“Kurtarmak” Üzerine
Gürcan Banger
Hukuk gerektiği biçimde işlemeyince her kişi veya kuruluş, kendi hukukunu işletmek için çareler arıyor. Toplumda saygı ve hoşgörü anlayışı kayboldukça, kişi veya kuruluşlar kendi doğrularını kabul ettirmek için “zora” başvuruyor. Bir insan topluluğunu bir bütün olarak birarada özellikler kayboldukça toplumdaki ilişkiler gerginleşiyor, uzlaşmalar imkansız hale geliyor. Sonuçta; bu sorunları çözmek üzere çizgi romanlardaki gibi, “nev’i şahsına münhasır kurtarıcılar” ortaya çıkıyor. Görsel ve yazılı medyanın gündemi de bu tür “kurtarma” eylemleri ile dolup taşıyor.
“Namusunu kurtarma”, hemen hemen her gün (töre bahane edilerek) bir kadının öldürülmesiyle kendini hatırlatıyor. YÇ’nin bakire olmadığı gerekçesi ile ağabeyi tarafından vurulması olayını yaşadığımızı hatırlıyorum. Zavallı kadın, aldığı ağır yaralara üç gün dayanabildi. “Namus kurtarma” konusunda, eminim ki medyaya yansıyanlar dışında, bilinmezlikler içinde kaybolup giden başka töre taciz ve cinayetleri de var. Bunların ciddi bir bölümünde, suçluların bulunup adil biçimde cezalandırılmadıkları düşünülünce; güvenlik ve adalet sistemlerine güven hızla azalmaya devam ediyor.
Görsel medya haberlerini izlediğimizde; bunların büyük bir kısmının “kendini kurtarma” eylemleriyle ilgili olduğunu görüyoruz. Son olarak; kendini kolay yoldan “kurtarma” örneklerinden birisi olarak müzelerdeki soygunları izledik. Kimbilir nice paha biçilmez tarih ve kültür hazineleri, bu uğurda (kişilerin “kendilerini kurtarma” beklentileri içinde) feda edildi.
Gasp ve soygun, adeta bir meslek haline geldi. Toplumun kanalizasyonundan gelen, sayıları giderek artan bir kesim, yasadışı yollarla kendilerini “kurtarmaya” devam ediyor. Geçtiğimiz birkaç günde açıklanan Olta Operasyonu sonuçlarına bakılırsa; yasadışı örgütler, ilgi duydukları “suç hizmetlerinde” ciddi anlamda çeşitliliğe gidiyorlar. Aynı örgüt kapsamında tarihî eser kaçakçılığından sahte para basımına, gasptan uyuşturucu madde satışına kadar geniş bir “suç hizmetleri” ağı var. Özetle; namuslu yoldan yaşamını “kurtarmayı” ümit etmeyenler, güvenlik ve adalet sistemlerinin yarattığı boşluk ve zafiyetlerden yararlanarak, “kendilerini kurtarmak” için daha “hızlı ve etkin” yolları deniyorlar.
Bir de; memleketin gidişatından hoşnut olmayanlar var. Bir dönem derin devletin uyguladığı kontrgerilla teknikleri, memleketin kötü gidişini durdurup ülkeyi “kurtarmak” isteyenler için örnekler oluşturuyor. Her geçen gün değişik biçimlerde örgütlenmiş “kurtarıcı” çetelerle karşılaşıyoruz. Bu çetelerin, kendilerine görev olarak belledikleri “kurtarma” eylemleri için silah ve cephane birikimi içinde olduklarını dehşetle izliyoruz. Toplumda zaten bir gelenek olarak gelişen silahlanma eyleminin, bu tür silahlı çete hazırlıkları ile pekiştiğini görmek, geleceğe kuşku ile bakmamıza neden oluyor. Bu çetelerin oluşmasında, bir dönemin devlet yöneticilerinin bulunması ise oldukça ilginç bir gerçektir.
“Memleket kurtarıcılar” arasında iki gruptan daha söz etmek isterim. Bunlardan bir tanesi, elini suya sabuna değmeden “kurtarma” fikrinde olanlardır. Bu kesimler, “kurtarma” görevi için genelde Ordu’yu göreve çağırmayı tercih ederler. 1960 / 1970 / 1980 darbelerinde Hasan Mutlucan türküleri ile heyecandan titrediklerine hiç kuşku yoktur. Demokrasi dışı “kurtarıcı darbelerin”, neye mal olduğu konusu ile fazlaca ilgilenmezler bu kesimler.
Özetleyeyim. Bu ülkede “kurtarma” deyince akan sular duruyor. “Kurtarma” söz konusu olduğunda; ne güvenlik, ne adalet, ne yasa, ne vicdan, ne de ahlâk aklımıza geliyor. Yeter ki “kurtaralım”; bu uğurda herşey mubah…