Yönetim Anlayışı Değişiyor

Yönetim Anlayışı Değişiyor

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) ısrarla yeni yaklaşım ve modelleri denemeye devam etmeleri gerekiyor. Her ne kadar bu sektör, bazı ülkelerde Türkiye’ye oranla çok daha fazla gelişmiş olmasına rağmen; henüz kendi sivil kurgusunu tamamlayabilmiş değil. Merkezî otoritenin ve siyasetin karşısında (gerçek sivil güç olabilmesi için) alması gereken çok mesafe var. Sivil ilerleme sürecinde bazı hatalar yapılmasını da olağan karşılamak gerekir.

Sivil toplum alanında yaşanan kurumsallaşma sorununun nedeni, sadece bu sektörün Türkiye için çok yeni olmasından kaynaklanmıyor. Tüm Dünya’da neredeyse tüm kurum ve kuruluşlar için yönetim ve kurumsallaşma yaklaşımları da değişiyor. 30-40 yıl önce sosyal dalların, fizik-kimya gibi temel dallar karşısında bilim sayılmasında ayak sürünürdü. Genelde yönetimi bir sanat olarak algılama alışkanlığı vardı. Şimdi kütüphaneleri, Internet’i ve kitapçı raflarını dolaştığımızda ‘yönetim, kurumsallaşma, yeniden yapılanma ve kişisel gelişim’ gibi konularda bir patlama olduğunu görüyoruz. Bilgi ve yönetim konulu konferans, kongre ve sempozyumların sayısı her geçen gün artıyor. Öyle anlaşılıyor ki; genel anlamda yönetim anlayışı, sınıf değiştiriyor. Yönetim, hızla bir bilim olma yolunda. Biraz kapsamı daraltarak “Bilim oldu” desek de fazlaca yanılmış olmayız.

Yönetimin bir sanat olma özünü yitirmeden, kendini bilimsel yöntem, teknik ve araçlarla donatması neyi değiştirir? Küreselleşmenin doğal sonuçlarından birisi olarak; günümüzde örgüt (kurum, kuruluş) ölçeği çok büyüdü. Ekonomik işletmeler yanında; Dünya ölçeğinde örgütlenmeye sahip örneğin sivil kuruluşlar var. Diğer yandan devletler de yapı olarak yeni dönüşüm çabaları içindeler. Dolayısıyla geleneksel yönetim yaklaşımlarının bugünün dünyası için yeterli olduğunu söylemek mümkün değil.

Her geçen gün ölçek olarak büyüyüp içerik olarak zenginleşen kuruluşları yönetebilmek için yeni araçlara ihtiyaç oluşuyor. Artık teknolojik ürünleri, istatistik ile yöneylem araştırması tekniklerini, yeni örgütlenme ve iletişim yaklaşımlarını üretmek ve daha fazla kullanmak gerekiyor. Sistemlerin karmaşıklaşması arttıkça, olasılıkları hesaba katan yeni bilimsel yaklaşımlar için kullanım fırsatları doğuyor.

Türkiye’ye dönüp baktığımızda; yönetim anlayışı olarak henüz istenen düzeyde olmadığımızı açıklıkla görüyoruz. Ekonomik işletmelerden devlete, sivil toplum kuruluşlarından bir endüstri haline gelmiş futbolun kulüplerine kadar alışageldiğimiz pederşahi tarzdan vazgeçmemekte ısrar ediyoruz. Ama kesin olan şu ki; yönetim, artık bir bilim. Bugünün yöneticilerinin de bu bilimin öngördüğü bilgi ve deneyim ile donanmış olmaları gerekiyor. İşler yolunda gitmediğinde  “Kötü şans, kör talih, iş kazası…” diye ağlayıp sızlanmanın, bugünün dünyasında yeri yok.

Sosyal Yatırım Fonu Nedir?

Sosyal Yatırım Fonu Nedir?

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

İngilizce’de ‘community foundation’ olarak isimlendiriliyor. Sözcük olarak çevirirsem, ‘ortaklaşalık vakfı’ veya ‘ortak iyelik vakfı’ denebilir. Bu kavramı karşılamak üzere Türkçe’de ‘sosyal yatırım fonu (SYF)’ ifadesi neredeyse yerleşmek üzere.

Dünyadaki örnekler incelendiğinde; ‘sosyal yatırım fonu (SYF)’ denilen yapının genellikle bir vakıf olarak gerçekleştirildiği gözleniyor. Halen 46 ülkede değişik türden örnekleri var. Türkiye’de yoksullara sosyal ve ekonomik yardım yapmaya çalışan oluşumları bir yana bırakırsak; Bolu’da bir grup bağışçı tarafından başlatılan Bolu Bağışçılar Vakfı girişimi dışında bir başka örnek hakkında bilgim yok. Bu oluşum, Ağustos 2007’de ülkedeki ilk girişim olarak takdim edildiğine göre, bir başkası da muhtemelen mevcut değil.

SYF esaslı bir vakıf, üyesi olan yerel bağışçılar yanında başka sponsorlardan da bağış sağlayarak, toplanan maddî kaynağı ihtiyaç sahibi uygun sivil toplum kuruluşlarına (STK’lara) hibe olarak aktarır. Bu tür bir vakıf, bağışçılar ile sivil toplum kuruluşlarını sosyal sorumluluk sahibi, etik, saydam ve kurumsal bir yapı altında toplaması açısından önemli bir sosyal ortaklıktır. Bir SYF, kendisi proje yapmaktan daha çok, yerel düzeyde hibe dağıtıp diğer STK’ların proje yapmalarına maddî destek sağlar.

Sivil toplum için (dış kaynaklı hibeler dışında) en önemli fon kaynağı seçeneklerinden olan SYF, siyasî yandaşlık ilişkilerinden bağımsız olarak işletildiğinde; STK’ların en önemli dayanaklarından birisi olacaktır. Hiç kuşkusuz bir SYF, öncelikle sivil toplum kuruluşlarına yerel kaynak sağlanması ve kaynak / fon geliştirmede destek verilmesi fonksiyonunu yerine getirecektir. İkincisi; bir SYF’nun varlığı ile bağışçılık daha kolay ve esnek hale dönüşecek; böylece yerel düzeyde yaygın ve geniş bir bağışçı kitlesine ulaşabilecektir. Üçüncüsü; bir SYF, yerel STK’lara başta fon / kaynak yaratma olmak üzere pek çok sivil toplum alanında uzman bilgi desteği sağlanmasında etkin olarak görev yapabilir.

Bu arada küçük bir teknik not eklemek isterim. SYF türünde bir vakıf, ülkemizde ne yazık ki, pek yaygın olmayan lisans sonrası burs konusunda fonlama yaparak, kendi çalışmaları için yüksek lisans ve doktora öğrencilerinden oluşan bir kadro da oluşturabilir. En az bir üniversiteye sahip illerde bu yaklaşım kolaylıkla geliştirilebilir.

Sosyal yatırım fonlarının Dünyaca bilinen işleyişi konusunda bazı bilgiler aktarayım. Bir sosyal yatırım fonunda her bağışçı için bir hesap açılır. Bağışçının bir seferde veya değişik vesilelerle yaptığı bağışlar bu hesaba kaydedilir. Bağışçı, örneğin bir şirketse bu yaptığı bağıştan dolayı vergi indirimi alır. (Biraz teknik bilgi: Bağışın yapıldığı dönemde bağış yapan şirketin / kurumun bir kazancı oluşması durumunda malum bağış, kurumlar vergisi matrahından indirilir. Bu konuyla ilgili diğer ayrıntılar, 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu ile ek mevzuat metinlerinde ele alınmaktadır.)

SYF felsefesi, bağışçının yaptığı maddî yardımın dağıtımı konusunda da görüş bildirmesine imkân vermektedir. Bu bağlamda SYF’nda toplanan bağışlar; vakfın uzmanlığı, sivil topluma bakış açısı ve bağışçıların görüşleri dikkate alınarak saptanan kurumsal stratejiye uygun olarak STK’lara dağıtılmaktadır. Dolayısıyla sadece (toplumsal cinsiyet, çevre, insan hakları, gençlik gibi) belli temalar etrafında hibe dağıtan SYF’ları da olabilir.

Bitirirken bir konuyu netleştirmek isterim. SYF, bir sosyal veya ekonomik yardım kuruluşu / derneği / vakfı değildir. Temel amacı, yoksullara parasal veya aynî yardım yapmak değil; sivil toplum kuruluşlarının kapasitelerinin gelişmesi ve projelerine maddî destek sağlanmasıdır. Bu yönüyle çevremizde gördüğümüz yardım derneklerinden ve hemşehri oluşumlarından ciddi biçimde ayrılır.

AB vesilesi ile başlayan hukuksal mevzuat değişimleri sürecinde dernek ve vakıflar için bazı kolaylıklar oluştu. Ama henüz vardığımız nokta yeterli değil. Eksik kalan kısmın, sivil toplum toplumun kendi etkinliği ile giderilmesi gerekiyor. SYF konusu da bu alanlardan birisi. Başta AB olmak üzere dış kaynaklı hibe fonlarından hoşlanmayanlara bir seçenek olarak sunarım.

Sosyal Yatırım Fonları

Sosyal Yatırım Fonları

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Eskişehir’de pek çok kişi ve kuruluş, değişik vesilelerle sosyal yardımlarda bulunuyor. Birincisi; bu yardımlar, genelde ‘balık tutmayı öğretmek yerine geçici olarak balık ikram etmeye’ yönelik oluyor. İkincisi; yardımlar, vizyonsuz, hedefsiz ve dağınık yapıldığı için gerekli sinerjiyi yaratamıyor. Son olarak; gerekli ihtiyaç tespiti, araştırma ve değerlendirme mekanizmalarına sahip olmadığı için yardımlar, istenen yararı sağlamakta zorlanıyor.

Hâlbuki vakıf statüsünde bir fon aracılığı ile toplanan tüm finansman, şeffaf ve profesyonel yönetim anlayışına sahip bu kurumsal örgüt aracılığı ile ihtiyaç sahiplerine aktarılabilir. Buradaki ana fikir, dağıtılan fonun kendini yeniden üretebilen bir iş / faaliyet yaratmasıdır. Tekrar edersem; esas olan, öncelikle ‘balık tutmayı öğretmek’ anlamında, yapılan yardımın sosyal ve ekonomik yaşamda kendini yeniden üretebilme yeteneğine sahip olmasıdır.

Tabii ki, toplumda sağlık gibi nedenlerle bir iş tutup çalışmayacak durumda olan insanlar vardır. Bu kişilere devletin ve diğer fon kaynaklarının koşulsuz yardım etmesi beklenir. Zaten toplumumuzdaki sivil toplum anlayışının en belirgin özelliği de yoksullara yardım konusudur. Fakat toplumdan yardım bekleyen sadece bu kesimler değildir.

Örneğin çok sayıda orta ve yüksek öğrenim bursu veren kuruluş olmasına rağmen, yüksek lisans ve doktora gibi alanlarda yapılan çalışmalara destek veren yeterli kuruluş yok. Zorunlu temel merhaleleri geçip ekonomiye katkılar yapma noktasına gelen genç insanlar, çalışma yaşamının zor koşulları ile birlikte lisans sonrası çalışmanın ağırlığını kaldırmaya çalışıyorlar. Yardımlara bünyesinde toplayıp dağıtmayı hedefleyen bir sosyal fon, lisans sonrası burslar konusunda da etkili olabilir.

Sivil toplum anlayışının ülkemizde hızla gelişmeye devam ettiğini gözlüyoruz. Görünen bu canlanmaya karşın elde edilen başarılar henüz yeterli bulunacak düzeyin çok gerisinde. Başta dernekler olmak üzere sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) en önemli handikapı ise çalışmalarında kullanabilecekleri maddî kaynak bulamamaları. Diğer yandan STK’lar fon yaratma konusunda çok yetenekli değil. Belediyeler dışında STK’lara destek olan çok sayıda kurum ve kuruluş da yok. Yerel bağışçıların birleşmesi ile oluşturulacak bir kuruluş bu ihtiyacın giderilmesinde de yardımcı olabilir. Bu konuda geçtiğimiz aylarda yapılan çalışma örneklerinden birisi olarak Bolu Bağışçılar Vakfı girişimini biliyorum.

Bu tür yapılanmalara Batı’da ‘Community Fund veya Community Foundation’ adı veriliyor. Türkçe’de ‘Sosyal Yatırım Fonu’ olarak yerleşmek üzere. Genelde bir vakıf olarak kurulan bu fonlar; bağışçılarla STK’ları ve diğer ihtiyaç sahiplerini bir araya getirmeyi hedefliyor. Fon çerçevesinde elde edilen bağışlar, belli kurallara bağlı olarak (ama mutlaka şeffaf bir biçimde) yerel ihtiyaç sahiplerine ve faaliyetlerinde kullanmak üzere STK’lara aktarılıyor.

Türkiye’de (hukukî mevzuatın satır aralarına sıkıştırılmış olsa da) açık olarak devletin sivil toplum kuruluşlarına desteği yok. Geriye sadece proje esaslı AB hibeler ile diğer dış kaynaklı fonlar kalıyor. Bazı STK’ların dış kaynaklı fonlara olumsuz baktığı düşünülürse, böylece sivil toplum çalışmalarının ayaklarına bir pranga daha vurulmuş oluyor. Kaynak sıkıntısı çeken ihtiyaç sahipleri ve STK’lar için tamamen yerel bağışçılardan kaynak sağlamayı hedefleyen bir ‘sosyal yatırım fonu’ ciddi bir seçenek olabilir. Bölgesel ve yerel düzeyde böyle bir fonun kurulup işletilmesi için yeterli altyapı bulunmaktadır. Un, şeker ve yağ var; önemli olan, helvayı yapabilmekte.

Sivil Kadın Hareketi – 3

Sivil Kadın Hareketi – 3

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Gelelim ‘kadının kendi kendinin kurdu olması’ meselesine. Çok sayıda kadın temalı sivil toplum kuruluşunun (kadın STK’sının) bulunduğu yerleşimlerde; bu STK’ların, işbirliği ve dayanışma yerine çatışma üzerine kurgulanmış bir iletişimi tercih ettiklerini gözlüyoruz. Ortak çalışma ve paylaşım örneklerini ise nadiren görüyoruz. Bu olumsuzluk tablosunda siyasi ayrışmaların etkisi yanında, kişisel / bireysel çekişmelerin de çok etkili olduğunu izliyoruz. Dolayısıyla kadın STK’ları arasındaki rekabet, daha nitelikli hizmet üretmekten daha çok, çatışmalar nedeniyle üye ve gönüllü tabanının kaybedilmesine neden oluyor.

Genel anlamda STK’ların iyileştirilmesinde kapasite geliştirme eğitimlerinin büyük katkısı var. Ama yukarıda sözünü ettiğim türden üye ve katılımcı olarak daraltılmış ve dernek başkanının ‘babasının evi’ haline gelmiş STK’larda eğitim de fazla katkı yapamıyor. STK’da demokrasinin yerleşmesi ve kurumsal bir işleyişi geçilmesi için yeni üye ve katılımcıların sağlanmasının büyük önemi var. Ama bu durumda da ne yazık ki; iktidarı elinden bırakmak istemeyen STK başkanı ve yönetimdeki yandaşları (dernek oligarşisi) buna geçit vermiyor. Dolayısıyla kilitlenmiş bir görüntü veren STK, etkisiz ve verimsiz biçimde, canlı kalmaya çalışmaktan öte bir faaliyet gösteremiyor.

Kadın STK’larının en dikkati çeken yanlışlarından bir diğeri, siyasetle sivil toplum alanının birbirine karıştırılması şeklinde ortaya koyuyor. Seçim sürecinde bir parti veya siyasi adayın destekçisi durumuna düşen STK, kamuoyu gözünde inanılırlığından ve güvenilirliğinden her an bir parça daha kaybediyor. Bunda STK’nın başkan ve yönetim kademesinin kendi görüşlerini, STK’nın görüşleri olarak yansıtma çabalarının etkileri var. Bir kadın STK’sının yönetim kademesinde tek yönlü bir siyasi görüşün bulunması, o kuruluşun üye ve gönüllü tabanının kitlesellik ve demokratik işleyiş yönünden tıkanmasına neden oluyor.

Kadın STK’larına özel olarak değinebileceğim bir diğer konu, bu kuruluşların kamu ile ilişkileri. Özellikle yardım, destek ve katkı sağlama konusunda bağımsızlıklarını yitirecek ölçüde kamu ile iç içe geçtiklerinden, ‘sivil muhalefet’ fonksiyonunu yerine getirmekte eksik kalıyorlar. Hele işin ucunda siyasi rant olunca, teslimiyet üst düzeye çıkıyor.

Ancak kadın temalı sivil toplum kuruluşlarına haksızlık etmemek için şunu eklemeliyim. Kadın STK’larında yaşanan sorun ve zafiyetlerin (erkek hegemonyası dışında) neredeyse tamamı tüm dernek vakıf ve oluşumlarda da var. Zaten kadın, çevre, gençlik veya insan hakları gibi temalı örgütlerin kitlesel özellikli ve demokratik işleyişli olmasını ifade ederken, bu tür ortak sorunlardan kaynaklanan izlenimlerime dayanıyorum.

Önümüzde sosyal, ekonomik ve siyasal yaşamda yerini alamamış kadın gerçeği var. Buna karşılık kadına geçit vermek istemeyen bir sosyal sistem içinde yaşıyoruz. Kadın; önce insan, sonra kadın olarak neredeyse tüm sorunları ikiye katlanmış olarak yaşıyor. Yasalar önünde kadın ve erkeğin eşit olduğu gibi iddialar kâğıt üzerinde kalmaya devam ediyor. Kadınlar gerçek anlamda bir sosyal ve sivil güç olmadıkları sürece bu ‘zulüm düzeni’ bugünkü haliyle sürecek. Bu nedenle kadınların kitlesel örgütlü bir güç olamaya ihtiyaçları var.

Mevcut durum; kitlesel, demokratik ve kurumsal işleyişe sahip bir kadın örgütlenmesini zorunlu kılıyor. Bu tür yeni – dinamik kuruluşların, diğer temalardaki örgütler için de doğru örnekler oluşturarak sivil toplum çalışmalarına ivme kazandıracağına inanıyorum.

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)
http://www.duyguguncesi.net  (Duygusal yaşam yazıları) *** YENİ ***
http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)
http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)
http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://www.facebook.com/gurcan.banger  (Facebook sayfası)
http://twitter.com/gurcanbanger   (Twitter sayfası)

Sivil Kadın Hareketi – 2

Sivil Kadın Hareketi – 2

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) en önemli sorunlarından birisi, topluma ölçeklendiğinde görünürlük ve tanınırlıklarının düşük olması. Küçük olup küçük kalmayı bilinçli ve doğru bir tercih olarak yapanlar dışında, neredeyse tüm STK’lar, ‘toplum veya halk adına’ konuştukları iddiasında olmakla birlikte; yurttaşları çalışmalarına katmak için yeterli gayret içinde değiller. Muhtemelen yaygın ve etkin katılım için gerekli iş modelini de bilmiyorlar. Halkın desteğini alamadıkları için bir sivil güç oluşturamazken, bulundukları alandaki meşruiyetleri de tartışılır hale geliyor. Ama nedense STK’lar kendi atalet ve beceriksizliklerini, halkın ilgisizliğine ve kayıtsızlığına bağlamayı pek seviyorlar (!).

Bu sıkıntıları, neredeyse bir fotokopi özelliği ile sivil kadın oluşumları da taşıyor. Ülke ve il ölçeğinde ses getiren kadın temalı etkin faaliyetler göremiyoruz. Etkinlikler ya basın açıklamaları ile yetinmek zorunda kalıyor ya da yerel basının sayfalarında yer aldığı kadarı ile yetiniyor. Sivil kadın hareketi (bu alanda çalışan dernekler, vakıflar ve oluşumlar), kitleselleşme ihtiyacının yakıcılığını henüz yeterince duymuyor. Hareket, kendi ‘entelektüel meraklarından’ sıyrılıp, örneğin binlerce genç üniversite öğrencisinin, şehrin dış mahallerinde yaşayan kadınların veya kentli genç kızların varlığını hissetmiyor.

Bir ilginç noktaya dikkat çekmek isterim. Bence her STK, kendine şunu sormalı: Biz, ilk kurulduğumuzdan bu yana iş / üye / gönüllü / finans olarak ne kadar büyüdük? Ortalama bir değer vermek gerekirse; bir ildeki STK’ların yaklaşık yüzde 70-75’i doğumunu takiben ilk yılda durgunluk konumuna geçiyor. Bazıları ise ilk yılın sonunda yok olup gidiyor. Bunun ana nedeni, sivil toplum çalışmalarında büyümenin ve sürdürülebilirliğin gerekli kriterler olarak gözetilmemesi.

Benzer bir süreç kadın örgütlerinde de yaşanıyor. Uzun yıllar ‘canlı kalmayı’ başarmış pek çok kadın STK’sının bile yaşamını az sayıda üye veya gönüllü ile sürdürmek zorunda kaldığını biliyoruz. Bazı dönemlerde 1-2 faaliyet ile canlanmaya çalışan kadın kuruluşları misyonsuzluk, vizyonsuzluk, yönetim becerilerinin eksikliği veya yeterli insan katılımı olmayışı nedeniyle sessizliğe bürünüyor.

Diğer STK’larda olduğu gibi; kadın kuruluşlarının başta belediyeler olmak üzere kamu ile ilişkileri de ilginç bir görüntü veriyor. Yerel yönetim – STK işbirliği, halkın yönetime katılması için en uygun mekanizmalardan birisidir. Bu işbirliğinin doğru kurulması ve işletilmesi, yerel yönetişim için çok önemli örnekler ve deneyimler oluşturabilir.

Fakat gerçekleşen sürece baktığımızda; diğerleri gibi kadın STK’larının da belediyeleri (ve tabii ki diğer kamu birimlerini de) sadece finansal sponsor olarak görmeyi tercih ettiklerini fark ediyoruz. Bu durumu, tüm şikâyetlerine rağmen yerel yöneticilerin de kabul etmiş ve sindirmiş olduklarını görmek şaşırtıcıdır.

İşin bir diğer ilginç yönü, siyasette olduğu gibi sivil toplum alanında da yerel yönetim – STK ilişkilerinin hısım – akraba – tanıdık – partili ayrıcalıkları kullanılarak yapılmasıdır. Bir anlamda STK’lar, bulunulan yerleşimdeki belediyeler ve kamu birimlerini sponsorluk yönünden aralarında paylaşmış bir görüntü vermektedirler. Hele (örneğin belediyelerde olduğu gibi) siyaset kökeni açısından farklılıklar varsa; sponsorluk ilişkileri bir iktidar ve rant paylaşımı haline dönüşüyor. Kadın STK’ları açısından baktığımızda; adeta her siyasi partinin, her belediyenin veya her kadın STK’sının ‘kendi kadınları’ vardır. ‘Bizim kadınlar ve ötekiler’ misali…

STK – kamu ilişkilerindeki enformel (kuralsız) ilişki düzeninden sadece sivil toplum örgütlerini sorumlu tutmak haksızlık olur. Bu garip sürecin işlemeye devam etmesinde belediye yönetimlerinin ve kamu idaresinin sivil toplum konusundaki vizyon kısırlığının da ciddi katkıları var. Genelde sivil toplum örgütlenmesi özelde konumuz olan kadın hareketi ise gerekli kitlesellik ve güç birikiminde olmadığı için, bu ilişki düzenine kendi özünü ve şekillenmesini veremiyor. (Konuya devam edeceğim.)

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)

http://www.duyguguncesi.net  (Duygusal yaşam yazıları) *** YENİ ***

http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)

http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)

http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://www.facebook.com/gurcan.banger  (Facebook sayfası)

Sivil Kadın Hareketi

Sivil Kadın Hareketi

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Türkiye’de bir sosyal değişim olacaksa, bunda kadınların önemli bir rolü olacağına inananlardanım. Toplumun yüzde 50’sinden fazlasını oluşturdukları halde sosyal, ekonomik ve siyasal yaşamda çok daha düşük oranlarda yer alabilen kadınlar, objektif olarak değişimin güç ve nedenlerini içlerinde taşıyorlar. Neden derseniz; bu ülkenin olumsuz koşullarından önce insan, sonra kadın olarak ikiye katlanmış olarak olumsuz etkileniyorlar. Bu gerçek, kadınların sosyal değişim ve dönüşümü gerçekleştirmek için gerekli birincil nedenini oluşturuyor.

Bir objektif olgunun yaşamda fiilî yerini alabilmesi için söylem ve kadro olarak gerekli hazırlıklara sahip olması gerekir. Ne yazık ki; bir rant sistemi haline dönüşmüş olan siyaset alanında kadınların yer alması mümkün olmuyor. Yaşamın pek çok alanını işgal etmiş olan erkek yaşam modeli, tüm çabalara rağmen siyasette kadınlara yer bırakmıyor. Kadınların siyaset alanında daha fazla yer alması için yapılan çalışmalar, çoğu zaman partilerin genel merkezlerindeki ‘yüksek seçicilere (!)’ takılıp kalıyor.

Kadınların sosyal yaşam üzerindeki varlıklarını göstermek için yer alabilecekleri bir diğer alan ise sivil toplum çalışmaları. Ülkenin pek çok yerleşim noktasında değişik türden kadın örgütleri var. Kadın temalı sivil toplum örgütleri, ‘kendi bildikleri yol ve yöntemlerle’ kadının yaşamda yerini alması için gayret göstermelerine rağmen, elde edilen başarı istenen düzeye ulaşamıyor. “Kadının kendi kurdu olması” bir yana, kadın kuruluşlarının söylem, kadro, kitlesellik ve etkinlik yönünden hayli zayıf olmalarının, bu (olması gerekenden) düşük performansta ciddi katkısı var.

Ülkenin başka yerleşimlerindeki sivil kadın hareketlerini izlediğimde; bireysel olarak çok yüksek nitelikler gözledim. Ama her noktada kitlesellikte sorunlar vardı. Hareket, kitlesel bir niteliğe sahip olmadığında bir sosyal güç haline dönüşemiyor. Kitlesellik olmayınca, kariyerizm (ben-olmazsam-olmaz) türünden hastalıklar, sivil toplum kuruluşlarında (STK’larda) demokrasinin gelişmesini de engelliyor. (Aslına bakarsanız; bu saydıklarım, sadece kadın STK’larına özgür bir durum değil. Sivil toplum hareketleri içinde özveriyle yer alanların emeğine saygım var. Ama kitlesel ve demokratik olması gereken çevre, kadın, insan hakları ve gençlik benzeri tematik -bir konuya odaklı- kuruluşların çoğunda aynı zafiyet ve eksiklikler olduğu da bir başka gerçek.)

Birkaç ilde kadın STK’larının çalışmalarını izleme fırsatım oldu. Bana en şaşırtıcı gelen yanlardan birisi, -kimi diğer tematik alanlarda olduğu gibi- kadın STK’larının birlikte çalışma konusundaki başarısızlıkları. Ortada kadınların sosyal yaşamda insanca yer almaları gibi çok kapsayıcı bir konu olmasına rağmen, her STK (yöneticiler düzeyinde veya kurumsal olarak) kendi yaklaşımları konusunda katı ve ısrarcı (hatta tutucu) olduğundan ‘ortak payda’ bir türlü bulunamıyor. Yerelde yaklaşık üye sayısı 100’ü, aktif katılımcı sayısı ise 5-10’u geçmediği halde, kendilerini kadınların tam temsilcisi sayan bir STK, kitlesel ve demokratik bir hareketin önünde kimi zaman bir ‘engel’ olarak durabiliyor. Genel anlamda STK’lar etkili, verimli, yaratıcı, uzlaşıcı ve paylaşılabilir işbirlikleri oluşturmaları gerektiğinin henüz farkına varamadılar. Açıktır ki; 5 tane konuşmacının katıldığı ama ancak 5-10 dinleyicinin bulunduğu panellerle kadın hareketinin alabileceği pek fazla mesafe olamaz. Böyle söyleyerek herhangi bir kadın STK’sı veya hareketini eleştirmekten daha çok; yapılması gerekenlere, yenilenmesi gereken yol ve yordamlara işaret etmek istiyorum.

Kadın teması da dâhil olmak üzere; sivil toplum etkinliklerini, bir emeklilik faaliyeti veya boş zaman eğlencesi olmaktan çıkarıp; hedef grupların doğru saptandığı, bu insanlara nasıl ulaşılabileceği konusunda stratejilerin geliştirildiği ve kamuoyu ile doğru iletişimin kurulduğu kitlesel ve demokratik sivil hareketler haline getirmek zorundayız. Kadının sosyal yaşamdaki yükselişinin önemli noktalarından birisi, bu konuda yapılan çalışmaların (dar grupçuluktan kurtarılarak) kitlesel ve yaygın hale getirilmesidir. (Konuya devam edeceğim.)

Sivil Toplumun Derdi

Sivil Toplumun Derdi

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Bahar aylarıyla birlikte dernek, vakıf gibi sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) etkinlikleri artmaya başlar. Özellikle bu dönemde hafta sonları değişik alanlarda çalışan kuruluşların toplantıları ve genel kurulları olur. Zamanım ölçüsünde mümkün olduğunca izlemeye gayret ettiğim bu çalışmalarda dikkatimi çeken birkaç noktayı dile getirmek istiyorum.

Toplumumuzun ciddi bir oranı gençlerden oluşmasına rağmen bunların sivil toplum çalışmalarının uzağında durduklarını gözlüyoruz. Benzer şekilde nüfusun yaklaşık yüzde 52’sini oluşturan kadınlar da sivil toplum etkinliklerine katılmaktan uzak duruyorlar. Vatandaşlar, bir araya gelerek sorunlarını elbirliği ile çözmek yerine, bireyler olarak acılarını ve dertlerini kendi başlarına yaşamayı tercih ediyorlar sanki. Bunun yansımalarını sivil toplum kuruluşlarının üye yapıların zayıflığında, gönüllü katılımının eksikliğinde ve faaliyetlerin etkisizliğinde görüyoruz. (“Gelmiyorlar, katılmıyorlar” biçimindeki şikâyetlere fazlaca katılmıyorum. STK yöneticilerinin bu konuda becerikli ve başarılı olamadıkları da bir diğer gerçek.)

Sivil toplum çalışmaları az sayıdaki insanın kişisel merak ve sorumluluklarının ötesine geçmekte zorlanıyor. Diğer yandan sivil kuruluşların yöneticileri de üye, gönüllü ve katılımcı sayısının artırılmasını önlerine bir görev olarak koymayı seçmiyorlar. Hiza önderliğinin sivil ve sosyal yönlendirmede önemli bir unsur olarak yer aldığı toplumumuzda, sivil toplum kuruluşu yöneticileri doğru ve nitelikli liderler olmakta başarılı olamıyorlar.

Pek çok kuruluşta yönetimi ele geçirmek veya elde tutmak için yapılan mücadelenin söz konusu kuruluşun kitleselleşmesi (üye, gönüllü ve katılımcı sayısının artırılması) yönünde gösterilmediğini gözlüyoruz. Katılımın teşvik edilmediği ortamlarda demokrasinin işleyişinin de zorlandığını / zorlaştığını bilirsiniz. Bu nedenle sivil toplum kuruluşlarımızı gerçek anlamda demokratik örgütler olarak kabul etmek hayli zordur.

Türü ne olursa olsun bir kuruluşun iki farklı yönetim modeli vardır. Kuruluş ya kişilerin bilgi, beceri ve deneyimleri ile yönetilir (-ki bu, geleneksel modeldir) ya da kurumsallaşmış bir yapı ile çağın gereklerine uygun, çağdaş bir yönetim modeline sahiptir. Bizim kültürümüzde çok nadir örnekler dışında sivil örgüt yönetimi, kişilere endekslidir. Hatta bunu ezelden ebede bir misyon gibi uzun yıllar boyu üstlerine giyinmiş sivil (!) yöneticilerimiz vardır.  

Sivil toplum kuruluşlarımızın kurumsallaşma sorunlarının arkasındaki ilk neden, bu tür dermek ve vakıf türü oluşumlarda kurumsal kültürün yerleşmemiş olmasıdır. Bu kültürün kuruluş içinde oluşumu ise belli başlı iki unsura bağlıdır. Ya bu kültürün yerleşmesini sağlayacak çağdaş demokratik liderler bulunacaktır ya da örgütler bu kültürü edinmek için bilinçli emek harcayacaklardır.

Kurumsallaşmanın önündeki bir diğer engel ise kuruluş yöneticilerinin düşük kalite özellikleridir. Bu hastalıklı özelliklerin başında, kısaca “ben olmazsam olmaz” diye özetleyebileceğimiz; toplumsal çıkarları gözetmeyerek, kişisel başarı sağlama, ün kazanma ve ne pahasına olursa olsun “kariyer yapma” peşinde koşmak eğilimi gelir. Böyle bir durumda örgüt için ‘kendini heba eder’ gibi görünen kişilerin aslında örgütün önünü tıkadıkları gerçeği gözlerden kaçar.

Kuruluşların bu tür kariyerist yöneticilerden kurtulmasının birinci yolu, malum kuruluşun üye, gönüllü ve katılımcı olarak kitleselleşmesinin sağlanmasıdır. İkincisi, kuruluş içi kurumsal eğitim çalışmaları ile yeni yönetici adaylarının hazırlanmasının sağlanmasıdır. Kurumsallaşma sürecinin eğitim çalışmaları yanında fon ve kaynak yaratma, stratejik planlama gibi çalışmalarla desteklenmesi hususunu da unutmamak gerekir.

Hiç kuşkusuz; siyasette derin bir yozlaşma yaşıyoruz. Siyasetin sorunlarını gidermekte, sivil toplum çalışmalarının özel bir önemi olduğunu düşünüyorum. Sivil toplum kuruluşlarında yaşanacak iyileşmelerin etkileri, siyaset alanında da görülecektir.

Sivil ve Siyasal Hastalıklar

Sivil ve Siyasal Hastalıklar

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

12 Eylül Darbesi’nden kalma bir ‘kötüleme politikasının’ izi olarak örgüt sözcüğünü sevmiyoruz. Sanki bu sözcüğü yasa dışılığa mahkûm etmiş gibiyiz. Bu durum, insanların sivil toplum örgütlerine ve siyasal partilere ilgisini olumsuz etkiliyor.

Örgüt, ortak bir hedefi veya işi başarmak için bir araya gelmiş kişilerin veya kurumların oluşturduğu birlikteliktir. Bu çerçevede firmalar, ekonomik işletmeler, dernek veya vakıf gibi sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve siyasal partiler örgüt tanımlaması içine girerler. Dolayısıyla kendi başına örgüt, elma veya armut kadar ‘masum’ bir kavram ve sözcüktür. ‘Suç örgütü’ ile genel anlamda ‘örgüt’ sözcüğünü aynılaştırmak, ancak toplumun bilinçlenmesinin ve yönetimi denetleyecek güç oluşturmak üzere bir araya gelmesinin önünde durmayı hedefleyen ‘iktidar meraklılarının’ bir isteği olabilir.

Bir örgüt oluşturmak, devamında o topluluk içinde bir kültür oluşmasını da beraberinde getirir. Bu kavrama ‘örgüt kültürü’ adı verilir. Nasıl aile, kültürün alışverişi için bir ortamsa, herhangi bir örgüt de ortak kültürün değiş tokuş edildiği bir birliktelik iklimidir. Örgüt kültürünün nitelikleri ise ilgili örgütün kalitesi hakkında ciddi ipuçları verir.

Örgüt kültürünün önemli unsurlarından birisi iletişimdir. Bir başka deyişle; örgütteki bilgi, haber veya iç işleyiş talimatlarının bireyler ve kurullar arasında nasıl iletildiğidir. Kurumsallık özelliğini kazanmış örgütlerde iletişim, iyi tanımlanmış ve genelde yazılı hale getirilmiş yol ve yordamlarla yapılır. Kulaktan kulağa iletilen doğruluğu şüpheli haberler, dedikodular gibi informal şekillerde yapılan iletişim, ancak kültürel olarak az gelişmiş örgüt türlerine özgüdür.

Dedikodu ve eleştiri adı altında karalama kampanyalarının alışkanlık haline geldiği örgütlerde bireyler bu iklimden son derece olumsuz etkilenirler. Birlikte iş yapma ve ortak çalışma imkânları hızla azalır ve örgüt, bir iç çatışma ortamına dönüşür. Sağlam yapılandırılmış kurumsal bir örgütte dedikodu ve karalama türünde hastalıkların kolayca yaygınlaşamadığı iyi bilinir. İç çalkantılarla biteviye sarsılan bir örgütün, birey kalitesinden de kuşkulanmak gerekir. Çoğu zaman düşük kaliteli bireylerden oluşan örgütlerde iyileşmeyi sadece eğitimle elde etmek de mümkün değildir.

Her örgütte iktidarı ele geçirmek ve güç elde etmek isteyenler vardır. Örneğin sivil toplum kuruluşlarının siyasî basamak olarak kullanılması amacıyla güç arayışı çok yaygın ve iyi bilinen bir örnektir. Kimi zaman ise kişiler sadece bir etiket ve makam sahibi olabilmek için sivil örgütlerin başkanlığı ve yöneticiliği için mücadele verirler. Sadece ‘vitrinde durup iltifata mazhar olmak’ gibi kişisel bencilliklerle bu tür güç arayışı yapan hastalıklı ruhlara her tür örgütte rastlamak olanaklıdır.

Bir örgütte başarı, birikim ve deneyim dışında güç elde etmenin araçlarından birisi ‘böl ve yönet’ taktiğidir. Yukarıda saydığım nedenlerden herhangi birisi adına güç elde etmek isteyenler, bu amaçlarına yönelik olarak kendilerini veya çevrelerindeki insanları olduğundan farklı gösterme, küçümseme, dedikodu ve karalama kampanyaları aracılığı ile iç çatışma yaratmaya çalışırlar. Okumak ve araştırmak, emek ve kaynak ile zaman ayırmak, gücü ‘ucuza’ elde etmek isteyenler için tercih edilen bir yol değildir. Örgüt veya toplum içinde parçalanma yaratarak yönetilebilir küçük gruplar oluşturmak, zararlı ‘parazit güruhunun’ sivil ve siyasal örgütlerde en sevdiği yaklaşımlar arasında yer alır.

Bir öneri ile bitirmek istiyorum. Eğer bir dernek, vakıf ya da siyasal parti üyesi veya gönüllüsü iseniz, şu noktaya dikkat etmenizi öneririm. Eğer sizin de bulunduğunuz bir toplulukta, orada bulunmayan başka yönetici veya üyeler hakkında dedikodu ve karalama yapılıyorsa, (bir sorumlu insanlık görevi olarak) mümkünse buna engel olmaya çalışın. Engel olamıyorsanız, bu iklime katılmamaya özen gösterin. Çünkü aynı anlayış, sizin bulunmadığımız ortamlarda da sizin hakkınızda dedikodu veya karalama yapıyor olabilir. Başınıza gelmesini istemediğiniz her ne ise, hem kendinizin hem de örgütünüzün ayakta kalabilmesi ve sürekliliği için bu duruma üst düzeyde önem verin. Katıldığınız her dedikodu ve karalama ortamının size ve kuruluşunuza olumsuz anlamda ‘yol ve köprü’ olarak geri döneceğini asla unutmayın.

Sivil Güç Olmak

Sivil Güç Olmak

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Gelişmiş ülkelerde örneklerini gördüğümüz derneklerin ülkemizde bulunmadığını görüyoruz. Nedir fark? Tek bir cümle ile ifade etmek kolay değil. Öncelikle gelişmiş ülkelerde sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) sayıca daha çok ve nitelik olarak daha gelişkin olduğunu görüyoruz. Kişi başına daha fazla örgüt düşüyor. O ülkelerde STK üyelerinin önemli bir bölümü, aktif olarak kendi kuruluşlarında çalışıyorlar.

Bizde ise durum biraz acıklı… Çok daha az sayıda sivil toplum kuruluşu (STK) var. Pek çoğunun üye sayısı 10 ile 100 arasında. Üyelerin büyük bölümü, sadece kağıt üzerinde kayıtlı görünüyor. STK’ların faaliyetlerine katılan vatandaş sayısı son derece düşük. STK’ların kitleselleşmesi ve buna bağlı olarak kurumsallaşması ise pek kimsenin umurunda değil. Konu ciddiye alınarak üzerinde çalışma bile yapılmıyor. Genel anlamda STK’ların başlıca sorunu, günü kurtarmak ve hayatta kalmak şekline dönüşmüş. Bu da kirayı, su – elektrik – telefon borcunu ödemek ile sınırlanıp kalmış.

Bir STK’nın kitleselleşmesi ile ne kastediyoruz, onu net olarak ortaya koymak gerekli. Birincisi; üye kaydı anlamında kısıtlaması olan vakıflar veya odalar gibi özel durumlar dışında, her STK kendi üye sayısını artırmak için çalışmalar yapmalıdır. İkincisi; değişik nedenlerle STK’ya üye olmasa da bu kuruluş için çalışan gönüllülerin sayısını artırmalıdır. Üçüncüsü; kısıtlı zamanı olduğu için yeterince zaman ve kaynak ayıramayan yetkin ve uzman kişilerin STK çalışmalarında bulunması için mekanizmalar geliştirilmelidir. Dördüncüsü; yapılan faaliyetlere daha fazla vatandaşın ve kuruluşun katılması için yol, yordam ve yöntemler bulunmalıdır.

Kitleselleşme, STK’ların pek çok sorununu çözebilmeleri için anahtar kavramlardan birisidir. STK’da demokrasinin yerleşmesi, kaynak bulma sorunlarının çözülmesi, yeni

görüş ve yaklaşımların geliştirilmesi, insan potansiyelinin nicel ve nitel olarak yükseltilmesinin çözüm yolu STK’nın üye ve gönüllü olarak kitleselleşmesinden geçmektedir.

Pek çok STK, ancak 5-10 kişinin katıldığı faaliyetler yapmakla yetiniyor. Katılımı yükseltmek için yeterince gayret göstermiyor. Katılımın azlığı ve faaliyetin etkinsizliği işaret edildiğinde ise sadece halktan (halkın kayıtsızlığından) şikâyet etmekle yetiniyor.

Bu sorunun altında temel bir yanlış var. O da her STK’nın kendisini sivil toplumla özdeşleştiriyor olmasıdır. Bu tür STK’lar, kendi başlarına tüm sivil toplumu temsil ettikleri gibi ciddi bir yanılgı taşıyorlar. Kendilerinden haberi bile olmayan halkı, kendi doğal üyeleri sayıyorlar. Ama yaptıkları etkinliklere katılımdan (bu faaliyetlere katılan kişi ve kuruluş sayısından) halkın gücünü yanlarına alamadıkları açıkça belli oluyor. Halkın büyük gücünü yanına alamayan bir STK, karar ve yönetim süreçlerinde etkili olamaz. Ülkemizin STK gerçeği de budur zaten.

Son yıllarda STK’larda kitleselleşmeyi mazur göstermeye çalışan bir başka hastalık ortaya çıktı. Bu da ‘projecilik hastalığıdır.’ Kitleselleşme konusunda başarılı olarak halkın katılımını sağlayamayan STK’lar, düşük insan kapasitelerini meşrulaştırıp ‘proje yaparak’ kendilerini tatmin etmeye çalışıyorlar.

Evet; STK’lar gerçekten ‘projeci’ olmalıdırlar. Çağdaş iş modellerini ve proje yaklaşımlarını bilmeleri gerekir. Ama bu durum, hiçbir şekilde STK’ların kitleselleşmesi gerçeğini ve zorunluluğunu dışarıda bırakmaz.

Sivil toplum kuruluşlarının görevlerinden bir tanesi savunuculuktur. STK, varoluş nedeni gereği, toplumun ve çağın etik değerlerinin korumalı ve geliştirmelidir; en azından bu yönde çaba harcamalıdır. Bu görev, kitlesel sivil güce ulaşmadan yerine getirilemez. Dolayısıyla her STK, kendi kasketini önüne koyup nasıl çoğalabileceği konusunda strateji, yöntem ve faaliyetler geliştirmek zorundadır. Ya bir sivil güç olunacaktır ya da hiç…

“Sivil ve Siyasal” İnsan Kaynakları

“Sivil ve Siyasal” İnsan Kaynakları

Gürcan Banger

Gerek sivil toplum örgütlerinde, gerekse siyasal partilerde benzer sorunların yaşandığını görüyoruz. Bu benzerliklerin yoğunlaştığı ana alanlardan birisi, insan kaynaklarıdır. Bir başka deyişle; sivil ve siyasal yaşamın sorun eksenlerinden birisi, insan malzemesidir. Sivil veya siyasal; her iki sosyal kategoride de insana ait sorunların bulunması, bunların kaynağı olan toplumla ilgili bazı noktalara dikkat etmemiz gereğini ortaya koyuyor. 

Genel anlamda toplumuzdaki örgütler, faaliyetlerini düzgün biçimde yapabilmek için gerekli insan kaynaklarına sahip değiller. Benzer sorunları partilerin genel merkezlerinde ve ülke çapında büyüklüğe erişmiş sivil toplum kuruluşlarında da görebiliyoruz. Bu örgütlerin pek çoğunda; iş planlaması, bütçeleme, projecilik, teknolojik donanım kullanımı ile iletişim düzey ve nitelikleri oldukça düşük. Bu nedenle; geniş kitlelere yönelik çalışmalar yapılamıyor, yapılanlar sorunlu veya yapılsa da halka duyurma sorunları var. 

Özellikle sivil toplum örgütlerinde en çok şikayet edilen konuların başında bütçenin gelir kalemini oluşturan maddi kaynaklar gelir. Genelde maddi kaynağa sahip olmayan kuruluşlar, proje yapacak fikirsel vizyona erişemezler. Son yıllarda AB’nin hibe fonları ile bazı vakıf ve şirketlerin yardım kalemlerine olan ilginin kaynağı budur: Kendi çabaları ile bulamadıkları maddi kaynağı yaratmak… Ne yazık ki; bu (zaman zaman) hatalı olan yaklaşımın altındaki fikrin, örgütlerin fon yaratmadaki yetersizliklerinden kaynaklandığı fark edilemez. (Bu ifade, fonlama konusunda bazı mevzuat sıkıntılarının varlığını dışarıda bırakmaz.) 

Eğitim alanındaki tüm çabalara rağmen; yabancı dil bilgisindeki sıkıntılar, örgütlerin uluslararası deneyimleri hızla öğrenip edinmeleri konusundaki engellerden birisidir. Aslına bakarsanız; ülkemizde bu durum, sadece sivil ve siyasal örgütlerde değil; aynı zamanda ekonomik şirket yönetimlerinde de bir sorun olmaya devam etmektedir. Örgütler açısından baktığımızda; fon sorunlarını Dünya Bankası türünde hibe fonları ile karşılamak isteyen sivil örgütler için yabancı dilin önemi yakıcıdır. Dil bilmeden yabancı ülkeleri ziyaret eden siyasetçilerin durumunu anlatmama gerek bile yok. 

Dilin sorun olmasını, sadece yabancı dil bilgisine sınırlamamak lazım. Örgütlerin ortak ve anlaşılır bir sosyal dil kullanamamaları, daha genel bir sorundur. Buradaki tıkanıklıklar, farklı eğitim seviyelerinde olan halkın örgütler tarafından verilen mesajları yeterince anlamamalarına neden olmaktadır. Buradan çıkaracağımız ders şudur: Doğru mesajı, doğru zaman ve doğru mekânda vermek yeterli değildir; (sivil veya siyasal) mesaj, aynı zamanda doğru biçimde iletilmelidir. 

Ne sivil örgütlerimizde, ne de siyasal partilerimizde projecilik anlamında bir zihniyet gelişmemiştir. Sivil ve siyasal çalışmanın, yalnız projecilikle sınırlanmasını ifade etmek yanlış olur; ama bir projenin bütünlüğü, sağlamlığı ve tanımlılığı ile güçlendirilmemiş sosyal çalışmanın başarılı olma şansı da yoktur. (Eskişehir’de yapılan sivil veya siyasal etkinliklerin başarı ve kalite ölçümlenmesinin, ilginç bir bilimsel çalışma olacağı ipucunu vermek isterim: Bu etkinliklere kaç kişi katılır; katılanların özellikleri nelerdir; katıldıkları etkinliklerde ne verir ve ne alırlar; etkinliğin kalite düzeyi nedir…)

Tabii ki; projecilik, bu işi gerçekleştirebilecek insan kaynakları demektir. İnsan malzemesini hazır olarak bulma şansına sahip olan örgüt sayısı fazla değildir. Bu nedenle; örgütlerin yapacakları ilk işlerden birisi, bu birikimli kadroların var olan insan kaynaklarından eğitim yoluyla elde edilmesidir. Bir başka deyişle; her sivil ve siyasal örgüt, çağa uygun bilgi ve deneyim ile donanmış kendi kadrolarını üretmek üzere gerekli eğitim süreçlerini tasarlamalı ve uygulamalıdır. Eğitim, söz konusu örgütün ana içsel fonksiyonlarından birisi olarak benimsenmelidir. Eğitime gerekli önemi vermeyen örgütlerin, gelecekle ilgili hayalleri olamayacaktır. Olsa da; mutlu sonlar görme şansları (muhtemelen) olmayacaktır.

« Daha eski yazılar

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.