Aydın ve Seyahatname

Aydın ve Seyahatname

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Bu sıralar bu topraklar üzerinde yaşamış aydınlar (aydın / entellektüel olgusu) ile ilgili bir yazı yazmak var aklımda. Bazen bir konunun aklımda ne denli pekiştiğini yazmayı deneyince anlıyorum. Ama aydın tipimiz hakkında bir yazı kaleme almak için biraz daha derlenip toparlanmam lazım. Aydın konusunda yazmayı, Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın makalelerini toplayan bir kitabını okurken hatırladım. Ortaylı, aydının oluşumunu Rönesans’a bağlıyor. Osmanlı’da bu sürecin yaşanmamış olmasını da Osmanlı aydının günışığına çıkışının gecikmesi ile bağdaştırıyor. Gerçekten Osmanlı aydını, ancak 18’inci yüzyılda bir kimlik olarak gündemde yerini alıyor. 

Geleneksel tarihimizi okumayı sevenlere, Türk aydınının ancak 18’inci yüzyılda filiz vermesi fikri pek ilginç gelmeyebilir. Genelde bu noktada “okumuş insan” ile “aydın” arasında bir kafa karışıklığı oluşur. Tabii ki; bu topraklardan yaşamış çok sayıda “okumuş insan” yaşayagelmiştir. Ama aydın olma kavramı, okumuş olma kavramından hayli farklıdır. Osmanlı’da bugün anladığımız anlamda aydın olgusunun varolması, ağırlıklı olarak 19’uncu yüzyılda başta Babıâli olmak üzere reformcu bürokrasinin ortaya çıkışı ile yoğunluk kazanır. 

Osmanlı’da aydının ve aydınlanmanın gecikmesi, genelde matbaanın ülkeye geç girişine bağlanır. Bu yaklaşımda doğruluk payı olmadığını söylemek haksızlık olur. Bu sıralar Anadolu’yu odak almak üzere (Eskişehir’den söz edenlere özel önem vererek) eski tarihlerde yazılmış seyahatnameler edinmeye çalışıyorum. Bulabildiklerimin (satışta olanların) kendilerini,  baskısı kalmamış olanların kopyalarını edinmeye çalışıyorum. Elimde 1800’lü yılların hemen başlarında yazılmış birkaç orijinal seyahatnamenin fotokopileri var. İnsanın, bu kitapların bundan ikiyüz küsur yıl önce yazıldığına inanası gelmiyor. Bu kalitede kitapları ancak 21’inci yüzyılda basabiliyoruz. Bu gerçek de, matbaanın ülke aydınının gelişmesindeki rolünü biraz olsun anlatabiliyor. 

Herşeye rağmen; matbaanın, aydının gelişiminde olmazsa olmaz bir rolü olduğunu söyleyemeyiz. Bu olgunun kanıtlarını, Avrupa’nın entellktüel yaşamında bulmak mümkün. Çünkü matbaanın icadından önce de aydın niteliğini doğrulayan pek çok kişiyi Avrupa’da işaretlemek imkanı vardır. 

Prof. Ortaylı’dan edindiğim bir bilgiyi, aktarmak isterim. Avrupa’da matbaanın icadından çok önceleri, görece yüksek sayıda çoğaltılan eserler vardı. Ama ilginç biçimde bunların arasında birinci sırayı İncil almıyordu. En çok çoğaltılan kitap, bir ilmihal de değildi. Bu kitap, 1380-1440 yılları arasında yaşamış olan Johannes Schiltberger’in bir seyahatnamesiydi. Bir seyahatnameye (el ile çoğaltılması konusunda) bu denli yoğun ilgi gösteren bir ortamın kendi aydınalrını üretmesi de çok olağandır. İnsanları cadı / büyücü diye yakan, Hıristiyanlık’ın farklı yorumlarını ölüme mahkum eden Engizisyon’un mucidi olan Avrupa, bir başka yanıyla da entellektüelin yaratıcısı oluyordu. 

Sanırım; kendi kitaplığım için bir fihrist yapma zamanı geldi. Çünkü yukarıda sözünü ettiğim Johannes Schiltberger’in “Türkler ve Tatarlar Arasında (1394-1427)” isimli seyahatnamesinin kitaplarım arasında varolduğunu bulmak biraz zamanımı aldı. İlk baskısı 1460 yılında Augsburg’ta yapılmış olan kitap, 1995 yılında İletişim Yayınları arasında basılmış. Hâlâ bulunabilir olduğunu sanıyorum. Schiltberger’in ilginç bir yaşam öyküsü var. 1396’da Niğbolu Savaşı’nda Yıldırım Beyazıt’a esir düştükten sonra, 1402’de Ankara Savaşı’nda Beyazıt’ın yenilmesiyle Timur’un köleleri arasında katılmış.Asya’da geçen 30 küsur yıldan sonra 1427’de ülkesine dönebilmiş. Yanlışları ve eksikleriyle de önemli bir döneme tanıklık bir belge. 

Diğer yandan; El Herevi, Aşık Mehmet ve benzerleri gibi Arap, Türk / Osmanlı seyyahlar tarafından yazılmış daha pek çok (el yazması) seyahatname var. Bunlardan ancak özel koşullarda araştırmacılar yararlanabiliyor. Ama ne yazık ki, bunların günümüz Türkçe’si ile basılmış olanları yok. Basılanların bir kısmının da bulunabilirliği kalmamış. Bu vesile ile bunların tekrar entellektüel yaşama kazandırılması konusunu hatırlatmış olayım.

“Türklerle Omuz Omuza”

“Türklerle Omuz Omuza”

Gürcan Banger 

Bu pazar günü yazısında 1916 ile 1919 yılları arasında Osmanlı topraklarında Doğu Cephesi ve Filistin’de 29’uncu ve 1’inci Tümen Komutanı olarak görev yapan Alman Tümgeneral Hans Guhr’un anılarına yer vereceğim. Elimdeki kitap, İş Bankası Kültür Yayınları arasında yer almış. Oldukça yeni. İlk basımı Ocak 2007 tarihini taşıyor. Eşref Bengi Özbilen tarafından Türkçe’ye aktarılan kitap, “Anadolu’dan Filistin’e Türklerle Omuz Omuza” ismini taşıyor. Alman yazarın akıcı üslubunun yanında okumayı teşvik eden, emek verilmiş, güzel bir çeviri olmuş. Kitabın özgün adı ise “Als Türkischer Divisionskommandeur in Kleinasien und Palästina”. Kitabın orijinali, 1937’de Berlin’de Mars-Verlag Carl Siwinna tarafından basılmış. 

Kitap, Osmanlı’nın son dönemini Türk ordusunda bir asker olarak yaşamış Hans Guhr’un anılarından oluşuyor. Anılar, Alman generalinin ülkesine dönüşünden sonra 1937’de kaleme alınmış. Bu nedenle Sonsöz bölümünde genç Türkiye’nin kuruluşu hakkındaki izlenimlerini de içeriyor. Kitap, o günlere ait çok sayıda, harita, kroki, v resim ve fotoğraf içeriyor.

İstanbul’da Haydarpaşa’dan başlayan seyahat; Eskişehir, Afyonkarahisar ve Konya üzerinden Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ile devam ediyor. Bu bölümü yazar “Anadolu Günleri” olarak isimlendirmiş. Kitabın ikinci bölümünde Nizip, Şam ve Filistin’de geçen savaş anıları anlatılıyor. Bu nedenle kitabın ikinci bölümüne “Filistin Günleri” adı verilmiş. 

Elimdeki kaynaklarda ve Internet ortamında hayli araştırma yapmama rağmen Hans Guhr’un yaşamı hakkında daha fazla bilgiye ulaşamadım. Sanırım, daha fazla ayrıntı için askerlik tarihi konusunda zengin kütüphanelere ulaşmak gerekebilir. Bu arada bu araştırmam sırasında Osmanlı Ordusu’nda görev yapan Alman subayları ile ilgili çeşitli (pek profesyonel olmayan) çalışmalara da göz atma fırsatım oldu. 

Daha fazla ayrıntı için yine Guhr’un anılarına başvuralım. Tümgeneral Guhr, kitabı için yazdığı önsözde şunları söylüyor: “1916 yazından dünya harbinin sonuna kadar bir Osmanlı piyade tümeninin komutanı olarak Doğu Anadolu Yaylası, Güneydoğu Anadolu, Mezopotamya ve Filistin’deki muharebelere katıldım. Turda döndükten sonra bu muharebelerin gidişatı hakkında silah arkadaşlarım, dostlarım ve tanıdıklarım bana sık sık sorular sordular. Anlattıklarım daima büyük ilgi ile karşılandı. Bu yüzden yaşadıklarımı yazıya döküp bastırmak düşüncesi daha o zaman aklıma geldi. Fakat uzun yıllar boyunca görevde olmam niyetime engel oldu; ama şimdi, mesleğimi icra edişin geçmişte kaldığı yaşlılığımın boş vakitlerinde bunu gerçekleştireceğim.” 

Emekli Tümgeneral Guhr, 1934’te başlayan ve Hitler’in Almanya’yı sürüklediği çılgın savaş ile sona eren Üçüncü Reich dönemini yaşar. İkinci büyük savaşın hemen öncesinde 1937’de şu tespiti yapar: “Ve bugün Üçüncü Reich’ta katı bir askeri ruhla eğitilen Alman gençliği, bu anlatılanlardan Almanların Doğu’daki zor görevlerini ve çok üstün düşmana karşı güçlerinin sonuna kadar yıllarca karşı koymuş olan kahraman Türklerin başka bir örneği olmayan kanaatkârlıklarını, tahammüllerini ve vatan sevgilerini öğrenmelidir.” 

Guhr, bir asker olarak yıllarını geçirdiği Türklerin mücadelesini döndükten sonra da izlemeye devam eder. Batı’nın Sevr zincirinin kırılması, bir anlamda Guhr’un görevdeyken kazanılamayan mücadelesinin de başarılmasıdır: “Galiplerin Türklerin sırtındaki yumruğu acımasızdı, buna rağmen ilk onlar kendi güçleriyle Sevr’in zincirlerini kırdılar. Bütün Avrupa 1922 yılındaki bu şahlanışı Doğu’nun bir mucizesi olarak gördü.”

Bir cumhuriyeti var eden koşulları savaşın içinden okumak için önereceğim bu kitabın tanıtımını yine Guhr’un bilgece sözleri ile bitirmek istiyorum: “Geçmiş nasıl iki milleti müşterek bir savaşta bir araya getirmiştir, dileyelim ki gelecekte dostça bir yarış karşılıklı ticareti ve görüşmeyi, sanat ve ilimlerini yeniden canlandırsın ve dostluklarını pekiştirsin.”

Kaptanın Seyir Defteri

Kaptanın Seyir Defteri

Gürcan Banger 

Bu pazar günü yazısında yine bir seyahatin anılarından söz edeceğim. Ünlü seyyah Kristof Kolomb’un anılarını aktaran iki farklı kitabı ele alacağım. “Kristof Kolomb – Seyir Defterleri” adını taşıyan, sözünü edeceğim ilk kitap, Çekirdek Yayınları tarafından Sait Maden’in çevirisi ile 1999 yılında yayınlanmış. Bu kitapta ünlü seyyah ve gemici Kristof Colomb’un 1492-1493, 1493-1496, 1498-1550 ve 1502-1504 tarihlerinde yaptığı dört deniz yolculuğunun seyir defterleri ve Kolomb’un anıları veriliyor. 

Paolo Emilio Taviani tarafından yazılmış diğer kitap ise “Cristoforo Colombo’nun Maceraları” adını taşıyor. Kitap Yayınevi tarafından 2003’te yayınlanan kitabı Tülin Altınova Italyanca’dan çevirmiş. Kitap, bir iktisat profesörü olan Taviani’nin Kolomb’un yaşamı ve onu yetiştiren ortam hakkındaki tutkulu araştırmalarını içeriyor. 

Hindistan’a gitmek için yeni bir yol bulmaya çalışan ama farkında olmadan (Batı Hindistan’a geldiğini sanarak) Amerika kıtasına ulaşan Kolomb’un bu seyahatleri, Osmanlıların 1453’te İstanbul’u fetihlerinden sonraki tarihlere denk düşüyor. Kolomb’un dört gezisinin tamamı, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’ten (1451-1481) sonra tahta geçen II. Beyazid (1481-1512) dönemine denk düşüyor. 

Kolomb’un yaşam öyküsünün detaylarına dalmayacağım. Özellikle sözünü ettiğim ikinci kitapta bununla ilgili bilgi ve tartışmalar bulacaksınız. Kolomb’un seyahatlarinin kısa bir özetini vermekle yetinecek ve detayların tadını bu kitapların okunmasına bırakacağım. 

Kolomb, Hindistan’ı bulma konusundaki merakına İspanyolların Granada’yı keşfetmesinden sonra cevap buldu. İspanyol hükümdarları, denizci Pinzon kardeşlerle birlikte Maria, Pinta ve Nina isimli gemilerin keşif gezisine çıkmasına izin ve destek verdiler. Kolomb, 1492’de Palos’tan yola çıktı. Kanarya Adalarına uğradı. Sargazos Denizini geçtikten sonra Hindistan yolu olarak düşündüğü Batıya doğru ilerledi. Watling Adasına vardı. Ardından Büyük Antillerle ulaştı. Küba ve Haiti’yi keşfetti. Haiti Adasında bir garnizon kurarak Hispaniola adını verdi. Ardından İspanya’ya döndü. Dönüşünde büyük tantana ile karşılandı. 

İkinci seferine 17 gemi ile çıktı. 3 yıl kadar süren bu seyahatte Dominik’i, Guadalup’u, Porto Riko’yu, Jamaika’yı ve Küba’nın öncekinde gidilmemiş sahillerini keşfetti. Bu gezileri sırasında Kızılderililer ile İspanyollar arasında bir savaş başladı. 

Kolomb, üçüncü seyahatinde Amerika kıtasının Orihoco noktasına kadar ilerledi. Bu sırada Trinidad, Tobago ve Granada adalarına erişti. Geçen seyahatte başlayan savaş, İspanyolların Kızılderililere kötü davranışları ile birlikte sertleşiyordu. Kötü muameleye karşı çıkan Kolomb görevden alındı, zincire vuruldu ve yerine Francisco Bobadillo getirildi. 

İspanya’da kendisine eski ilgi kalmamasına rağmen dördüncü yolculuğunda Antillerdeki keşiflerini tamamladı. Orta Amerika’da Honduras gibi bölgeleri gezdi. 

Seyahat ve keşif edebiyatında Kolomb’un Batı Hindistan niyetiyle çıktığı yolculukta keşfettiği yerlerin yeni bir kıta olduğunu fark etmediği ifade edilir. Bu iddia, ilk gezisi için doğru olabilir. Ama sonraki seyahatlerinde yeni kıtanın farkında olup olmadığı tartışmalıdır. 

Kolomb’un hikâyesinin detaylarını öğrenmeyi, bu iki kitabın okunmasına bırakıyorum. Belki bir başka yazıda, bu keşifleri yapanların, neden Osmanlılar olup olamayacağını konusunu tartışırız. İstanbul’un fethinden sonra bölgenin en büyük devleti olmaya başlayan Osmanlıların, neden Batı tipi sömürgeci aşamaya geçmediği / geçemediği öğretici bir tartışma olsa gerektir.

Bir Harita, Bir Kitap

Bir Harita, Bir Kitap

Gürcan Banger 

Bu yazıda ünlü Türk denizcisi Pirî Reis’ten söz etmek istiyorum. Bu vesile ile Prof. Dr. A. Afetinan’ın Türk Tarih Kurumu Yayınları arasında basılmış “Pirî Reis’in Hayatı ve Eserleri” isimli kitabı anmak istiyorum. Bu kitabın “Life and Works of Pirî Reis” isimli bir de İngilizce baskısı var. Pirî Reis’in ünlü dünya haritası ise Osmanlıca ve Türkçe olarak yine aynı kurum tarafından özel bir kap içerisinde yayınlanmış haldedir. 

Ünlü Türk denizcisi Pirî Reis’in 1465-1470 yılları arasında Gelibolu’da doğduğu tahmin edilmektedir. Bu konuda kesin bir bilgi yoktur. O tarihlerde Gelibolu önemli bir deniz üssü idi. Tam adı Muhiddin Pirî’dir. Devrinin ünlü deniz amirallerinden olan Kemal Reis’in kardeşinin oğludur. 

Pirî Reis, denizciliğe Kemal Reis’in yanında başlamıştır. Bir bilim adamının gözlem yeteneğine sahip olan Pirî Reis, yaklaşık 14 yıl boyunca amcasının yanında hem korsanlık hem de devlet hizmeti amacıyla seferlere katılmıştır. Onun yanında 1486’da Endülüs Müslümanlarının İspanyollardan kurtarılması mücadelesinde yer almıştır. Yine bu dönemde (1490-1491 yıllarında) Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa kıyılarına yapılan akınlarda yer almıştır. Bu döneme ait anılarını Kitab-ı Bahriye isimli kitabında anlatmaktadır. (Bu kitap da Türk Tarih Kurumu yayınları arasında basılmıştır.) 

Korsanlık döneminin ardından Osmanlı Devleti’nin hizmetine girmiştir. Kemal Reis’in bir deniz felaketi ile ölümü üzerine 1511’de Oruç Reis’in yanında görev yaptı. Bu sırada Oruç Reis’in Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’e gönderdiği hediyeleri iletmek üzere İstanbul’a geldi. Padişahın Mısır seferine katıldı. 1547’de Selim’den sonraki padişah olan Kanuni Sultan Süleyman tarafından Hint Kaptan-ı Deryalığına getirildi. 1551’de Aden’i Osmanlı topraklarına kattı.  Ardından Maskat Kalesi’ni aldı ve Hürmüz Kalesi’ni kuşattı. Portekizlilerden yüklü miktarda hediye ve haraç alarak Basra’ya geri döndü. Portekizlilerin Basra’ya saldıracağı bilgisi üzerine 3 gemiyle Mısır’a döndü. Bu nedenle suçlanarak 1554 yılında Kanuni’nin emriyle idam edildi.

Pirî Reis’in renkli yaşam serüveni Kitab-ı Bahriye isimli çalışmasında anlatılır. Bu kitapta Kemal Reis ile birlikte Ege ve Akdeniz’de yaptıkları yolculuklar ve buralara ilişkin incelemeleri kaleme alınmıştır. Pir’î Reis, gözlemlerine kendi düşüncelerini de ekleyerek kitabın bir denizcilik rehberi haline gelmesini sağlamıştır. Pirî Reis’in Kitab-ı Bahriye isimli çalışması, 1521 ve 1523 olmak üzere iki ayrı tarihlidir. Ne yazık ki, her iki kitabın da orijinalleri henüz bulunamamıştır. Elde bulunan kitaplar, orijinalden değişik nedenlerle yapılan kopyalardır. Çalışmalarından anlaşıldığı kadarı ile Pirî Reis, ana dili olan Türkçe’den başka Rumca, İtalyanca, İspanyolca ve muhtemelen Portekizce bilmektedir. 

Pirî Reis, ilki 1513’te ve ikincisi 1528’te daha ayrıntılı olmak üzere iki dünya haritası çizmiştir. Haritaların çiziminde kendi deneyleri yanında başta Kristof Kolomb olmak üzere değişik seyyahların çalışmalarından da yararlanmıştır. Pirî Reis’in dünya haritası bugün daha dönemine göre çok başarılı bir çalışma olarak kabul edilmektedir. 

Kendisi 1513′te çizdiği ilk haritada Kolomb’un 1498′de çizdiği Amerika haritasından, Portekiz ve Arap coğrafyacıların haritalarından yararlandığını anlatır. Mevcut parçası Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarıyla Atlas Okyanusunu, Antil Adalarını, Orta ve Güney Amerika’yı göstermektedir. Pirî Reis’in 1528′de çizdiği ikinci haritadan bugüne kalan parça, büyük bir dünya haritasının kuzey batı köşesi olup Atlas Okyanusu’nun kuzeyini, Kuzey ve Orta Amerika’nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland’dan Florida’ya kadar uzanan kıyı şeridini ihtiva etmektedir. Adalar ve kıyılar önceki haritaya oranla daha doğru çizilmiştir. O tarihlerde henüz keşfedilmeyen yerler ise çizilmeden beyaz bırakılmıştır. İkinci harita, ilkinden daha büyük ölçekli ve ayrıntılıdır.

Pirî Reis’in dünya haritası, 1929 yılında Topkapı Sarayı’nda yapılan bir düzenleme sırasında Millî Müzeler Müdürü Halil Ethem Bey tarafından bulunmuştur. Daha sonraki yıllarda Mustafa Kemal Atatürk de bu haritayı Ankara’ya getirterek incelemiştir. Türk Tarih Kurumu tarafından Türkçe yardımcısı ile birlikte tıpkıbasımı gerçekleştirilmiş olan haritanın, her tarih ve coğrafya meraklısı için vazgeçilmez bir kaynak olduğu kanaatindeyim.

Batı’nın Doğuya Bakışı

Batı’nın Doğuya Bakışı

Gürcan Banger 

Le Corbusier ismi ile ilk kez ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde tanışmıştım. Gerek ODTÜ’deki yapıların –Le Corbusier’in yaklaşımı olan– brüt beton tekniği ile yapılmış olması, gerekse bölümde aldığım Mimarlık Tarihi dersi nedeniyle Le Corbusier ismini bellememek mümkün değildi. Ama bu ünlü mimarı, bir seyyah olmaktan daha çok bir mimarlık ekolu yaratıcısı olarak bilmiştim. 

Le Corbusier olarak tanınan Charles–Eduard Jeanneret–Gris, 1887–1965 yılları arasında yaşamış, İsviçre ve Fransa kökenli bir mimar, tasarımcı, kent plancısı, yazar ve ressamdır. Kendisini büyük şehirler için geliştirilen mimarinin en önemli isimleri arasında sayabiliriz. Özellikle 1952–1959 arasında Chandigarh’da yaptıkları başta olmak üzere çok sayıdaki eserleri, her zaman beğeni ile izlenmiş ve başarı örnekleri olarak araştırılmıştır. 

Le Corbusier, genç yaşlarında öğretmeni ve destekçisi olan Charles L’Epplatenir’in özendirmesi ile uzun süren yolculuklara çıkmış. Bu seyahatler onun sonraki yaşamının şekillenmesinde önemli olmuş.1910–1911 yıllarında Berlin’de bir mimarlık bürosunda çalıştıktan sonra 1911 sonlarında Osmanlı İmparatorluğu’na seyahat etmeye karar vermiş. Balkanlar üzerinden İstanbul, Bursa ve Atina’ya yaptığı yolculukta ayrıntılı notlar tutmuş. Defterlere yazdığı notları, mimarlık örnekleri dışında gördüğü o döneme ait sosyal ve ekonomik yaşamın izlerini de taşıyor. 

1920’den başlayarak Le Corbusier takma adını kullanmaya başlayan ünlü mimarın bu seyahate ilişkin anıları “Şark Seyahati (Le Voyage D’Orient)” ismiyle yayınlanmış. Eser, Türkçe olarak Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları altında “Şark Seyahati – İstanbul 1911” adıyla 2009’da yayınlandı. Le Corbusier’in defterlerinde yer alan kimi çizim ve notlarda kitap içinde yer alıyor. 

Sanatçı ve aydın kişiliği olan bir mimarın gözünden 20’inci yuüzyıl başlarında ülkenin nasıl göründüğünü merak edenler için ilginç bir kaynak. Benim gibi seyahatname meraklıları için ise vazgeçilmez nitelikte.

Sözünü etmek istediğim ikinci kitap, “Doğu’ya Bakış (Looking East)” adını taşıyor. ODTÜ Yayıncılık tarafından kitap dünyasına kazandırılan kitap, Gerald acLean imzasını taşıyor. 2009 basımı kitabın alt başlığındaki açıklama, “1800 Öncesi Dönem İngiliz Yazmaları ve Osmanlı İmparatorluğu” olarak düzenlenmiş.

Kitabın yazarı Gerald MacLean, İngiltere’de Exeter Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörü olarak görev yapıyor. Diğer yandan Canterbury’de Kent Üniversitesi’nde de çalışmaları var. Yapı Kredi Yayınları arasında Türkçeye çevrilerek yer almış “Doğu’ya Yolculuğun Yükselişi – Osmanlı İmparatorluğu’nun İngiliz Konukları 1580–1720” bir başka çalışmasından daha söz edebiliriz. 

“Doğu’ya Bakış” isimli çalışmayı Türkçeye çeviren Sinan Akıllı, yazdığı önsözde kitabı şöyle tanıtıyor: “Gerald MacLean Doğu’ya Bakış’ta erken modern dönemde İngiliz ve Britanya ulusal kimliklerinin oluşumu ve Britanya İmparatorluğu idealinin kurgulanması süreçlerine İngilizlerin Osmanlı İmparatorluğu ve bu imparatorluk içerisindeki toplumlar ve bizzat yaşamış oldukları etkileşimlerin yapmış olduğu katkıları incelemektedir.” 

Kitap, Türk ve Osmanlı tarih, edebiyat ve kültür araştırmaları ile ilgilenenler için bir seyahatname tadında.

“Dağlık Frigya”

“Dağlık Frigya”

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

İyi bir okuyucu, gerçek bir kitapsever için kitapları onun çocukları gibidir. Birisini diğerinden ayıramaz. Her birinin ayrı anlamı ve önemi vardır. Her kitap kendi başına bir maceradır. Satın alınmasıyla, rafta duruşuyla, sayfalarına alınmış notlarla ve ona ilişkin anılarla… 

Ama nedense bazı kitaplar sanki ayrıcalıklıdır. Muhtemelen bu ayrıcalık duygusu, o kitaba verilen önemden, yüklenen anlamdan kaynaklanır. Bu değer, o kitabın eski veya yeni olması ile ya da kapağının sade veya albenili olması ile değişmez. Önemli olan o kitaba sahip olmak, ona bir uzanışta erişebilmektir. Bir boş zaman yakalayıp (hatta hiç yeri değilken) o anlamlı kitabın sayfaları arasında bir göz atma, bir okuma gezintisi kaçamağı ne eğlencelidir! 

Bazı basılı çalışmalar veya kitaplar var ki, onları sayılı basılmış olmaları nedeniyle edinmek mümkün olmuyor. Bu durum, bu sıralar fazlaca başımda. Bir geleneksel Türk-Anadolu yerleşmesi olan Odunpazarı konusunda yaptığım çalışma nedeniyle yazılı kaynak sağlamaya çalışıyorum. Fazlaca basılı eser olmadığı için yüksek lisans ve doktora tezleri aradığım ilk çalışmalar oluyor. Bu tür çalışmaların ancak fotokopi ile edinilmiş bir kopyasını bulundurabiliyorum kütüphanemde. Bazen bulabildiğim 3-4 sayfalık bir dergi makalesi bile beni mutlu etmeye yetiyor. Bu konuda yardımcı olan dostlara ve değerli bilim insanlarına daima teşekkürden fazlasını borçlu olduğumu biliyorum. 

Bir de (en az 30 yıl gibi) uzun süre önce sayılı miktarda basılmış ama artık yeni bir kopyasının bulunması mümkün olmayan kitaplar var. Bunların bir fotokopi kopyası bile bir kitapsever için çok değerli olabiliyor. Benim açımdan bir orijinal kopyasının servet değerinde kabul edilebileceği bir yazılı eser de 1970’li yılların başlarında Princeton University tarafından basılmış olan C. H. Emilie Haspels’in “The Highlands of Phrygia (Dağlık Frigya)” isimli iki ciltlik çalışması.

Kitabın birinci cildinde Prof. Haspels 1936 ile 1958 arasında Eskişehir – Afyonkarahisar – Kütahya bölgesinde Türkmen Dağı eteklerinde yaptığı arkeolojik çalışmaları anlatıyor. Tabii ki kitap boyunca zaman zaman Anadolu’yu ve bu bölgeyi ziyaret edip anılarını ve bulgularını yazan Leake, de Laborde, Texier, de Saint-Martin, Steuart, Ritter, Barth, Perrot, Ramsay, Radet, Körte, von Diest , Sterrett, Calder, Chaput gibi çok sayıda gezgin ve araştırmacıların çalışmalarından da söz ediyor. Haspels’i okumak, Friglere ait birinci el bilgiler edinmenin yanında, 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk yarısını tasvir eden bir filmi izlemek gibi. Haspels’in çalışmasının ikinci kitabı ise Dağlık Frigya’da bulunan anıt ve yerleşmelere ait fotoğraflarla plan ve krokilerden oluşuyor. 

Kitabın bir kopyasını heyecanla elde etmeye çalışmamın nedenlerinden birisi, bu konuyla ilgili çalışmalarıma bir kaynak oluşturması idi. İkinci olarak; yazıldığı dönem de dikkate alınırsa Dağlık Frigya konusunda yapılmış çalışmaların en niteliklisi olan bu eseri Türkçe’ye çevirmeyi çok istemiştim. Hatta bu nedenle Princeton Üniversitesi ile iletişime geçerek eserin Türkçe’de yayınlanabilmesi için izin almıştım. Doğrusu; üniversite yetkilileri de bu konuda çok yakınlık göstererek yardımcı olmuşlardı.

Aslına bakarsanız bugün Türkçe’de kullanılan Friglere ilişkin kaynakların pek çoğu Haspels’in bu çalışması üzerine kurulmuş. Bu nedenle eserin temel kaynak olma özelliği var.

Bu çalışmanın Türkçe’ye kazandırılmasının Eskişehir-Afyon-Kütahya bölgesinin tarih ve kültür turizmine kazandırılması hayalini gerçekleştirmeye çalışan insanlar açısından önemli bir hizmet olacağını düşünüyorum. Kitabın çevrilerek basılmasında ilimizdeki ve/veya bölgemizdeki kamu ve özel sektör kuruluşları ile üniversiteler ve yerel yönetimlerin katkılı olabileceğini umarım. En azından kısa vadede kitabın Türkçeleştirilip resimlerin bilgisayar ortamına taranması ile CD veya DVD formatında basılması mümkün olabilir. Bakalım bu önerim ilgi görür mü?…

Menâzırü’l-Avâlim

Menâzırü’l-Avâlim

Gürcan Banger 

Uzun zamandır kütüphanemde olmasını hayal ettiğim, Âşık Mehmed bin Ömer’in “Menâzırü’l-Avalim” isimli eserini 2007 yılı içinde Türk Tarih Kurumu (TTK) yayınladı. Günümüz Türkçesi ile “Âlemlerin Görüntüleri” demek. Sözün kısası; Mahmut Ak’ın ayrıntılı çalışmalarının eklenmesiyle TTK tarafından üç cilt halinde basılan bu kitap, 16’ncı yüzyılın ikinci yarısı ile 17’nci yüzyılın başlarında yaşamış olan Âşık Mehmed’in seyahatnamesi. (Âşık Mehmed’in 1556 veya 1557 yılında Trabzon’da doğduğu tahmin ediliyor. Ölüm tarihi ise daha belirsiz. 1613 olması muhtemel.) 

Seyahatnameyi tanıtan bilgiler, Mahmut Ak’ın tahlilleri ve dizini içeren birinci cilt, 471 sayfadan oluşuyor. Seyahatnameyi oluşturan ikinci ve üçüncü ciltler ise toplam 1866 sayfa.

Daha önce bu köşede yazdığım seyahatname yazılarını inceleyen okurlar, seyahatnamelere olan ilgimi bilirler. Tanım itibarıyla Osmanlı’nın egemenlik sürdüğü toprakları gezen seyyahların bulunabilen kitaplarını kütüphanemde bulundurmaya gayret ediyorum. 

Menâzırü’l-Avalim’e seyahati sırasında Eskişehir’e uğramış seyyahların yazdıklarını bulmaya çalıştığımda rastlamıştım. Birinci ciltteki haritayı incelediğimde; Âşık Mehmed’in o tarihlerde hâlâ unutulmuş küçük bir yerleşim olan Eskişehir’e uğradığına dair bir izlenim edinmiyorum. Ama Eskişehir’de söz eden seyyahlardan biri olarak Âşık Mehmed’in hakkını vermek lazım. 

Gerek Âşık Mehmed’in seyahatnamesinde yazdıklarından gerekse kitabı TTK için hazırlayan Mahmut Ak’ın notlarından, yazarın Eskişehir ve Kütahya hakkında Mevlevî dervişi Yûsuf Eskişehirî’den bazı bilgiler aldığını öğreniyoruz. Kitabı hazırlayan Ak’ın aktardığına göre; Yûsuf Efendi çevresiyle ilgili, bilgiye meraklı bir kişidir. Eskişehir dışında Kütahya gibi başka yerlerde de bulunmuş ve oralar hakkında bilgiler edinmiştir. Âşık Mehmed, seyahatnamesinde Yûsuf Eskişehirî’ye dayanarak Yoncalı ve Eskişehir kaplıcaları ile Eskişehir ve Kütahya yerleşimlerinden söz etmektedir. 

Elimdeki Osmanlı dönemi bilgin, devlet veya din adamı, derviş ve benzeri aydın –lar hakkında derlenmiş bilgileri içeren kitaplara göz attığında Mevlevî dervişi Yûsuf Eskişehirî hakkında bir bilgiye erişemedim. Dolayısıyla malum dervişin bu yöre hakkında yazılı eser veya not bırakıp bırakmadığı hususunu doğrulayamadım. Kanımca imkânlar elverdiğince araştırmaya değer bir konudur. 

Üç ciltlik bir seyahatname çalışmasını bir köşe yazısı kapsamında özetlemek, takdir edersiniz ki, kolay değil. Ama bu konuda çalışmaya meraklı olanlar için Âşık Mehmed’in Eskişehir hakkında yazdıklarının bir bölümünü günümüz Türkçesine çevirerek aktarmak isterim. 

“Mevlevî derviş Yûsuf Eskişehirî’den öğrendiğime göre; Eskişehir kaplıcası, Eskişehir’in bağ ve bahçelerinin sonundadır. Kaplıca ile şehir merkezi arası iki mile yaklaşır.” Yazar, devamla bu dervişten öğrendiğine göre bir kadının kaplıca üzerine hamam yaptırdığını ifade eder.

Seyahatnamenin bir başka bölümünde ise Âşık Mehmed, 1590’lı yılların sonlarındaki Eskişehir hakkında Derviş Yûsuf’tan aldığı bilgileri aktarır:

“Eskişehir, Bursa’nın doğusundadır. İki şehir arası bir günlük mesafedir. İstanbul’dan Eskişehir’e giden şehre güneyden ulaşır. Eskişehir, Kütahya’nın doğusundadır. İki şehir arası bir günlük mesafedir. Çarşı, Eskişehir’in güneyindedir. Eskişehir’İn dört tarafı bağ, bahçe ve bostandır.” 

Osmanlı döneminde resmi tarih dışında yeterli kaynak bulunmadığı için Menâzırü’l-Avalim özel bir öneme sahip. Meraklısına öneririm. Çünkü her eser numaralanmış olarak sadece 2000 adet basılmış.

19’uncu Yüzyılda Eskişehir (2)

19’uncu Yüzyılda Eskişehir (2)

Gürcan Banger 

Bir kitap sergisinde tesadüfen tanıştığım seyahatnamenin adı “Anadolu ve Ermenistan’a Yolculuk” idi. Yazarı ise Henry C. Barkley. Kesit Yayınları tarafından Nisan 2007’de yayınlanan kitabı Türkçe’ye Nil Demir çevirmiş. 

Internet üzerinden her zaman kitap aldığım sahaftan bu kitabın 1891’de Londra’da basılmış olan orijinalinin bir kopyasını edindim. Kitabın orijinal ismi, “A Ride Through Asia Minor and Armenia”. Orijinal kitabın alt başlığı şöyle düzenlenmiş: “Müslüman ve Hıristiyan sakinlerin karakterleri, davranışları ile gelenek göreneklerinin bir resmini veriyor” 

Daha önceki literatür araştırmalarımda karşılaşmadığım bu kitabın yazarı hakkında da fazlaca bilgiye ulaşmak mümkün olmadı. Orijinal kitabın kapağında yazarın “Tuna ve Karadeniz Arasında” ve “Savaştan Önce Bulgaristan” isimli kitapların da yazarı olduğu belirtiliyor. 

Henry C. Barkley’in bir İngiliz demiryolu mühendisi olduğunu biliyoruz. Balkan’larda demiryolu döşenmesi işinde görev yapmış. Balkanlar ve Anadolu’da yaptığı gezi anıları ile ilgili notlar almış. Bunların 1891’de basılması ile sözünü ettiğim kitap oluşmuş. 

Barkley’in anılarında Eskişehir’i anlattığı bölümlerden (bazı kısımları yeniden çevirerek) bazı alıntılar vermek istiyorum. Bursa’dan Eskişehir’e gelişini şöyle anlatıyor: “At üstünde uzun bir yolculuk oldu. Yolların kuru ve havanın iyi olmasına şükrettik. Güneş tepelerin arkasında kaybolurken önümüzde Sakarya Nehri’nin kollarından birisinin kıyısına kurulmuş olan Eskişehir’i gördük. Şehrin etrafı birkaç mil boyunca alçak, yuvarlanmış ve verimsiz görünümlü tepelerle çevrilmişti. Günışığından yararlanabilmek için hızlandık. Fakat şehrin dar sokaklarına eriştiğimizde yer bulabilmek için hanları peşpeşe dolaşmak zorunda kaldık. Kalabalık hanlarda bize yer yoktu.” 

Barkley Eskişehir anılarına İngiliz kuşkuculuğu ile şöyle devam ediyor: “Eskişehir’e Ekim’in 1’inde (1878) varmıştık ve 3’üne kadar kaldık. Yataktan çıktığımız andan tekrar girene kadar birçok ziyarette bulunduk. Türkler, Rumlar ve Ermenilerden aldığımız birçok yerel bilgiyle tıka basa dolduk. Ama eskiden öğrendiğimize göre, Doğu’da verilen bilgilerin ‘birebin katılarak’ anlatıldığını varsaymalıydık. Bu yüzden, bize ballandırılarak anlatılmış hikayelerin iki veya üç tanık tarafından teyit edilenlerinden söz edeceğim.”

Barkley’in anlattıklarından, Osmanlı’nın kuruluş sonrasında Eskişehir’i unuttuğuna yönelik kendime bir doğrulama çıkaracağım. Evliya Çelebi’nin 17’nci yüzyılda biraz övgü ile söz ettiği şehir hakkında İngiliz seyyah, 19’uncu yüzyılda şunları ifade ediyor: “Öncelikle, Eskişehir, yaşamak için güzel (hoş) bir yer değil. Nehrin hemen kıyısında kurulduğu için sıtma her zaman burada hüküm sürecek gibi görünüyor. … Aslında burası, eğer sıtmayla başa çıkabilirse, Türk için Anadolu’daki en uygun yerdi. Topraklar verimli ve ucuz, en yakın limanla arasındaki mesafe, ürününü satmayı engelleyecek kadar uzak değil.” 

Hemen hemen tüm yabancı seyyahlar, Eskişehir’den ihraç edilen lületaşından söz eder. Barkley, lületaşı hakkında şu bilgileri veriyor: “Her yer lületaşı yataklarıyla dolu ve madenler şehre sadece dört saatlik uzaklıktaki bir tepede kurulmuş. Madenleri ziyaret etmedik ama anlatılanlardan en ilkel şartlarda çalıştıklarını çıkardık.” 

Daha önce belirttiğim gibi Barkley’in seyahatnamesi Eskişehir’den ayrıntılı olarak söz eden kitaplardan bir tanesi. Benim aktardıklarım sadece birkaç küçük örnek oluşturmak için. Yazdıkları arasında katıldıklarınız olduğu gibi, itiraz edeceğiniz noktalar da bulunabilecektir. Eskişehir ve Anadolu tarihine meraklı olanlara bu önemli seyahatnameyi öneririm.

19’uncu Yüzyılda Eskişehir

19’uncu Yüzyılda Eskişehir

Gürcan Banger 

20’nci yüzyıl öncesinde Eskişehir’in tarihini bizden birileri yazdıysa da; elimize ulaşmadı. Yerel tarih adına Osmanlı tarihçilerinin satır aralarına sıkıştırdıkları birkaç cümleden bir şehir tarihi çıkarmaya çalışıyoruz. Devletin vergi, nüfus, mahkeme ve vakıf kayıtlarından ‘kemik sıyırırcasına’ üç beş bilgi lifi yakalamaya çabasındayız. Her memleketi anlatmada cömert davranan Evliya Çelebi bile Eskişehir konusunda cimri davranmış. Matrakçı Nasuh’un minyatür kitabındaki birkaç resimden bu şehrin tarihini okumayı deniyoruz. 

Eskişehir’in unutulmuş bir yerleşim olarak görünmesinde Osmanlı’nın kuruluşundan sonra uzun süre arka planda kalmasının etkisi var. İçinden geçen Porsuk Çayı’na ve merkezde sıcak su kaynağına sahip olmasına ve Anadolu’da önemli bir geçiş noktası özelliğine sahip bulunmasına karşın Eskişehir, 19’uncu yüzyıla kadar silik bir görüntü vermiş. Bursa, Kütahya ve Konya hızla gelişmeye devam ederken Eskişehir, derin bir sessizlik ve yalnızlık içinde kalmış. Ta ki Kafkasya ve Trakya’dan göçler almasıyla ve Bağdat Demiryolu’nun yapılmasıyla makûs talihi değişene kadar… 

Eskişehir hakkında bildiklerimizin pek çoğunu seyyah, asker, diplomat veya başka kimliklere sahip olarak Anadolu’yu ve Ortadoğu’yu gezerek anılarını yazmış yabancılara borçluyuz. Chaput, Cox, Cuinet, de Tournefort, Kinneir, Leake, Lucas, Meier, Ramsay, Texier ve Haspels bunlardan birkaçı… Muhtemelen şu anda hatırlayamadığım başkaları da vardır. İşin ilginci, Eskişehir hakkında yazanlar, genelde bu isimleri (veya başkalarını) referans listelerinde vermelerine rağmen, sözü edilen yazarlara ait kitapların orijinallerini veya çevrilmiş baskılarını bulmak kolay değil. Bazılarının ise adı var, kendi yok. Orijinal veya çevrilmiş; bulabildiğimiz yazılı kaynaklarda da (önceleri Sultanönü olan) Eskişehir hakkında yazılanlar birkaç cümleyi geçmiyor. Bu nedenle bir cümlede Eskişehir geçtiği için satın aldığım pek çok yerli ve yabancı yayın var kütüphanemde. 

Yabancı seyyahlar arasında gerçekten sağlam gözlemci olanlar mevcut. Gördükleri her işlenmiş tarihî taş parçasını resimlemiş veya üzerindeki yazıları not almışlar. Ama genelde yazılanların pek çoğu, kulaktan dolma bilgilerden oluşuyor. Yerel topluluğu ve kültürü iyi tanımadıkları için (iyi yetişmiş bir araştırıcı da değillerse) duyduklarını ya da kendilerine aktarılanları sorgulamadan yazmışlar. Özellikle Hıristiyan yazarların, Türkler hakkında yazdıkları bazı olumsuzlukların gerçekleri ifade edip etmedikleri konusunda emin olamıyoruz. Gerçekler ile Hıristiyanların Türklerden nefreti çoğu zaman birbirine karışıyor. 

Eskişehir, Osmanlı’nın kuruluşuna tanıklık etmiş bir şehir olması yanında; zaman zaman Rum ve Ermeni gibi değişik etnik ve dinî kimliklere de yurt olmuş. Bulunabilen kitaplarda veya seyahatnamelerde azınlıkların durumu ve nüfusu hakkında bir tutarlılık yakalamak kolay değil. Farklı kaynaklarda hayli farklı sayısal değer ve özelliklerden söz ediliyor. Konu, abartmadan inkârcılığa varan değişik boyutlarda arz-ı endam ediyor. 

Bu kadar sözü neden yazdım? Geçenlerde bir Ankara seyahatimde bir kitap sergisinde ilgimi çeken bir kitap oldu. Adından esinlenip bir seyahatname olduğunu düşünerek aldım, şöyle bir karıştırdım. Yanılmamışım; gerçekten bir seyahatname idi. Yazarın adı tanıdık gelmedi. Kütüphanemde olsa hatırlardım. Sıklıkla rastlandığı gibi kitabın sonunda bir dizin de yoktu. Bir dizin olsa Eskişehir sözcüğünün mevcut olup olmadığını araştıracak, varsa kitabı satın almak üzere bir göz atacaktım. Kitabın içinde Eskişehir’le ilgili uzunca bir bölüm vardı. Bu şehirden bu denli uzun söz eden bir başka seyahatname gördüğümü hatırlamıyorum. Kitabı bunu fark ettikten sonra mı aldım; yoksa önce alıp sonra mı fark ettim; bunu şu an hatırlamam mümkün değil. (Üzgünüm; bugünlük bu kadar. Kitabın kalan hikâyesini yarınki köşe yazımda anlatacağım.)

Seyahatname’de Eskişehir

Seyahatname’de Eskişehir

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Seyahatname deyince akla Dünya gezi edebiyatının en seçkin örneklerinden birisi olan Evliya Çelebi Seyahatnamesi gelir. 17’nci yüzyılın bu ünlü Osmanlı seyyahından ve 10 ciltlik seyahatnamesinden geçtiğimiz pazar günkü yazımda söz etmiştim. Bugün Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin 2’nci cildinde Eskişehir’den söz ettiği bölümlere değineceğim. 

Evliya Çelebi, Eskişehir’e Söğüt üzerinden Ertuğrul Gazi Türbesi’ni ziyaret ettikten sonra gelir. Önce Eskişehir Kalesi’ni tarif eder: “Kaleyi, Bursa tekfuru yaptırmıştır. Tarihçiler bu şehri de Sam’ın yaptırdığını söylerler. Eskiden büyük bir şehir imiş. Halen eserleri görülmektedir.” 

Şöyle devam eder: “Burayı 731 (hicri) tarihinde, Rumlardan Orhan Gazi almıştır. Bugün Anadolu eyaletinde hâkimlik ve yüzeli akçelik kazadır. Zengin ve sipahisi çoktur. Kadısının geliri altı kesedir.” 

Sözünü ettiği kalenin harap edilmiş olduğunu söyler ve gördüğü çevreyi tanımlar: “Kalesi harap olduğundan dizdarı yoktur. Şehir onyedi mahalledir. Evleri bağ ve bahçeli olup gayet güzeldirler. Epeyce cami ve mescid vardır. Medreseleri varsa da kagir değildir. Yedi ilk mektebi, yedi tarikat tekkesi, yedi hocalar hanı vardır. Çarşısı sekizyüz kadar dükkandan ibarettir” 

Evliya Çelebi, duygusal ama yaşama olumlu bakan bir kişidir. Eskişehir’i de hoş ifadelerle anlatır: “Havasının letafetinden güzelleri çoktur. Halkı sevilen kimselerdir. Çuka ve çoğu akmişe giyerler. Şehrin dört çevresi gül bahçeleri, bağ ve bostan olup, tahılları bol ve zengin bir yerdir. Hatta Paşa efendimize bu şehir halkından bin aded koyun, yedi at, üçyüz araba arpa ve bu nevi erzak hediye olarak geldi.” 

Eskişehir, tarihte orduların yaralı askerlerin tedavi sonrası dinlendiği bir kaplıca yöresi olarak bilinir. Yapılan kazılardan ve eski seyyahların yazdıklarından Eskişehir sıcak su kaynaklarının çok eski yıllardan beri kullanıldığı anlaşılmaktadır. Evliya Çelebi de Eskişehir’in bu zenginliğinden söz eder: “Şehrin kuzey kısmında, bağ ve bahçeler içinde, kâgir kubbeler ile örtülü güzel hamamlardır. Yüz metre kare büyüklüğünde olan büyük havuzu sıcak su ile doludur. Suyu gayet sıcak olduğundan, soğuk su katınca normal hale gelir. Gayet faydalıdır. Parmaklarda bulunan gümüş renkli yüzükleri sapsarı eder. Uyuz ve cüzam hastalıklarına iyi gelirse de, Bursa kaplıcaları gibi binaları tam teşkilatlı değildir.” Anlaşılıyor ki; Eskişehir’in sıcak su zenginliği o yıllarda da yeterince değerlendirilmemektedir. Bu zafiyet, bugünlere kadar uzayıp gelmiş. 

Evliya Çelebi’nin dâhil olduğu heyet daha sonra Eskişehir merkezinden Seyit Gazi Kasabası’na geçer. Seyit Gazi’nin yaşam öyküsünden, tekkeden ve kasabanın halinden söz eder. 

Seyitgazi’yi şöyle anlatır: “Kasabanın kalesi bir tepe üzerinde olup haraptır. Varoşu yüzeli haneli, bağlı – bahçeli, cami, hamam, han ve çarşısı olan bir kasabacıktır. Hatta aşağı derede kiremit örtülü yetmiş ocaklı bir büyük han vardır ki,  Bağdad Fatihi Murad Han’ın silahtarı ve musahibi Mustafa Paşa Bağdad seferine giderken yaptırmıştır. Bunun etrafında El – Mevla Taceddin’in kabri vardır.” 

Seyitgazi kasabasını tanımlamaya şöyle devam eder: “Burası yüzeli akçelik kazadır; kethüda yeri, yeniçeri serdarı, ayan ve eşrafı vardır. Fakat müftü ve nakibi yoktur. Camilerinden Rüstam Paşa Camii, Süleyman Han’ın veziri tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Güzel ve Aydınlık bir camidir.” 

Evliya Çelebi’nin kervanı, Seyitgazi’den ayrılarak 6 saatlik yoldaki Şebinhisar’a (Akşar’a) doğru yola çıkar. Belki bir başka yazıda bu ünlü seyahatnamenin sayfalarını karıştırmaya devam ederiz.

« Daha eski yazılar

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.