Kent ve Mimarlık
Gürcan Banger
Eskişehir dediğimizde tarih, kültür, kimlik ve geçmişten geleceğe uzatan ilişkilerle tanımlanmış bir mekân aklımız gelmeli. Çünkü bir kentin mekânsal tanımlaması; ister geleneksel ister çağdaş, nasıl bakarsanız bakın, bu unsurları içermek zorunda. Peki; adı geleneksel bir çağrışım yapan Eskişehir’de durum böyle mi? Odunpazarı semti ve Şeker Fabrikası gibi sayıları giderek azalan birkaç unsuru çıkarırsanız, Eskişehir’de ne gelenek kalmış, ne tarih, ne de ilişkiler kültürü. Kentin geçmiş kültürüne sahip çıkmaya çalışan insan adedi bile neredeyse sayılacak kadar az.
“Non-Lieux” isimli kitabıyla ismini duyurmuş olan Fransız antropolog ve filozof Marc Augé, bu tür özelliklerle oluşmayan (yani belirli bir kimliği ve tarihi olmayan) mekânlara “yok-mekan (non-lieux, non-lieu, non-place)” adını veriyor. Bir anlamda “yok-mekân”, tarihsel ve kültürel kökleri olmayan ve sanallık ruhu içinde yaratılmış (ve en önemlisi geçmişi redderek yok etmeyi tercih eden) bir mimarî veya teknolojik mekân anlayışıdır. (Kentimizde sayıları artmaya başlayan alışveriş merkezi projelerini hatırladığımızda, Augé’nin anlattıkları ile bir örnek benzerlik akla geliveriyor ister istemez.)
İnsanın kentle mekânsal bağlantısı şöyle bir örnekle tanımlanabilir. Gözleri bağlı bir kişinin gözlerini Dünya’nın herhangi bir kentinde açtığınızda, o kenti tanıyabiliyorsa, bu durumda o kentin bir kimliği var demektir. Bunları semtlere, mahallelere, sokaklara ve alanlara da indirgeyebilirsiniz. Eğer gözlerini açan kişi çevresinde gördüğü özgün olmayan yapılanmadan dolayı kenti tanımakta zorlanıyorsa, o kentin bir kimlik sorunu var demektir. Yine o kentin insanla bağlarında sorunlar olduğunu söyleyebiliriz.
Sokakta veya caddede yürürken, çevrenize dikkat edin. Şimdi şunu söyleyin; bu kenti, başka kentlerden ayırt eden nedir? Eğer kendinizi o kent yerine, Strazburg veya Prag veya Viyana’da “gibi hissediyorsanız”, bu durumda Augé’nin söylediği gibi bir “yok-mekâna” düşmüşsünüz demektir.
Çağın kentleri dönüştüren anlayışı, heryeri birbirine benzetmeye çalışıyor. Bu, küreselleşmenin net sonuçlarından birisi. Artık önemli olan o kentin özgünlüğü ve kimliği değil. Önemli olan, o kent içinde McDonalds’ı veya Carrefour’u veya Starbucks’ı ya da bir başkasını ayırt edebilmek… Bu yeni durum, ulusal ve yerel kimlikleri de ortadan kaldırıyor. İngiliz, Fransız, İtalyan veya Türk olmanız önemli değil; önemli olan, McDonalds’ı fark etmeniz. Dolayısıyla tüm kentler, giderek birbirini andıran marka toplulukları haline dönüşüyor. Bir anlamda; “kahrolsun kimlik, yaşasın küresel markalar” diye çığlık atıyor bugünün kentleri. İşte; kentin sanallaşması ve “yok-mekân” haline dönüşmesi budur.
Kentler, giderek doğadan ve insandan kopuyor. Mekân ölçeği insan boyutlarını aşmaya başladı. Daha çok tüketebilmemiz için, insanın algılamakta zorlandığı yeni bir sanal dünya yaratılıyor. Adeta bilgisayar oyunlarındaki karakterlere benzemeye başladık. Başkalarının yarattığı dar bir iklimde yaşamaya zorlanıyoruz. Bu iklime dokunmak ve bu ortamın ilişkilerine insanca katılmak gün be gün zorlaşıyor.
Geçmişten ve gelenekten hızla uzaklaşıyoruz. İnsanın insanla ve doğayla iletişimi demek olan yaşamın uzağına düşüyoruz. Geri dönmek istediğimizde ise ne yazık ki, ulaşmak istediklerimizin tümünü yitirmiş olacağız. Geriye sadece aynılık ve monotonluk kalmış olacak.
Ben; geleneği olan, tarihsel ve kültürel köklere sahip, gözlerimi açtığımda tanıdığım, Prag’a veya Strazburg’a veya Viyana’ya benzemeyen ama Eskişehir’e benzeyen bir kentte yaşamak istiyorum. Benim gibi köklerini ve geçmişten geleceğe uzayan ilişkilerini hissetmek isteyen başka yurttaşlar olduğuna da eminim. Eğer mimarlar ve kent plancıları “bizim için” bir şeyler yaratmak istiyorlarsa, bunu dikkate almak zorundalar.