Müzikte Frig İzleri

Müzikte Frig İzleri

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Frigya, Eskişehir, Kütahya ve Afyonkarahisar’ı içine alıp Denizli’ye kadar uzanan toprakların antik çağlardaki ismidir. Bölge, eski çağlarda Sakarya Irmağı’ndan Büyük Menderes Irmağı’nın yukarı çığırları arasında kalan topraklar olarak tanımlanmıştır. Bu bölgeye Frigya adının verilmesi ise MÖ 1200’lerde Trakya ve Boğazlar üzerinden Anadolu’ya giren Frigler nedeniyledir.

Önce Bursa – Zonguldak arasındaki antik Bitinya bölgesine yerleşen Frigler, MÖ 750 yılları dolayında Frigya’ya doğru hareket etmişler ve MÖ 300’e kadar bu bölgede yerleşik kalmışlardır. Eskişehir – Kütahya – Afyonkarahisar illerinin çevrelediği Türkmen Dağı eteklerinde Friglerden kalma çok sayıda anıta ve kaya mezarına rastlamak mümkündür.

Özellikle son yıllarda turizmdeki gelişmeye bağlı olarak Frig kültürünün tanınmasında bir merak ve ilgi oluşmaya başladı. Başta Yazılıkaya olmak üzere anıt ve mezarların yer aldığı Frig vadilerine geziler düzenleniyor. Her ne kadar bilgilenme yönü eksik kalsa da; bu toprakların geçmişinin bilinmesi yönünde bir eğilim yaygınlaşmaya başladı.

Ama ne yazık ki; antik kültürün oyulmuş taşlardan ve kaya mezarlarından oluştuğu gibi yanlış bir izlenim de kendiliğinden gelişiyor. Dağlık arazide gördüklerimizi geçmiş kültürün tamamı sanıyoruz. Bir dönemin ve halkın kültürünü kaya anıtlarına ve mezarlara kolayca indirgiyoruz.

Frigler tarım ve hayvancılıkla uğraşan bir halktı. Büyük sürüler besleyip at yetiştiriciliği ile uğraşırlardı. Yazılı antik eserlerde bağ ve bahçelerinin zenginliği ile verimliliğinden söz edilmektedir. Anadolu’da bir karayolu ağı kurup Asur ve Luvi devletleri yanında Ege kıyılarında yer alan antik çağ toplumları ile ticaret yapmışlardı.

Frig sanatı, kendilerinden önce yaşamış veya çağdaşları olan Hititler, Urartular, Asurlular veya antik Egeliler gibi uygarlıkların sanatsal izlerini taşır. Etkilenmenin karşılıklı ve çift yönlü olduğunu söylemek daha doğrudur. Geliştirdikleri mimari ve mühendislik yaklaşımları (hem yapı hem de süsleme olarak) önemli Frig yerleşimlerinde (kalıntı halinde bile olsa) izlenebilir.

Frig yapılarında çakıl taşı mozaik döşemeciliği dikkati çeker. Bezemeci döşeme yetkinliklerinin yanında maden ve ağaç işlemeciliğinde hayli ileri idiler. Kazılarda bulunan tabaklar ve kazanlar bunu doğrulamaktadır. Diğer yandan değerli madenlerden yapılmış çengelli iğneler, kemer tokaları ve heykelcikler uygarlığın vardığı düzeyi belirtmesi açısından önemlidir. Frig dokumacılığının izleri bugünün Anadolu kilim motiflerine kadar uzanmıştır.

Friglerin önemli sanat alanlarından bir diğeri müzikti. Bu konuda yetkinlikleri ile eski Yunan müziğini ciddi biçimde etkilediler. Bugün başta caz olmak üzere müziğin önemli unsurlarından birisi olarak dikkati çeken “Frig makamı (Phrygian mode)” veya “Frig gamı (Phrygian scale)” antik çağlardan günümüze uzanan tarihsel ve kültürel mirasın çok değerli bir parçasıdır. Bu izler, caz bir yana kendilerine “Heavy Metal” müzik türünde bile yer bulmaktadır. Örneğin Metallica isimli grubun “Whenever I May Roam”, Megadeth’in “Symphony of Destruction” ve Iron Maiden’ın “Remember Tomorrow” isimli şarkıları Frig makamı (Frig tarzı) ile yazılmış “Heavy Metal” türünde şarkılardır. Keza geçmişin iyi tanınan gruplarından Jefferson Airplane isimli grubun “White Rabbit” isimli parçasını da çağdaş müzikte Frig gamı örneklerinden birisi olarak sayabiliriz. Bu arada ünlü “Baba” filminin bazı şarkılarının yazımında Frig gamından yararlanıldığını da eklemeliyim. Bu saydıklarıma (klasik müzikten Çigan müziğine kadar) değişik müzik türleri arasından çok sayıda örnek ilave edilebilir.

Frig gamı müzikte farklı tarihsel dönemlerde ve değişen kategorilerde çalışılmıştır. Bunlar arasında Frig ve antik Yunan, Ortaçağ ve Rönesans, caz ve pop ile çağdaş müzik yaklaşımlarını sayabiliriz. Çağdaş Frig temel gamı do sesinden başlatıldığında do, re bemol, mi bemol, fa, sol, la bemol, si bemol ve do sesleri şeklinde oluşur.

Frig müziğinin bilim ve sanat derinliklerini uzmanlara bırakarak burada noktayı koyalım. Ortadoğu müzik kültürünü de ciddi biçimde etkilemiş olan Frig müziği, bize kültürün ve sanatın köklerinin nice derinliklere uzanabildiği konusunda değerli ipuçları veriyor.

Müzik Neyin Aynası?

Müzik Neyin Aynası?

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Müziğin sosyal ve kültürel değişimi, toplumun genel gidişine ışık tutan aynalardan bir tanesidir. Müziğin çeşitlenmesine ve toplumdaki beğeni özelliklerine bakarak, toplumumuzun yaşadıkları hakkında bazı ipuçları elde edebiliriz. Sosyal durumu, başka ülkelerin halk müziklerinin gelişmesinde de saptamak kolaydır. Amerika’nın Jazz, Blues, Rock N Roll ve benzerleri gibi müzik türlerinin altında, daima o toplumun yaşamakta olduğu döneme ait sosyal veriler ve göstergeler yer alır. 

Bir dönem, minibüs müziği olarak aşağılanarak bakılan arabesk müziğin, bugün yüksek sosyete mertebesine yükselmesinin ardında da, hiç kuşkusuz toplumun içinde bulunduğu durumun etkileri vardır. (Gerçi ülkemizde yüksek sosyeteye yükselen arabesk midir, yoksa aristokrasi mi “ayağa düşmüştür”; bu da tartışılması gereken ayrı bir konudur.) Ama bir ayırımı dikkate almak gerekiyor. Nasıl müzik sevgisi açısından Klasik Türk Müziği ile Geleneksel Türk Müziği’ni bir hiyerarşik sıralamaya dizemezsek, konuya arabesk müziğin sevilmesi gerekip gerekmediği açısından da bakamayız. Burada asıl olan, arabeskin arkasındaki sosyal dinamiklerin işleyişidir. 

Arabesk müzik, 1950’lerden bu yana değişen yapısıyla toplumun kimlik ve kültür bunalımı ile, yaşanan sosyal ve ekonomik durumu ifade etmektedir. Bu müzik türü ile ilgili ciddi bir yanlış, malum müziğin Orhan Gencebay, Müslüm Gürses veya Ferdi Tayfur gibi sınırlı sayıda isimlere mal edilmesidir. Dikkatle incelendiğinde; müzikteki arabeskleşmenin çok daha yaygın olduğu görülecektir. Günümüzde arabesk, bir tarz (sound) olarak rock müziğinden özgün müzik olarak anılan türe kadar pek çok çeşitliliğe sinmiş ve oralarda biraz farklı görünümlerle yaşamayı sürdürmektedir. (Gereksiz bir tartışma açmamak için burada bazı besteci ve yorumcu / şarkıcı isimlerini saymak istemiyorum. Ama “elit müzik” veya “entel müzik” olarak üretilen türlerin de ciddi oranda arabesk unsurlar içerdiğine hiç kuşku yoktur.) Çünkü tüm yerel müzik türlerini yapan kesimler, ülkenin yaşadığı aynı ortamı ve benzer sorunları paylaşmaktadır. 

Arabesk müzik, çözülmekte olan (ve iyileşmeye doğru bir dönüş yapıp yapmayacağından zaman zaman kuşku duyduğumu) sosyal düzenin işaretlerinden birisidir. 20’inci yüzyılın ortalarında başlayan başıboş sosyal göç ile birlikte; toplumun yapısının denetimsiz değişimini ifade eder. Sosyal göçün sonuçlarını işaret eden pek çok gösterge gibi, arabeskin ifade ettiği gelecek görünümü de yöneticiler / seçilmişler tarafından doğru anlaşılmamıştır. Bu işaret; ekonomik sorunlar, tüketim toplumuna özenti, tatmin edilmemiş ruhsal beklentiler, karşılanamayan sosyal ihtiyaçlar gibi temel konuların ipuçlarıydı. Ne yazık ki, anlayan veya ders almak isteyen olmadı.

Genel anlamda arabesk müzik, bireycidir. Kendisi sosyal sorunlardan kaynaklanmakla birlikte; çözümü (veya çözümsüzlüğü), bireysel olan sızlanmada ve kolaycı / ucuz kurtuluşlarda bulmaya çalışır. Neşeli ve umutlu olduğu zamanlarda da sıradan duyguların peşindedir. Bir kültürel ve sosyal zenginlik içermez. 

Arabeskin bireyciliği, 1950’li yılların devamında Türkiye’ye empoze edilen liberal ve neo-liberal politikalarla uyum sağlamada üstün başarı göstermiştir. Bu nedenle; toplumun hızla zenginleşen rantiye kesimlerinde olağanüstü bir destek bulmuştur. Bireycilik açısından bakıldığında; ağlayan / sızlayan arabesk müzik, adeta “kısa yoldan zengin olmanın”, “iş biliciliğin”, “köşe dönücülüğün”, özetle liyakatsiz ekonomik ve sosyal yükselmenin müziği olmuştur. Arabesk müzik, bir yanıyla toplumun acı çeken, yoksul kesimleri için “kişi başı” ağrı kesici görevini getirirken, bireyci özelliği ile liberal politikaların yerleşmesinde gerekli sosyal zemine katkı yapmıştır. 

Konunun, kuşbakışı sosyal görünümü böyledir. Arabesk müzik; bu ülkenin, bu toplumun müziği değildir. Ama toplumun karmakarışık hale gelmiş iç yapısının dışa vurumu olduğu da gerçektir. Ekonomik ve sosyal sorunlar, gerekli çözümlere ulaşmadığı sürece; bozuk karaciğerin tende yarattığı irinli sivilceler gibi var olmaya devam edecektir.

Hanımefendinin Ruhu

Hanımefendinin Ruhu

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Yaygın basının haftalık dergilerinden birinde bayan şarkıcı F.A. şöyle diyor: “Arabesk, ruhumun dışa vurumu…” Doğrusu; bu ruh için “Vah vah” demek geldi içimden. Bayan F.A. yeni çıkardığı müzik albümü ile ilgili verdiği röportajda başka yorumlarda yapıyor ruhu ile ilgili: “Belki de benim içimde yaşattığım, dışarıya vuramadığım fırtınaların o şarkılarla fışkırmasını sağlıyor bu iki müzik.” Son cümlede “iki müzik” olarak ifade ettiğinin birisi, arabesk tabii. İkincisi ise (aynen söylediği gibi yazıyorum) “distorşın gitarlarla” yapılmış rock müzik. 

“Kişioğludur arabesk de sever, rock müzik de” diyebilirsiniz. Ya şuna ne demeli! Hanımefendi, tasavvufla da ilgileniyormuş: “Mevlana, Yunus Emre ve Aşık Veysel’den çok etkilendim.” Bu ne ruhsal vurumdur ki; arabeski, rock müziği ve az önce saydığım geleneksel değerleri bir çırpıda bir araya getirebiliyor! Ne arasan var. Hepsi bir arada.

Bu röportaj bahane. Aslında Bayan F.A. ile ifade edilen memleketin aynası. Durumdan çıkarılacak dersler olmalı. İşin, bu yanına bakalım.

Türkiye’yi yönetmeye talip olanlar veya kamunun değişik kademelerinde yönetimi elinde bulunduranlar, hâlâ sosyal göçün ve etkilerinin farkına varamadılar. Eğer varsalardı, göçün ağır sonuçlarını görüp çözümü yönünde önlemler alırlardı diye düşünüyorum. Bugün Türkiye’nin yaşadığı sorunların pek çoğunun sosyal göç ile ilgili olduğunu söylesek fazla yanılmış olmayız.

Türk müziğinin dejenerasyonu da sosyal göç ile ilgili sorunlardan bir diğeridir. Türkünün türkü, şarkının şarkı, klasik müziğin müzik olduğu bir dönemden sığ ve yüzeyselliğin ifade edildiği bir müzik türünün yaygınlığına geldik. Bir zamanlar minibüs müziği olarak kınanan tür, şimdi yaygın basının röportajlarında beğeni ve iddia konusu oluyor. 

Bu sıralar “Ankara’lı şarkıcılar” modası var. Bozuk bir Türkçe ile bağıra çağıra kendi usullerince bir arabeskin peşindeler. Tabii ki; peşinde oldukları sadece müzik değil. Ülkede geçim koşullarının ağırlaşması ile, abuk subuk müzik türleri ile iştigal etmek, çabuk zengin olmanın yollarından birisi oldu. Bu beyefendiler ve hanımefendiler, hızla zengin olma sorunlarını çözmeye çalışırlarken, bu arada Türkçe’nin ve bir sanat olarak müziğin “köküne kibrit suyu dökmeye” devam ediyorlar. 

Toplumda gözlediklerimiz, popüler kültürün hızla yaygınlaşmasının sonuçlarından bazıları. Aslında ülke, çok yönlü bir kültürel saldırının altında. Bir yandan yazılı ve görsel medya aracılığı ile küresel bazda saldırıya uğrarken, bir yandan da geleneksel değerlerin yozlaşması ile karşı karşıyayız. Arabeski de içerecek bir biçimde kültürel karadelik, toplumun aydın veya okumamış tüm kesimlerini hızla içine çekiyor. 

Eğitim sistemimizdeki yozlaşma, bu kötü gidişin üzerine “tuz biber ekiyor”. Yaşam alanlarımızda toplumu, sosyal ve kültürel anlamda destekleyecek mekanizmalar da yok. Sadece popüler kültürün hızlı ve hacimli olarak pazarlandığı mekânlar var artık. Para tuzakları olmanın ötesine geçerek, başta gençlik olmak üzere toplumun tüm kesimlerini tüketim canavarının köleleri haline getiriyor. 

Bazen yaşadığımız bu yozlaşmanın bir U dönüşü var mıdır diye merak etmiyor değilim. Kimi zaman bu U dönüşü gerçekleştiğinde geleneksel değerlerimiz hâlâ yaşıyor olabilir mi diye soruyorum kendime. Ama kesin olan bir şey var ki; bugün bu kötü gidişin sahibi yok. Bir kayıtsızlık seline kapılmış gidiyoruz. Bizi biz yapan değerler de bu sel içinde eriyip ufalanıyor.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.