Aydın ve Seyahatname
Gürcan Banger
Bu sıralar bu topraklar üzerinde yaşamış aydınlar (aydın / entellektüel olgusu) ile ilgili bir yazı yazmak var aklımda. Bazen bir konunun aklımda ne denli pekiştiğini yazmayı deneyince anlıyorum. Ama aydın tipimiz hakkında bir yazı kaleme almak için biraz daha derlenip toparlanmam lazım. Aydın konusunda yazmayı, Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın makalelerini toplayan bir kitabını okurken hatırladım. Ortaylı, aydının oluşumunu Rönesans’a bağlıyor. Osmanlı’da bu sürecin yaşanmamış olmasını da Osmanlı aydının günışığına çıkışının gecikmesi ile bağdaştırıyor. Gerçekten Osmanlı aydını, ancak 18’inci yüzyılda bir kimlik olarak gündemde yerini alıyor.
Geleneksel tarihimizi okumayı sevenlere, Türk aydınının ancak 18’inci yüzyılda filiz vermesi fikri pek ilginç gelmeyebilir. Genelde bu noktada “okumuş insan” ile “aydın” arasında bir kafa karışıklığı oluşur. Tabii ki; bu topraklardan yaşamış çok sayıda “okumuş insan” yaşayagelmiştir. Ama aydın olma kavramı, okumuş olma kavramından hayli farklıdır. Osmanlı’da bugün anladığımız anlamda aydın olgusunun varolması, ağırlıklı olarak 19’uncu yüzyılda başta Babıâli olmak üzere reformcu bürokrasinin ortaya çıkışı ile yoğunluk kazanır.
Osmanlı’da aydının ve aydınlanmanın gecikmesi, genelde matbaanın ülkeye geç girişine bağlanır. Bu yaklaşımda doğruluk payı olmadığını söylemek haksızlık olur. Bu sıralar Anadolu’yu odak almak üzere (Eskişehir’den söz edenlere özel önem vererek) eski tarihlerde yazılmış seyahatnameler edinmeye çalışıyorum. Bulabildiklerimin (satışta olanların) kendilerini, baskısı kalmamış olanların kopyalarını edinmeye çalışıyorum. Elimde 1800’lü yılların hemen başlarında yazılmış birkaç orijinal seyahatnamenin fotokopileri var. İnsanın, bu kitapların bundan ikiyüz küsur yıl önce yazıldığına inanası gelmiyor. Bu kalitede kitapları ancak 21’inci yüzyılda basabiliyoruz. Bu gerçek de, matbaanın ülke aydınının gelişmesindeki rolünü biraz olsun anlatabiliyor.
Herşeye rağmen; matbaanın, aydının gelişiminde olmazsa olmaz bir rolü olduğunu söyleyemeyiz. Bu olgunun kanıtlarını, Avrupa’nın entellktüel yaşamında bulmak mümkün. Çünkü matbaanın icadından önce de aydın niteliğini doğrulayan pek çok kişiyi Avrupa’da işaretlemek imkanı vardır.
Prof. Ortaylı’dan edindiğim bir bilgiyi, aktarmak isterim. Avrupa’da matbaanın icadından çok önceleri, görece yüksek sayıda çoğaltılan eserler vardı. Ama ilginç biçimde bunların arasında birinci sırayı İncil almıyordu. En çok çoğaltılan kitap, bir ilmihal de değildi. Bu kitap, 1380-1440 yılları arasında yaşamış olan Johannes Schiltberger’in bir seyahatnamesiydi. Bir seyahatnameye (el ile çoğaltılması konusunda) bu denli yoğun ilgi gösteren bir ortamın kendi aydınalrını üretmesi de çok olağandır. İnsanları cadı / büyücü diye yakan, Hıristiyanlık’ın farklı yorumlarını ölüme mahkum eden Engizisyon’un mucidi olan Avrupa, bir başka yanıyla da entellektüelin yaratıcısı oluyordu.
Sanırım; kendi kitaplığım için bir fihrist yapma zamanı geldi. Çünkü yukarıda sözünü ettiğim Johannes Schiltberger’in “Türkler ve Tatarlar Arasında (1394-1427)” isimli seyahatnamesinin kitaplarım arasında varolduğunu bulmak biraz zamanımı aldı. İlk baskısı 1460 yılında Augsburg’ta yapılmış olan kitap, 1995 yılında İletişim Yayınları arasında basılmış. Hâlâ bulunabilir olduğunu sanıyorum. Schiltberger’in ilginç bir yaşam öyküsü var. 1396’da Niğbolu Savaşı’nda Yıldırım Beyazıt’a esir düştükten sonra, 1402’de Ankara Savaşı’nda Beyazıt’ın yenilmesiyle Timur’un köleleri arasında katılmış.Asya’da geçen 30 küsur yıldan sonra 1427’de ülkesine dönebilmiş. Yanlışları ve eksikleriyle de önemli bir döneme tanıklık bir belge.
Diğer yandan; El Herevi, Aşık Mehmet ve benzerleri gibi Arap, Türk / Osmanlı seyyahlar tarafından yazılmış daha pek çok (el yazması) seyahatname var. Bunlardan ancak özel koşullarda araştırmacılar yararlanabiliyor. Ama ne yazık ki, bunların günümüz Türkçe’si ile basılmış olanları yok. Basılanların bir kısmının da bulunabilirliği kalmamış. Bu vesile ile bunların tekrar entellektüel yaşama kazandırılması konusunu hatırlatmış olayım.