Kent ve Mimarlık

Kent ve Mimarlık

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Eskişehir dediğimizde tarih, kültür, kimlik ve geçmişten geleceğe uzatan ilişkilerle tanımlanmış bir mekân aklımız gelmeli. Çünkü bir kentin mekânsal tanımlaması; ister geleneksel ister çağdaş, nasıl bakarsanız bakın, bu unsurları içermek zorunda. Peki; adı geleneksel bir çağrışım yapan Eskişehir’de durum böyle mi? Odunpazarı semti ve Şeker Fabrikası gibi sayıları giderek azalan birkaç unsuru çıkarırsanız, Eskişehir’de ne gelenek kalmış, ne tarih, ne de ilişkiler kültürü. Kentin geçmiş kültürüne sahip çıkmaya çalışan insan adedi bile neredeyse sayılacak kadar az.

“Non-Lieux” isimli kitabıyla ismini duyurmuş olan Fransız antropolog ve filozof Marc Augé, bu tür özelliklerle oluşmayan (yani belirli bir kimliği ve tarihi olmayan) mekânlara “yok-mekan (non-lieux, non-lieu, non-place)” adını veriyor. Bir anlamda “yok-mekân”, tarihsel ve kültürel kökleri olmayan ve sanallık ruhu içinde yaratılmış (ve en önemlisi geçmişi redderek yok etmeyi tercih eden) bir mimarî veya teknolojik mekân anlayışıdır. (Kentimizde sayıları artmaya başlayan alışveriş merkezi projelerini hatırladığımızda, Augé’nin anlattıkları ile bir örnek benzerlik akla geliveriyor ister istemez.)

İnsanın kentle mekânsal bağlantısı şöyle bir örnekle tanımlanabilir. Gözleri bağlı bir kişinin gözlerini Dünya’nın herhangi bir kentinde açtığınızda, o kenti tanıyabiliyorsa, bu durumda o kentin bir kimliği var demektir. Bunları semtlere, mahallelere, sokaklara ve alanlara da indirgeyebilirsiniz. Eğer gözlerini açan kişi çevresinde gördüğü özgün olmayan yapılanmadan dolayı kenti tanımakta zorlanıyorsa, o kentin bir kimlik sorunu var demektir. Yine o kentin insanla bağlarında sorunlar olduğunu söyleyebiliriz.

Sokakta veya caddede yürürken, çevrenize dikkat edin. Şimdi şunu söyleyin; bu kenti, başka kentlerden ayırt eden nedir? Eğer kendinizi o kent yerine, Strazburg veya Prag veya Viyana’da “gibi hissediyorsanız”, bu durumda Augé’nin söylediği gibi bir “yok-mekâna” düşmüşsünüz demektir.

Çağın kentleri dönüştüren anlayışı, heryeri birbirine benzetmeye çalışıyor. Bu, küreselleşmenin net sonuçlarından birisi. Artık önemli olan o kentin özgünlüğü ve kimliği değil. Önemli olan, o kent içinde McDonalds’ı veya Carrefour’u veya Starbucks’ı ya da bir başkasını ayırt edebilmek… Bu yeni durum, ulusal ve yerel kimlikleri de ortadan kaldırıyor. İngiliz, Fransız, İtalyan veya Türk olmanız önemli değil; önemli olan, McDonalds’ı fark etmeniz. Dolayısıyla tüm kentler, giderek birbirini andıran marka toplulukları haline dönüşüyor. Bir anlamda; “kahrolsun kimlik, yaşasın küresel markalar” diye çığlık atıyor bugünün kentleri. İşte; kentin sanallaşması ve “yok-mekân” haline dönüşmesi budur.

Kentler, giderek doğadan ve insandan kopuyor. Mekân ölçeği insan boyutlarını aşmaya başladı. Daha çok tüketebilmemiz için, insanın algılamakta zorlandığı yeni bir sanal dünya yaratılıyor. Adeta bilgisayar oyunlarındaki karakterlere benzemeye başladık. Başkalarının yarattığı dar bir iklimde yaşamaya zorlanıyoruz. Bu iklime dokunmak ve bu ortamın ilişkilerine insanca katılmak gün be gün zorlaşıyor.

Geçmişten ve gelenekten hızla uzaklaşıyoruz. İnsanın insanla ve doğayla iletişimi demek olan yaşamın uzağına düşüyoruz. Geri dönmek istediğimizde ise ne yazık ki, ulaşmak istediklerimizin tümünü yitirmiş olacağız. Geriye sadece aynılık ve monotonluk kalmış olacak.

Ben; geleneği olan, tarihsel ve kültürel köklere sahip, gözlerimi açtığımda tanıdığım, Prag’a veya Strazburg’a veya Viyana’ya benzemeyen ama Eskişehir’e benzeyen bir kentte yaşamak istiyorum. Benim gibi köklerini ve geçmişten geleceğe uzayan ilişkilerini hissetmek isteyen başka yurttaşlar olduğuna da eminim. Eğer mimarlar ve kent plancıları “bizim için” bir şeyler yaratmak istiyorlarsa, bunu dikkate almak zorundalar.

Apartmana Sıkışmış Yaşam

Apartmana Sıkışmış Yaşam

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Geleneksel halk mimarisi, Anadolu’da yaşamış insanların yüzyıllar boyu doğa ile içiçe yarattıkları bir kültürün sonucudur. Eskişehir’in Odunpazarı yerleşimi de bu mimarinin güzel örneklerinden birisini oluşturur.

Halk mimarisinin en yaygın örneklerini Anadolu’da uzun yıllardır yerleşimin bulunduğu kırsal yörelerimizde görürüz. Bugün kentlerde yaşayan nüfusun büyük kesimi, kırsal alanlardan kentlere göç etmiş insanlardan oluşmaktadır. Kente gelen bu insanlar doğa ile içiçe olmayan, insan ruh ve bedenine aykırı, fonksiyon dışı, kübik, kullanışsız ve görünüm olarak soğuk mekanlarda yaşamaya mecbur kalmışlardır. Ülkemizde yaşam mekanları konusunda yapılan araştırmalar, insanların çok katlı apartmanlardaki dairelerden daha çok; tek katlı, bahçeli ve doğa ile içiçe olan müstakil evlerde yaşamak istediklerini göstermektedir.

Tarih öncesi çağlarda mağaralarda yaşayan insanlar, Buzul Çağlarından çıkılması ile birlikte akarsu ve göl kenarlarında basit yerleşimler kurmuşlardır. Bugün höyük olarak isimlendirdiğimiz bu eski yerleşimlerin örneklerini sıklıkla Eskişehir’de de görmekteyiz. Daha sonra uygarlığın gelişmesi ile birlikte bir kent yerleşimi ve kent yaşamı oluşmuştur. 1500’lü yılların sonlarına kadar Avrupa ve Asya’da yaşamın hala doğa ile içiçe mekanlarda (insana uygun konutlarda) sürdürüldüğünü görüyoruz.

Avrupa’da doğadan kopuşun tarihi, 16’ncı Yüzyılın sonlarına denk gelir. Yaklaşık olarak bu tarihlerde Avrupa’lı insanlar geleneksel ev ortamlarından apartman yaşamına geçmeye başlamışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk apartmanların görülmeye başlaması ise 19’uncu Yüzyılın sonlarındadır. Bu tarihe kadar yaşam, insan ruh ve bedenine daha uygun olan, doğa ile barışık mekanlarda sürdürülmekteydi. Geleneksel mimarinin temel malzemeleri arasında ahşabın özel bir yeri bulunmaktaydı. Evler, genel olarak iki veya üç katlı, bahçeli ve avlulu idi. Yerleşim yoğunluğunun düşük olduğu kent ve kasabalarda sokakların iki yanına dizilmiş olan konutların en önemli özellikleri komşuluk ilişkilerine açık olurken aile mahremiyetine de özen göstermesiydi.

Geleneksel mimarinin en belirgin özelliklerini taşıyan yapılar hiç kuşkusuz İmparatorluğun merkezi İstanbul’da yer almaktaydı. Bu yapı örneklerini, tüm barbarca saldırılarımıza rağmen az sayıda da olsa hala ayakta görebilmekteyiz. Bugün iyi bilinen başka örnekleri Safranbolu, Beypazarı, Cumalıkızık gibi yörelerde de canlı olarak izlemek mümkündür. Yine Odunpazarı, geleneksel halk mimarisinin ayakta kalabilen nadir örneklerine sahip yerleşimlerden birisidir.

1950’li yıllarda devlet politikalarıyla kent yaşamına bir özendirme başlatıldı. Ekonomik sorunlar da bu özendirmeye eklenince kentler, kırsal alanlardan yoğun biçimde göç almaya başladılar. Bugün kentlerde yaşanan (gerek sayısal gerekse kalite açısından oluşmuş) konut sorununun ana kaynağı bu sosyal göçtür.

Kırdan kente akışa bağlı olarak tutarsız konut politikaları ile birlikte hızlı bir betonlaşma oluştu. Geleneksel mimari ruhumuzu unuttuk. Geleneksel yapılarımızla birlikte yeşil alanları ve doğa tutkumuzu da yok ettik.

Bugün önümüzde iki eklemlenebilir çözüm yolu var. Birincisi; Odunpazarı gibi nadide yerleşim yerlerimizi özenle korumalı ve geliştirmeliyiz. İkincisi; geleneksel halk mimarisi malzeme ve tekniklerini kullanan yapı yaklaşımları yaratıp üretmeliyiz. Bu konuda çalışan insanları görünce içimi geleneksel bir sevincin kapladığını söylemeliyim.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.