Zor Sorular, Kuşkulu Cevaplar

Zor Sorular, Kuşkulu Cevaplar

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Öyle sorunlar vardır ki, gündeme getirdiğinde “Ne var bunda?” diyecek ölçüde sorun değil gibi görünebilir. Bazı sorular da böyledir. Örneğin “Özgür müsün?” diye sorsam, ilk muhtemel cevaplardan birisi, “Evet, özgürüm. Neden olmayayım ki?” olacaktır. Öyle ya; bir kişinin yasal olarak kabul edilmiş özgürlüklerini ve buna bağlı seçimlerini kısıtlayan ne olabilir ki?

Bunu bir parça irdeleyelim istersiniz. Özgürlük, seçim yapabilmenin bir başka ifade biçimidir. Bu nedenle neleri seçebildiğimizi kendimize sormak, bir anlamda özgürlüklerimizi sorgulamak olur.

Örneğin ne tür bir insan olacağınızı (karakterinizin ne şekilde biçimleneceğini) kendiniz seçebilirsiniz. Kendi belirlediğiniz yönde ilerlemek için kişisel gelişiminize yol verebilirsiniz. İlk bakışta, son derece olağan geliyor, değil mi? Ama kazın ayağı her zaman sözlerle belirlendiği gibi değil. Kısıtları ve koşulları olan bir ekonomik, sosyal ve kültürel çevrede yaşadığınızda, kim olacağınıza sizden önce o malum ortam karar veriyor. İçinde bulunduğunuz (ve ne yazık ki, size sorulmadan belirlenmiş) ortamın engellerini çoğu zaman aşamıyorsunuz. Size ön koşul olarak verilen bu iklim de karakterinizin belirlenmesinde son derece etkili oluyor.

Her insanın yaşamında ona yön gösteren bir takım değerler var. “Senin değerlerin nedir?” diye sorabileceğimiz bir kişi, muhtemelen büyük bir hızla dürüstlük, iyi ahlâk, çalışkanlık veya saygı gibi bir dizi değeri sıralayabilir. Tabii ki, değerlerimizi kendimiz seçeriz. Ama bir de şunu hatırlayın. Siz namusu ile temiz bir yaşam sahibi olmayı hedeflerken, bir başkası bu değerleri aşındırıp (sizinkilerle uyuşmayan bir anlayışla) çok daha rahat ve kolay bir yaşam elde edebiliyor. Siz, namusunuzla çalışıp alınterinizin karşılığı olan kazancı elde etmeye çalışırken, bir başkası kamu kaynaklarını sızdırarak haksız kazançla yaşamın keyfini sürdürüyor. Özetle; namuslu olmak yerine “işini bilip gemisini yürütmek”, adeta bu çağın yükselen değeri gibi duruyor. Böyle bir gerilim ortamında değerlerinizi özgürce seçtiğinizden söz edebilir misiniz? Yoksa yozlaşma, pek çok insanı kendi düşük değerler bataklığına doğru mu çekiyor?

Yerli Mallar Haftası kutladığımız günlerden tüketimin bir başarı ve prestij olarak algılandığı bir döneme geldik. Benzer şekilde saygı, hoşgörü ve sadakatin yaşamımızın temel ilkeleri olduğu günleri geride bırakıp kabalığın ve kolaycılığın (genel anlamda konformizmin) yüceltildiği bir zaman dilimini yaşamaktayız. Çevrenizdeki pek çok kişinin (müdürün, patronun, bankodaki memurun, parti yöneticisinin veya karşı takım taraftarının) size kaba ve saldırgan davrandığı bir ortamda sizin saygılı, hoşgörülü ve empatik olan davranış modelini seçebilme özgürlüğünüz gerçekten var mı? Öyle anlaşılıyor ki; davranışlarımızı belirlerken de özgür seçimler yapamıyoruz.

Sorunlar karşısında kafamızı devekuşu gibi kuma gömme hastalığımızı bilirsiniz. Bir sorunu ya çok abartırız ya da görmezden gelerek çözmüş gibi yaparız. Eğitim – öğretim sistemimiz ise gerçek yaşamın çok uzağındadır. Bu nedenle gerçek yaşam problemlerine nasıl yaklaşacağımız konusunda bize fazla yardımcı olmaz. Özetle; problem tanıma ve çözme konusunda son derece düşük bir performans göstergemiz var. Hâlbuki sorunlarımıza nasıl yaklaşacağımız konusunda özgürlüklerimiz olmalı. Ama çevrenin üzerimizdeki etkisi, bu tür özgürlükleri kullanmamızda ayağımıza pranga olabiliyor.

Daha pek çok örnek sayabilirim nasıl kısıtlanıp engellendiğimiz konusunda. Ama kesin olan bir nokta var ki; kısıtlar ve koşullara karşı teslim olmayı veya mücadele etmeyi seçebiliriz. Bu konuda özgürlüğümüz geçerli olmaya devam ediyor. Yaşamı değiştirip dönüştürmenin bundan başka çaresi yok. Teslim olmayalım.

Sorunlar

Sorunlar

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Sorun, yaşamın tuzu ve biberi gibidir. Yaşamın insanca bir lezzeti olmasında hiç kuşkusuz sorunların da yeri var. Sorunlar olmasa, belki de mutlu anlarımızın keyfine varmak da mümkün olmaz. Çoğu zaman ana nokta, sorunun kendisinde değil; bizim ona bakış açımızdadır. Bunu bardağın dolu veya boş kısmına dikkat etmeye benzetebiliriz.

Bazı insanlar, kendilerini ‘talihsiz’ bulurlar. Sorunların yağmur gibi üzerlerine yağdığından şikâyet ederler. Hepimizin sıkıntıları olabileceğini, ama bunları algılama, yönetme ve çözme yöntemlerimizin farklı olduğunu kavramak istemezler. Hatta pek çok kişide sorunlardan şikâyet etmek, bir haz duygusu haline gelmiştir. Sorunlarını anlatıp dertlenerek mutlu olduklarını bile söyleyebiliriz.

Sorunlarından şikâyetçi olan tanıdıklarıma şöyle diyorum: “Ya sorununu anlayıp çözmek için gayret et, ya da bu nedenle sızlanmayı bırak!” Biliyorum ki; sorunu çözmeyi denemek yerine ondan sürekli şikayet edip abartmak, sadece negatif yönlü bir sinerji üretilmesine yarar. Bir süre sonra sorun, kişinin gözünde öylesine büyür ki, o noktadan sonra çözmek veya yönetmek için yeterli gücü kendisinde bulamaz.

İnsanın (ya da bir kuruluşun) sorunlarıyla baş edebilmesi için öncelikle sorun kavramı üzerinde bilgi sahibi olmasında yarar var. Sorun, ilk bakışta can sıkıcı bir durum olarak gözükür. Gerçekte bir sorun, bir durumdan tercih ettiğimiz bir başka duruma geçerken önümüze çıkan engeller veya zorluklar olarak tanımlanabilir.

Sorun karşımıza iki farklı biçimde çıkar. Birincisi; mevcut durumun istediğimiz gibi olmamasıdır. Örneğin yeterli miktarda maddî kaynağa sahip olmamak böyle bir sorundur. Umulan bir şeyin gerçekleşmemesi ya da istenmeyen bir durumun oluşmaması yine bu gruba girer. Sahip olduğumuz bir değerli unsuru kaybetmeyi de bu grupta sayabiliriz. İşimizi yitirmeyi veya sağlığımızın kötüleşmesini bu duruma örnekler olarak verebiliriz.

İkinci sorun türü, daha iyi olabileceği halde ol(a)mayan konulardan kaynaklanır. İstenen hedefe ulaşamamak veya ulaşmak için yeni yolların denenmesi gereken durumlar, bu sorun grubunda yer alır. Üniversiteye girebilmek için çok sıkı çalışma ihtiyacını da bu grupta örnekleyebiliriz.

Bir sorunu çözmek için önce onu fark etmek gerekir. Dolayısıyla sorunun çözümünde mevcut durumun iyi tanımlanması, olması gereken durumun doğru tespit edilmesi ve hedefin netleştirilmesi önemlidir. Genel olarak sorunu doğru çözümlemekte sıkıntılarımız olur. İkincil seviyedeki sorunları (görünür sorunları), kaynak sorun ile karıştırırız. Ana sorunu çözerek hedefe kolayca uğraşmak yerine, ana sorunun yarattığı ikincil sorunlara takılıp kalırız. Önemli bir özdeyiş şöyle der: “Nereye gideceğinizi bilmiyorsanız, bütün yollar oraya gider.” Sorunun ne olduğundan emin değilseniz, gereksiz veya yanlış adımlar atarak yeni sorunlar üretmeniz şiddetle muhtemeldir.

Sorunun analiz edilmesi sürecini muhtemel çözümlerin neler olabileceği konusunda yapılacak düşünce süreci izlemelidir. Sorunun çözüm yolu, bir sır olmamalı; öngörülen çözümler arasından birisi olarak gerçekleşmelidir. Bu nedenle akılcı bir kişi veya kuruluş, çözümün sonunda elde edilecek sonuç konusunda daha baştan bilgilidir.

Bir çözümün doğrulanması gerekir. Bir başka deyişle; elde edilen çözümün, üzerinde uğraşılan sorunun çözümü olduğu doğrulanmak zorundadır. Bu nedenle çözümü doğrulayacak göstergelerin de izlenmesi ve uygunsa ölçülmesi gerekir. Sorun çözme süreci, sorunun ortadan kalkması ile bitmez. Tekrarının oluşmaması için çözüm sonrası oluşan durumun izlenmesi önemlidir.

Düşük kültür toplumları, genelde sorunlar karşısında kafalarını kuma gömmeyi tercih ederler. Bir toplumun problem çözme performansı ise onun gelişkinliği konusunda önemli ipuçları verir.

Bazı Eskişehir Sorunları

Bazı Eskişehir Sorunları

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Kanımca Eskişehir’in en belirgin problemlerinin başında iletişim sorunları gelir. Şehrin sosyal ve ekonomik aktörleri arasındaki iletişim eksikliği veya zafiyeti, bugüne kadar önemli kayıpların oluşmasına vesile oldu. Bu gerçeği sadece objektif bir durum olarak algılamakta doğru olmaz. Pek çok durumda iletişimin zayıf kalmasından rant elde etmeye çalışanlar da oldu.

İletişimsizlik üzerine kurulmuş politikalar, genelde çözümsüzlük oluşturarak toplumu taraflara bölmeyi dener. ‘Bizimkiler ve ötekiler’ şeklinde yaratılan sistem, tarafların iletişim kurmaması üzerinde temellenir. İletişimin geliştirilmesi çabası, aynı zamanda akılcı bir çatışma yönetimidir de. Bu nedenle bu şehir için ‘iyi bir şeyler’ yapma çabasında olan kişi ve kuruluşların öncelikli hedefinde kentsel iletişimin geliştirilmesi olmalıdır.

İletişim sorunu sadece siyasetçiler, kamu daireleri, belediyeler veya meslek odaları arasında değildir. Şehirde faaliyet gösteren ticari ve sınaî firmaların da iletişimsizlik sorunu vardır. Eğer şehir ekonomisinde bir iletişimsizlik sorunu varsa, Eskişehir örneğinde görüldüğü gibi ortak çalışma ve işbirliği ortamı yaratılmaz, bir kent için gerekli kolektif sinerji oluşmaz.

Eskişehir, 1980’li yıllara kadar yerel iç pazarla yetinmeyi hedeflemiştir. Yerel piyasanın yetersizliği ise gerekli tasarrufun yapılmasına, kaynakların yatırıma dönüşmesinin önüne engel olmuş, bir anlamda bir miyopi oluşmuştur. Bir anlamda Eskişehirli işadamı Bozdağ’ı göremeyeceği bir uzaklığa ancak tatil için gitmeyi tercih etmiştir. Son 30 yılda sınaî ürünlerin ihracatında önemli mesafeler alınmasına rağmen henüz yeterli bulabileceğimiz bir noktada değiliz.

Eskişehir’in Cumhuriyet’in il yıllarından başlayarak çok miktarda kamu yatırımı alması, belki de şehrin sonrasını mahkûm eden gerçek olmuştur. Şehirde kamu işçisi veya devlet memuru olma geleneği gelişmiş, buna karşılık küçük ticaret dışında bir girişim heyecanı oluşamamıştır. Son birkaç yılda alışveriş merkezleri aracılığı ile organize perakendeciliğin kente gelmesi, küçük ticaret yapan esnaf ve tacir üzerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. Eskişehir ticaretinin küçük ölçekli kalmasında, meslek odalarının geçmiş dönemlerdeki isteksizliği ve gayretsizliğini de unutmamak gerekir.

Bir şehrin ekonomisinin dış (ihracata) dönebilmesi için bazı önkoşullara sahip olması gerekir. Firmaların yabancı dil, pazarlama, tanıtım ve reklâm gibi konularda deneyimli olmaması sağlıklı bir ufka sahip olunmasına da engel olmuştur.

Türkiye’de olduğu gibi Eskişehir’de de kobi’lerin çok büyük bir bölümü aile işletmeleridir. Bu firmalarda gerekli kurumsallaşmanın olmaması, neredeyse tüm temel işlerin firma sahibi aile bireyleri tarafından yapılması ihtiyacını doğurmuştur. Bir yandan deneyim ve birikim yetersizliği, diğer yandan güncel işler içinde boğulma eğilimi ufku görme açısından sorunlara neden olmuştur. Aile işletmelerinde profesyonelleşme son derece düşük düzeydedir.

Eskişehir’de gözlediğim olgulardan birisinden söz etmek isterim. Bazı firmalar küçük bir işletme iken fırsatları doğru değerlendirerek belli bir müşteri hacmi ve ciro büyüklüğüne ulaşmıştır. Bunlardan bazılarında kabul edilebilir büyüklükte personel çalışmaktadır. Bir başka deyişle; firma kısa sürede büyümüştür. Fakat firmanın ekonomik büyümesi sürecinde buna uygun bir yönetim modeli ve anlayışı geliştirilememiştir. Bunu bir yumruk büyüklüğünde beyne sahip dev dinozorlara benzetebiliriz. Yaşadığımız sert rekabet çağında ise bir firmanın sahip olması gereken en önemli unsur, çevik ve esnek bir akıldır.

Kırılma Noktası

Kırılma Noktası

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Damlatmakta olan bir musluğun altına bir bardak koyduğunuzu düşünün. Neredeyse her damla, eş büyüklükte ve benzer özelliklerdedir. Peşpeşe gelen damlalar, fark edilmez biçimde bardağı doldurur. Öncekilerden farkı olmayan bir damlaya sıra gelir ki; onun düşmesiyle birlikte bardak dolar ve taşar.

Yaşam da damlalarla dolan bardak gibidir. Olağan bir akışı vardır. Hep ‘böyle’ gidecekmiş duygusunu verir. Ama bir an gelir ki; bir kırılma oluşuverir. Yaşamın (veya özel olarak ilgilendiğimiz konunun) akışı değişiverir. Bu kırılma noktasından sonra malum konu, farklı bir görünüm kazanır.

Bir şehrin gelişim tarihi, belirli sayıda kırılma noktaları içerir. Özellikle geleneği ve uzun geçmişi olmayan kentler için böyledir. Eskişehir, 19’uncu yüzyılda göç almasıyla ve İstanbul-Bağdat demiryolunun kurulmasıyla bir kırılma noktası yaşamıştır. 1800’li yılların sonu, Eskişehir için yaşamın önceki dönemden farklı olmaya başladığı bir kırılma noktasıdır. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte çok miktarda kamu yatırımı alması, akışın değiştiği bir başka nokta olmuştur.

20’nci yüzyılın ikinci yarısında (1800’ler öncesinde olduğu gibi) Eskişehir, kendi başına kaldığı (adeta suların ağır aktığı) bir dönem geçirmiştir. 2000’li yıllara doğru Eskişehir’in, sosyal ve ekonomik yaşamda yeni bir kırılma noktasını yaşadığını söyleyebiliriz.

Bu son kırılma ile birlikte Eskişehir’in geleneksel yaşam biçiminin son bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bundan sonra eskiye benzemeyen çok farklı bir Eskişehir var olacaktır. Bu yeni oluşumun bu şehirde yaşayanları mutlu edip etmeyeceğini ise zaman içinde göreceğiz. Trafik, merkezde yoğunlaşma, dış semtlere hizmet götürülmesindeki sıkıntılar, yurttaş katılımının oluşmamış olması gibi kentsel sorunların devam ettiğine bakınca bazı olumsuz ipuçları elde edebiliyoruz.

2000’le başlayan süreçte ilk farklılığın, şehrin mekânsal kullanımında olacağını görmeye başladık. Şehrin değişik bölgelerinde yeni konut ve iş alanları oluşmaya başladı. Uzun yıllar sonra ilk kez (Eskişehir’in geleneğinde olmayan) kentsel dönüşüm projeleri gündeme geliyor. Yakın bir gelecekte şehrin (tescilli olan yapılar ve kentsel sit olan bölgeler dışında) eski mahallelerini görmek mümkün olmayacak. Mekânsal olarak şehir, çok ciddi bir dönüşüm gösteriyor.

Eskişehir’in önceki büyüme yaklaşımı, yağ damlası modelidir. Bir anlamda kentin kendi kendine büyüdüğünü söyleyebiliriz. Şimdilerde ise imar planlarının daha organize olmaya çalıştığını görüyoruz. Ama Büyükşehir ve belde belediyeleri arasında (imar hiyerarşisine rağmen) bir kentsel vizyon uzlaşması bulunmaması, şehrin çağdaş ‘çarpık kentleşmesini’ beraberinde getirebilir. Diğer büyük şehirlerde yapılan hataların bir benzerini Eskişehir’de de yaşayabiliriz. Muhtemelen imar hiyerarşisinin, bir şehrin gelişimi için yeterli olmadığı yeni bir örneği izleyeceğiz Eskişehir’de.

Eskişehir’de yerel olarak yaşanan kırılma noktasının oluşumunda küresel gelişimlerin ciddi katkıları olduğuna kuşku yok. Bu şehirde de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bugün Eskişehir’in geleceğini düne bakarak öngörebilmek mümkün değil. Ama ne yazık ki; şehrin yöneticileri kendi yaklaşımlarını halkla yeterince paylaşmadıklarından, kentli yurttaşlar için gelecek tasarımı oluşturmak da pek kolay olmuyor. Eskişehir’i yönetenlerin kendi zihinlerindeki vizyonu, şehir dışındaki başka kişi ve kuruluşlarla (Eskişehirlilere oranla) çok daha fazla paylaştıklarını söylemek yanlış olmaz. Yerel yöneticilerin yaklaşımlarını, şehrin dışındakiler içindekilerden çok daha fazla biliyorlar. Çünkü yöneticilerin ketumluğu, bir iç politika unsuru olarak kentli kişi ve yurttaşlara karşı işliyor.

Eskişehir, mekân kullanımı ve yapılanması yanında ekonomik ve sosyal yönden değişimler de gösteriyor. Yerel ekonomide farklılıklar gözlenmeye başladı. Bu konuda sağlam araştırmalara ihtiyaç var. Ama Eskişehirliler bu değişimi hâlâ ‘düne ait’ bir bakış açısıyla algılamaya devam ediyorlar. Bakışlarını kendi iç dünyalarından dışa çeviremediler. Bu içe kapalılıkta siyasetçilerle yerel yöneticilerin ciddi sorumlulukları var. Eskişehir’in 1950-60 sonrası siyasi yaşamına bakınca ne olup bittiği, siyasetin şehre öncülük görevini yapamadığı ayan beyan görünüyor.

Sorun Çözme Tarzımız

Sorun Çözme Tarzımız

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Toplum olarak kendimizi kötülemenin hoş olmayan bir alışkanlık olduğunu düşünüyorum. Ama Batı’ya özenmeye başladığımız dönemlerden bu yana, kendimizi kötüleyip aşağılamanın da sosyal ruhumuza yapışıp kaldığına hiç kuşku yok. İtalyancadan dilimize geçmiş ve ‘Türklere özgü’ anlamına gelen alaturka sözcüğüne bile ‘düzensizlik, yöntemsizlik veya ilkellik’ anlamlarını yükleyerek kullandığımız zamanlar oluyor. Aslında yaşama olumlu veya olumsuz bakış, bir ölçüde sosyal kültürle yakından ilgili. Karamsar ruh haline sahip toplumlar, kavramları da olumsuz anlamlar içerecek biçimde değişikliğe uğratıyorlar.

Bugün bireyler veya toplum olarak (ne yazık ki) ‘alaturka’ olarak kabul edebileceğimiz sorun çözme tarzımızdan söz edeceğim. Bilirsiniz; sorunlar karşısındaki ilk yaklaşımımız, sorunu kabul etmemek olur. Sorunu kendimize yakıştıramayız. Ama sorunun varlığını reddederek sorunun kendisini de ortadan kaldırdığımızı düşünürüz.

Bir sorunu yok etmenin (!) ilk biçimi, onu görmezden gelmektir. Bu yaklaşıma ‘kafayı devekuşu gibi kuma gömmek’ dendiğini bilirsiniz. Gözlerinizi kapattığınızda sorun da ‘görünmez (!)’ olur. Eğer bir başkası sorunun varlığı konusunda bizi uyarırsa, konuyu araştırıp durumu incelemek yerine böyle bir sorunun olmadığı itirazıyla hal yoluna gideriz.

Araştırmacı bir yapımız olmadığından ve eğitim sistemimiz asla araştırmaya yönlendirmediğinden (ve belki de giderek artan kolaycı tembelliğimizden) sorunun ‘gözle görünür’ hale gelmesini beklediğimiz pek çok örnek olay vardır. Sorun denen ‘şeyin’ aslında bir buzdağı olduğunu, gözle görünmediği zamanlar da bile su altında büyük bir tehlike oluşturduğunu bir türlü anlamak istemeyiz. Duyuları kullanmak, bir sorunu kavramanın temel ama en basit yoludur. Bugünün sorunları ise akıl ve araştırma ile önceden fark edilmeyi ve daha ortaya çıkmadan önlem almayı gerektirir.

Sorun, sadece birey olarak bizi ilgilendiriyorsa sonuçlarına katlanmayı kabul edebiliriz. Ama sorun, bizim sorumlu olduğumuz bir pozisyonla (makam veya görevle) ilgiliyse ve başka kişi ve kurumların da zarar görmesine neden oluyorsa; bu durum, eleştiri alabileceğimiz ihtimalini doğurur. Hatta sorun yüzünden prestij veya makam kaybına da uğrayabiliriz. Böyle bir durumda karşılaşılan en yaygın tepkilerden biri, sorunun ‘çoktan halledilmiş’ olduğunu iddia etmektir. Bu iddiaya ek olarak sorunun çoktan çözülmüş olduğuna dair kanıtlar bile sunulur. Kanıtlar arasında raporlar, istatistikler, değişik sayısal grafik ve tablolar önemli bir yer tutar. Sorunun halledilmiş olduğu tezi, tabii ki yalandır ama bilirsiniz, en iyi yalan sayılar ve istatistiklerle söylenir.

Bir sorunu halletmenin ‘alaturka’ yollarından bir diğeri, bir sorumlu (kabahatli, suçlu) bulmaktır. Genelde bir kuruluşta orta veya alt düzey yöneticilerden birisi, ‘günah keçisi’ olarak kurban edildiğinde; (gerçek problem çözülmemiş olsa bile) sorun, uzunca bir süre için ortadan kalkmış olur.

Sorunu küllendirerek göz önünden çekilmesini sağlamak; normal olarak sorunun büyümesine, kronik hale gelmesine ve çözümsüzlük noktasına ulaşmasına neden olur. Günün birinde karşımıza bir kriz olarak gelir. ‘Alaturka’ çözüm zihniyeti, bir sorunun kriz haline gelmeden çözülmeye kalkışılmasını ‘lüzumsuz kaynak harcama’ olarak kabul eder. Bu nedenle sorunun çözümünden sorumlu olan kişi veya makam, kriz aşamasına kadar ‘kılını bile kıpırdatmaz.’ Ekonomiden inşaat kalitesine, dış politikadan gündelik yaşama kadar her alanda bu tarzın izlerini görebilirsiniz.

Bazen yukarıda anlattığım sorun çözme modelinin genlerimize kodlanmış olduğundan şüpheleniyorum. Bir toplumun olumlu değişime bizdeki gibi direnmesinin bir başka açıklaması olamaz gibi geliyor. Şaka bir yana; sorunlar karşısındaki bu tarzımızı değiştirmek için hayli zaman ve emek harcamamız gerektiği gün gibi ortada.

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)

http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)

http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)

http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.