerinin gelişkinliğine erişemedi. Osmanlı’nın kuruluş döneminde Eskişehir bir sancak merkezi idi. Osmanlı’da sancaklar vilayetleri oluşturur ve kazalara ayrılırdı. Birden fazla ili bünyesinde bulunduran yapılara ise eyalet adı verilirdi. Tanzimat’ın ilanından sonra Anadolu Eyaleti’nin kaldırılması ile Eskişehir, Hüdâvendigâr Eyaleti’nin Kütahya Sancağı’na bağlı bir kaza haline dönüştü. Bu durum, Eskişehir’in kuruluş döneminden Tanzimat’a kadar nasıl (ağır aksak ve ilgi görmeyen) bir ekonomik ve sosyal gelişme gösterdiğinin işaretidir. 

Eskişehir’in gelişimine eğitim açısından baktığımızda; Osmanlı’nın kuruluşundan Tanzimat’a kadar olan döneminde Anadolu’nun başka yerlerine oranla hayli gerilerde kaldığını görürüz. 1869’da yürürlüğe konan Maarif Nizamnamesi, Osmanlı’da eğitim açılımının başlangıcı sayılır. Özellikle 19’uncu yüzyılda Balkanlar, Kafkaslar ve Kırım’dan gelen göçlerle Batı tarzında eğitim veren kurumların sayısında bir artış görülür. 

Sıklıkla belirttiğim gibi; Anadolu Demiryolu’nun yapımı ve Eskişehir’den geçmesi kentte önemli değişikliklere neden olur. Bu hattın yapımında Fransız, İtalyan ve İsviçreli mühendis ve işçilerin bulunması, yabancılar için bir okulun açılmasını sağlar. 1891 yılında (muhtemelen misyonerlik çalışmaları için) Eskişehir’e yerleşen Saint Augustin de I’Assomption rahipleri bir okul açarlar.

Osmanlı tarihi, büyük ölçüde saray tarihidir. Bu nedenle Anadolu hakkındaki bilgilerin ciddi bölümünü (çoğunlu yabancı olan) seyyahların yazdıklarından öğreniriz. Sözünü ettiğim bu okul hakkında da birkaç seyahatname dışında fazlaca bilgi yoktur. Bir bölüm bilgi de salname adı verilen yerel / bölgesel resmî yıllıklardan elde edilebilir. Gene Eskişehir ve civarında Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin açtıkları okullar, bunların müfredatı, eğitimin niteliği ve ders verenlerin kimlikleri hakkında yeterli bilgiye ulaşmak zordur. 

Tanin Gazetesi yazarı Ahmet Şerif, 1900’lü yılların başlarında Anadolu’ya yaptığı seyahatlerde bu toprakların gerçeğini ortaya koyar. Yazılarında çözümün eğitimden geçtiğini belirtir. Bu geziler sırasında ziyaret ettiği eğitim kurumlarından birisi de Eskişehir’de 1909’da Ermeni vatandaşların açtığı okuldur. Hükümet yardımı olmaksızın Ermeniler tarafından açılan okulun başarılı durumu Ahmet Şerif’in dikkatini çeker ve yazılarına konu olur.

Ahmet Şerif’in daha sonra ziyaret ettiği Numune-i Terakki isimli ilkokuldaki izlenimleri de anlamlıdır. Bir hayırsever tarafından bağışlanan konakta kurulan okuldaki eğitimi (kıyaslamalı olarak) beğenmediğini ifade eder. 

Eskişehir’in geçmişini çok fazla seyahatnamede bulmak mümkün değil. 1554’te Busbecq, 18’inci yüzyılda Paul Lucas, gene 18’inci yüzyılda Piton de Tournefort Eskişehir’de söz ederler. 19’uncu yüzyılın başlarında Charles Texier, 1864’te Perrot, 1882’de Humann ve Puchstein, Eskişehir ve civarına seyahat yapan gezginlerdir. 1893’te Georges Radet ve 1894’te Vital Cuinet Eskişehir’de söz ederler. Bunlara Körte, Amsverdh, Tchihatcheff, Heimmer ve Naumann gibi başka isimleri de ekleyebilirim. Ama genelde Eskişehir’in ekonomik, sosyal ve eğitsel yaşamının ayrıntılarını bulmak pek mümkün olmaz. 

Eskişehir eğitim alanındaki atılımını Cumhuriyet ile birlikte yapar. 1935 yılında Türkiye’nin eğitimli insan ortalaması yüzde 17 iken bu oran Eskişehir’de yüzde 29’a ulaşmıştır. 

Eskişehir’in eğitim tarihinin diğer detaylarına bir başka yazıda değinme dileğiyle bir tespitimi ileterek bitirmek isterim. Bugün (Türkiye şartlarına oranla) Eskişehir, eğitimli bir nüfusa sahiptir. Ama çağın gereklerini yerine getirmek için mevcut eğitim düzeyi ve kalitesi yeterli değildir. Kent sanayisindeki gözlemlerim bu durumu net olarak ortaya koyuyor. Bu nedenle Eskişehir’in eğitim içeriği, çeşitliliği ve kalitesi konusunda yeni atılımlara ihtiyacı var.

Bir Zamanlar Eskişehir ve Yahudi Göçü

Bir Zamanlar Eskişehir ve Yahudi Göçü

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Eskişehir’in yoğun olmayan yerleşime uğramamış bereketli toprakları 18’inci yüzyıldan itibaren göç almaya başlar. İlk gelenler Çerkezler ve Abazalardır. 1860 yılında Kırım’dan Anadolu’ya büyük sayılacak bir göç gerçekleşir. Bugün de mevcut olan pek çok Tatar köyünün başlangıcı bu tarihe kadar gider. Daha sonra sırasıyla 187/’de Balkan göçleri ve 1877-1878 ile 1882’de Kafkaslardan Çerkez göçleri gelir. 20’nci yüzyıl başlarında Kafkasya’dan Anadolu’ya göçler devam eder. 1917 ve sonrasında Kırım ve Kazan’dan Anadolu’ya gelenler olur. Eskişehir’in geleneksel yerleşim alanı Odunpazarı’ndan kuzeye yayılan yerleşiminde bu göçlere bağlı olarak kurulan yeni mahalleler etki yapar. 

Eskişehir tarihinin yukarıda özetlediğim yakın dönem tarihi az çok bilinir. Ama bu göç sürecine sıkışmış bazı olaylar var ki; onları yeterince bildiğimizden emin değilim. Belki de; kapsamlı ve bütünleşik bir Eskişehir Tarihi’nin yazılmamış olmasının bu eksik bilgilenmede etkisi var.

Dünyaca ünlü The Times Gazetesi’nin 31 Aralık 1904 tarihli sayısında “The Land of the Anatolian Railway II (Anadolu Demiryolu’nun Geçtiği Topraklar II)” başlıklı bir makaleden alıntı yapmak istiyorum. Yazıda Bulgaristan’dan göç eden ve Ankara – Eskişehir arasında üç farklı yerleştirilen Yahudi göçmenlerden söz edilmektedir: 

“Eskişehir ve Ankara arasında Romanya’daki Ortaçağ İspanyol Yahudileri gibi haçın gölgesi yerine hilali yeğlemiş üç küçük Yahudi yerleşmesi bulunur. Bu kolonicilerin 100 aile oldukları söyleniyor. Türkiye’ye 5 yıl önce geldiler ve Dobruca’dan geldiklerinde muhacir statüsü ile Sultan’ın kamu topraklarından geniş araziler verildi. Başlangıçta çok az şey talep ediyorlardı ancak kıyafetlerinin yetersizliği nedeniyle, soğuktan, açlıktan çok etkilendiler. Sefaletleri yüzde 90 oranında kentli olmalarından ve tarım hakkında pek bir şey bilmemeleri yüzünden artmıştı. Bu halde iken Berlin’den Prof. Otto Warburg tarafından keşfedildiler. Kolonilerin basına bilimsel tarım bilgisi olan yetkin idareciler atadı ve yerleşmelerin tüm masraflarını karşıladı. Beylikahır’daki koloni 100 kişinin 48’inin barındığı koloni olduğu için en önemlisidir. Burası imar edilmiş anlamına gelen ‘mamure’ adını taşır ve oldukça iyi durumdadır. Kireç boyalı kerpiç evlerin kırmızı kiremitli çatıları ve kerpiç ağılları özgün bir mimaridir. Köylüler yaklaşık 400 koyun, 400 keçi sahibidirler. 800 hektar alanda bu yıl tarım yapılmıştır, kolonistlerin çoğu gettolardan gelmiş olsalar da, tarıma yavaş yavaş alışmaktadırlar. Çok çalışmaktadırlar ve sahip oldukları başarıdan daha çoğunu hak etmektedirler. Bu yılın hasatı oldukça büyük bir hüsran oldu. Mayıs basına kadar mısır harika durumdaydı, ancak bundan sonra 5 ay süren kuraklık sonucunda ürün zayıf oldu.

Başlangıçta yerleşim komünist ilkelerle işletilmek istendi ancak bunun büyük bir hata olduğu anlaşıldı ve hemen terk edildi. Arazi aileler arasında sanki kendi mülkleriymiş gibi bölümlere ayrıldı. Her aile sıradan bir sapan ile bazı tarımsal aletlere sahipken her grup (3 aileden oluşan) 3’lü sapana sahipti. Ambarlar, demirciler ve ağır makineler, örneğin buharlı harman makinesi genel kullanımdaydı. Koloni makineler açısından iyi donanımlıydı ki bunların çoğu birinci sınıf İngiliz makineleridir. Baş edilmek zorunda kalınan iki güçlükten biri kuraklık ki tüm Anadolu’da yaygındır, diğeri köyün sağlıksız konumudur. Bölgede sıtma o kadar yaygın ki istasyon şefi birkaç ayda bir değişiyor. Köy sakinleri yerleşimlerinin ilk iki yılında ateşten çok yakınıyorlardı ancak simdi çevreye bir ölçüde alıştılar. Yaşanan küçük tatsızlıklar arasında zaman zaman büyük sayıda koyunu telef eden kurtlardan da bahsedilmektedir. Köyün hükümete ödediği vergiler oldukça ağır. Su ana kadar koloni Prof. Warburg ve Paris Cemiyeti’ne aile basına 300-400 Franka mal oldu. Beylikahır trenle Eskişehir’den 2 saat uzaklıkta. Diğer koloniler Sazılar’da yer almakta, Ankara ile Beylikahır arasında ve diğeri hemen Ankara’nın yanında”. 

The Times’da bu makalenin yayınlandığı yıllarda (bugünkü adı Beylikova olan) Beylikahır’ın 150 dolayında haneden oluşan önemli bir köy olduğu anlaşılmaktadır. Beylikahır, Yunanlıların bu bölgeyi işgalinden önce nüfusun çokluğu, çarşısı ve dükkânlarının zenginliği ile gelişmiş bir köy olarak tanınmaktadır.

Yukarıda bir kısmını verdiğim The Times Gazetesi’ndeki 1904 tarihli makalede ismi anılan Prof. Otto Warburg, 1859-1938 yılları arasında yaşamış bir Alman botanikçi ve endüstriyel tarım uzmanıdır. 1897’de İsviçre Basel’de kurulmuş (1960’da Dünya Siyonist Örgütü adını almış) olan Siyonist Örgütü’nün aktif bir üyesidir. 1911-1921 tarihleri arasında örgütün başkanlığını yapmıştır. Örgütün başkanlığını yaptığı dönemde temel bakışı, “Yahudiler için Filistin’de yasal olarak güvence altına alınmış bir ev / vatan” yaratmaktı.

Dokuz Eylül Üniversitesi’nin Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi’nin 1993 yılı I. Cilt 3 no’lu sayısında yer alan H. Siren Bora imzalı “Alliance Israelite Universelle’in Osmanlı Yahudi Cemaatini Tarım Sektöründe Kalkındırma Çalışmaları ve İzmir Yakınlarında Kurulan Bir Çiftlik Okul: Or Yehuda” isimli makaleden birkaç alıntıyı da dikkate sunmak isterim: Alliance Israelite Universelle; “… Jewish Colonization Association’ın (Yahudi Kolonizasyon Derneği’nin) desteğiyle Beylikahır, Sazılar ve Selanik Tarık Okullarını kurdu.” 

Makalenin bir başka yerinde ise “Jewish Colonization Association Mezopotamya’da, Eskişehir’de (Mamure), İstanbul vilayetinde (Mesila Hadaşa), Silivri’de (Fethiköy), Akhisar’da (Or Yehuda) ve Balıkesir’de (Tekfur Çiftlik) yeni tarım kolonileri kurdu” deniyor. 

H. Siren Bora’nın makalesinde; (sonraki yıllarda yaşanan süreç sonucu adı Kayalı kasabası olan) Or Yehuda isimli tarım çiftliğinde yaşamış Yahudi ve diğer dinî / etnik kimliklere sahip ailelerin isimlerinden söz ediliyor. Araştırmacı ve yazar Rifat N. Bali, Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan büyük kargaşa ve yıkımdan bu çiftliklerin de zarar gördüğünü ve 1930’lu yıllarda tasfiye edildiğini yazıyor. 

Bir gazete köşe yazısının bu konu için yeterli olmayacağını tahmin ve takdir edersiniz. Bu nedenle (erişebildiğim kaynaklar ölçüsünde) isimleri anarak ve kısa alıntılarla yetinmek zorundayım. Eskişehir tarihi açısından konunun ayrıntılarına girme ve kamuoyu ile paylaşma işini tarihçilere bırakalım.

Bir Zamanlar Eskişehir ve Demiryolu – 2

Bir Zamanlar Eskişehir ve Demiryolu – 2

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Eskişehir’in küçük bir yerleşimden çağdaş bir kente doğru olan yürüyüşünde dış göçlerin yanında demiryolunun belirleyiciliği inkâr edilemez. Demiryolu sayesinde Eskişehir; İstanbul ve Avrupa için erişilebilir hale gelen Anadolu yerleşimlerinden birisidir. Bir başka deyişle; şehir merkezindeki termal su kaynağı, Porsuk Çayı ve düşük seviyedeki zemin suyu sayesinde bir ‘su kenti’ olarak kabul ettiğimiz Eskişehir, 19’uncu yüzyılın sonunda yapılan Anadolu Demiryolu ile aynı zamanda bir demiryolu kenti’ olarak belirginleşir. 

1890’larda işletmeye alınan hat ile önceleri Haydarpaşa’dan Ankara’ya iki tam günde gidilebiliyordu. Birinci günün sonunda Eskişehir’de konaklanılan seyahatle ilgili değişik kişilerin anı ve seyahatnamelerinde anekdotlar buluyoruz. Edebiyatta Anadolu’yu ilk kez tanıtan yazarlardan Refik Halit Karay (1888-1965) Haydarpaşa – Ankara tren yolculuğunu şöyle tasvir eder: “Bu devirde bütün Anadolu için her gün, sabahları Haydarpaşa’dan bir tek tren kalkıyor ve banliyö istasyonlarına da uğrayarak ağır ağır, gacur gucur, akşama, geç vakit ancak Eskişehir’e varabiliyor. Oraya varınca bütün yolcular inmeye ve geceyi vagonlardan baksa bir yerde geçirmeye mecburdurlar. Paralılar bir Alman kadının işlettiği otele giderler, parasızlar, civardaki hamama!” 

Ve devam eder: “Otel hayatına, alafranga yemeğe ve alafranga yeme usulüne alışamamış paralılar da hamamı tercih ederler… Sabahleyin pek erken kalkıp trene yetişmek, daha önceden nevalesini de düzmek icap eder. Koca trende bavullu kimse yoktur; sepet, heybe, bohça ve en lüzumlu iki nesne: testi ve ibrik! Vagonli, vagon restoran? Direktör Hügnen, ‘Pöh, bu ahali daha iki yüz sene o ihtiyaçları hissedemez ve istifade kabiliyetine erişemez!’ ” 

Karay’ın “bir Alman kadının işlettiği” dediği otel, Eskişehir tarihinin ünlü Hotel Tadia’sıdır. Aynı yıllarda Türkiye’de görev yapan İngiliz elçilik görevlisi Elliot, 1905 yılında The Times gazetesinde yayınlanan anılarında bu otelden söz eder: “Eskişehir’de kişi trenden ayrılmak zorunda ve geceyi istasyona yakın bir otelde geçirmek zorunda. Ancak Eskişehir’deki gibi bir girişim hiçbir yerde yoktur, istasyondan birkaç adım ötede Madam Tadia tarafından işletilen küçük bir otel, tüm hatta çorbaları, börekleri ve sütlü kahvesiyle ünlüdür.” O tarihlerde Madam Tadia, Anadolu Demiryolunu kullanan yolcular için bir marka olmuş gibi görünüyor. Bazı kaynaklarda otelin birkaç resmini bulmak mümkün ama bu ünlü otel de zaman içinde yok olup gitmiş. Yeni bir mekânda da olsa (örneğin yeni bir otele bu ismi vererek ve tarihî otelin mirasına sahip çıkarak) marka değerini yaşatmakta bir yarar olabilir. 

20’nci yüzyılın başlarında demiryolunun Eskişehir’e ekonomik ve sosyal katkılarını o dönemde burayı ziyaret edenlerin anılarında görmek mümkün. 1785’ten bu yana yayınlanan ünlü İngiliz gazetesi The Times’da Anadolu Demiryolu ile ilgili olarak görevli muhabirin 1904 yılı anılarını buluyoruz: 

“Depo ve atölyelerinde 43 lokomotif 1880 vagon bakımı yapılmaktadır. Buradan 3 hat geçer: Eskişehir- Ankara, Eskişehir- Konya, Eskişehir – Bilecik. (Haydarpaşa – Bilecik kısmı için depo Haydarpaşa’dadır). Vagonlar mükemmel kalitede, Alman yapımı, bunun yanı sıra Fransız ve Belçika yapımı olanlar da var. Atölyeler eski Prusya Devlet Demiryollarında görev yapmış olan Alman mühendisin kontrolünde. Burada çok modern ve pahalı araçlar var. Örneğin güç motoru 1903 yapımı. 1 milyon Sterlin değerindeki atölye ve depoların parçaları Almanya’da üretildi. Atölyelerde 280 kişi çalışmakta; bunların azı Alman, çoğu Avusturyalı. Mekanikçilerin yüzde 80’i bu konuda doğal yetenekleri olan Türkler… Geçtiğimiz aylarda şirket bir mühendislik teknik okulu açtı. 24 öğrencisi var. 18’i Türk, 2 Ermeni, 2 Rum, 1 İtalyan, 1 Avusturyalı. Eğitim dili demiryolu şirketinin ana dili olan Fransızca. Depolarda 140 kişi çalışmakta. Baslarında Prusya- Polonyalı bir mühendis var, birkaç da Avrupalı. Atölyelere bağlı bir de yedek parça deposu var. Burası lokomotiflerin ihtiyacı olabilecek yedek parçaları barındırıyor. Bu depo çok geniş olmak zorunda ve değeri 40.000 Sterlin ve sürekli yenilenmekte. Bu adamlar dışında 140 kişi de istasyon görevlisi (Şoförler, Bilecik, Ankara, Konya trenlerinde görevli bekçiler) olarak çalışmakta, bunların çoğu Rum ve Ermeni. Böylelikle Eskişehir’de demiryolu nüfusu 500 ailenin üzerinde Eskişehir ihraç ve ithalat merkezi olarak büyük bir alana hizmet veriyor. 20 saatlik yolculukla mallar depolanmak üzere Eskişehir’e getiriliyor. Üstelik istasyon 20 Ermeni hamalı barındıran bir yatakhaneye sahip olduğu için istasyonda hamal bulmak kolay”.

Eskişehir’in demiryolu serüvenini yazarken kendi kaynaklarım yanında Dr. Y. K. Erkan’ın 2007 tarihli (çok nitelikli bir çalışma izlenimi edindiğim) doktora tezinden yararlandım. Eskişehir’le ilgili, benim henüz erişememiş olduğum bazı kaynaklardan da bilgi sahibi oldum. Eskişehir ve demiryolu konusu, hiç kuşkusuz burada özetlediklerimden ibaret değil. Ama bu özetle bile ortaya çıkan bir konu var ki; o da Eskişehir’in bir ‘demiryolu kenti’ olduğudur. Tarihten gelen bu özelliği yitirmemek lazım…

Bir Zamanlar Eskişehir ve Demiryolu

Bir Zamanlar Eskişehir ve Demiryolu

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Eskişehir`in ekonomik ve sosyal gelişim tarihinin kırılmalarla (dönüm noktaları) ile belirlendiğinden zaman zaman söz ediyorum.  Bunlar arasında Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen göçlerin, Bağdat-İstanbul Demiryolunun ve Cumhuriyetin ilk dönemindeki kamu yatırımlarının belirgin yerleri var. 

Bu süreçlerden söz ettiğimde; 19’uncu yüzyılın sonuna kadar Eskişehir’in küçük bir yerleşim olduğunu da dile getiriyorum. Bu yönüyle Eskişehir, Antik Çağlardan beri yerleşime konu olmasına rağmen Anadolu mimarisi ve yerleşim tarzı açısından çok eski bir kent sayılmaz. Özetle; Eskişehir’i adındaki ‘eskiliğe’ rağmen genç Türkiye Cumhuriyeti’nin genç kentlerinden birisi saymak daha doğru olur.
Yakub Karkar, 1975’te yayınlanan ABD’de İngilizce yayınlanan “Osmanlı İmparatorluğunda Demiryolunun Gelişimi 1856-1914” başlıklı çalışmasında Eskişehir hakkında yukarıda söylediklerimi doğrulayan 1892 tarihli bir resim çiziyor: “Demiryolunun gelişinden önce sadece bir köydü. Alman girişimi burayı gelişen bir kasabaya çevirmiştir. Demiryolu için temel depo alanı seçilmesinden sonra, gösteriş kazanmaya başlamış, kendi adına Anadolu’nun en yoğun merkezidir. Demiryolu, kendi yalnız 60 aileyi temsil etmekte; yetişkinler, şoförlük, tren bekçiliği, atölyelerin mühendisliği ya da ağır trafiğin yükünü çeken insanlardı. 50 lokomotif, 2000 araba ve kamyon Eskişehir’de tutuluyor ve bakımları yapılıyordu. Atölyeler genişçe ve iyi donatılmıştı, bütün alanın değeri birkaç yüz bin sterlin idi.”
M. Yerçil 2004’te lületaşı ile ilgili olarak yayınladığı İngilizce bir çalışmada Grundzel’in 1897 yılındaki Eskişehir gözlemlerini şöyle aktarıyor: “Oldukça canlı ve kalabalık olan kentin yaklaşık 20 bin kişi olduğu ileri sürülmektedir, ancak bu sayı bugün için kesinlikle doğru değildir. Demiryolu dolayısıyla artan inşaat hareketi hiçbir yerde burada olduğu kadar başarılı bir sürpriz yapmamıştır. İstasyon civarında içlerinde birkaç Avusturyalının da bulunduğu yabancı kolonisi sebebiyle büyük bir Avrupa mahallesi doğmuştur. Kentin bir başka mahallesinde Sultan’ın emriyle binlerce muhacir yerleştirilmiştir. Evleri, dış cephesinde pencere olmamasına rağmen yine de düzgünce inşa edilmiş ve bakımları yapılmaktadır, kentin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Eskişehir Anadolu Demiryoluna ait üç hattın kesişme noktasında yer alır ve Konstantinople, Ankara ve Konya ile doğrudan ilişkisi vardır. Bu sebeple Anadolu Demiryolları Genel Müdürlüğü başından beri Eskişehir’e aktarmak istemektedir.”
Dr. Yonca Kösebay Erkan, 2007 tarihli doktora tezinde 1901-1902 tarihli Hüdavendigar Vilayeti Salnamesi’nden (-ki o tarihte Eskişehir, bu vilayet kapsamındadır) bazı bilgiler aktarıyor. Erkan’ın aktardıklarına göre; o tarihte Eskişehir,  169 köyden oluşuyor. Tarım yapılıp keçi ve koyun besleniyor. Padişahın özel çiftlikleri var. Demiryolu bağlantısı nedeniyle ticari yaşam gelişmiş.
1904-1905 yıllarında yaptığı Anadolu gezisinde The Times Gazetesi’nin İstanbul muhabiri olan kişi de Eskişehir’e ilişkin tasvirler veriyor: “Demiryolundan kaynaklanan bu bereketine rağmen Eskişehir hâlâ bir kaymakamlık. Kütahya sancağına ve Bursa vilayetine bağlı… Şehrin nüfusu kazada 35.000 kişi, 250 köyde ise 73.000 kişi. Bunlardan 70.000 Türk ya da Müslüman. 2000 Ermeni, 1000 Rum…”
Devamla: “Demiryolunun gelmesiyle Eskişehir, Anadolu’nun en parlak şehirlerinden biri olmuştur. Ancak görünüşte davetkâr değildir. Yapılar kerpiçten ve ahşap bağdadidir. Sokaklar dağınık evler serpiştirilmiş, yollar geniş fakat bakımsız tam bir Rus köyünü anımsatıyor. Ancak yine de burada bir hafta sıkılmadan kalınabilir. Çünkü Eskişehir Anadolu Demiryolunun merkezidir.”

« Daha eski yazılar

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.