Kentler de Rekabet Ediyor

Kentler de Rekabet Ediyor  -  1

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Küreselleşmenin etkilerinden birisi, kentlerin egemenliği altında oldukları devletlerden kısmen ‘bağımsızlaşarak’, kendi başlarına bir ekonomik ve sosyal faktör olarak rol oynamaya başlamalarıdır. Bu yönelim ile kentler, bulundukları ülkenin dışında da etkili olmaya adım attılar. Dünya ekonomisi ve sosyal yaşamı ile daha yoğun bütünleşmeleri, kentlerin pek çok yönden yeniden organize olmaları gerçeğini de beraberinde getirdi. Kentlerin fonksiyonları ve mekânsal düzenlemeleri de Dünya ile entegrasyon olgusuna göre değişmek, yenilenmek ve zenginleşmek durumunda kaldı.

Küreselleşmenin kentleri etkileyen yönünü anlamak için bir başka ulusal örnek üzerinden gidelim. Sosyal göçün ülkemizdeki kentler üzerindeki etkilerine bakalım. Kırdan kente, karadan denize, Doğu’dan Batı’ya ve az güvenliden çok güvenliye doğru oluşan sosyal göç; bazı kentleri hızla boşaltırken bölgesel özelliğe sahip bazı kentlerde nüfus şişkinliği oluşturmuştur. Örneğin başta kırsal alan nüfusu olmak üzere Tunceli, Ardahan, Sinop, Kilis, Kastamonu, Bartın, Artvin, Bayburt, Kars, Karabük, Zonguldak, Çorum, Sivas, Kırşehir, Edirne hızla boşalırken; Antalya, İstanbul, Bursa, Kocaeli, İçel, Gaziantep, İzmir, Diyarbakır ve Trabzon gibi iller Türkiye ortalamasının üzerinde (ve ana bileşeni göç olan) nüfus artışına uğramaktadır. Bu durum, kentlerin eşitsiz gelişimi konusunda çok ciddi bir faktör olmaktadır. Bazı kentlerin boşalması, buralarda insan kaynakları konusunda ciddi boşluklar yaratırken, aşırı göç alan kentlerde yerel yönetim maliyetleri patlama düzeyinde büyümeler göstermektedir. İşte; küreselleşmenin de kentler üzerinde bu tür eşitsiz gelişim etkileri olmaktadır. Kentlerin giderek birer aktör olarak yer almaya başladıkları Dünya’da küreselleşme olgusu, bazı kentlere dev fırsatlar sunarken, kimi kentlerin şans sepetini ise tehditlerle doldurmaktadır.

Kentleşme açısından bugünün kentleri bir ayrışma noktasındadır. Ya hızla küçülecekler ya da kentler arası kıyasıya yarışa katılacaklardır. Ülkemizin tarihini incelediğimizde; geçmişte bölgenin önemli yerleşim merkezi olan kentlerin bugün (başka etkiler nedeniyle) küçücük beldeler haline geldiğini gözleriz. Bu rekabet sürecinde kentlerin ‘kentsel kâr oranında iyileştirmeler sağlamak’ için daha fazla sermaye, daha nitelikli işgücü sağlama yönünde savaş verdiklerini görüyoruz.

Kentlerin küresel, ulusal ve bölgesel ölçeklerde yaptıkları rekabete bakarak hangi faktörlerin öne çıktığını gözleyebiliriz. Bir kenti rekabet konusunda güçlü yapan unsurlardan birisi, üretim içeriği ve örgütlenmesidir. Son zamanlarda moda olduğu biçimde, kentin tüketim profilinin çeşitlendiği ve hacminin büyüdüğü iddiaları, üretimin önemini ortadan kaldırmaz. Bir kentin yarışta yer alabilmesi için, öncelikle üretim gücünün yüksek olması ve kent hâsılasında üretimin ağırlığının olması gerekir.

Yarışta başarılı olması beklenen bir kentin, hizmetler sektörünün yoğun ve etkin bir yapıya sahip olması gerektiğini söyleyebiliriz. Aralarında Eskişehir de olmak üzere pek çok kentimizdeki hizmetler sektörünün büyüklüğüne baktığımızda, bu sektörün neredeyse bilgi toplumu büyüklüğüne (oranına) sahip olduğunu görürüz. Bu, yanıltıcı bir manzaradır. Genelde gizli işsizlik, hizmetler sektörünün içine saklanmış olarak durmaktadır. Bu sektörün gerekli politikalarla eğitilip yetkinleştirilmesi ile kentler arası yarışa uygun hale getirilmesi mümkündür. Eskişehir, eğitimli insan yapısı ile (destek verilecek) hizmetler sektörü açısından hızla yarışa hazır hale gelebilir. Diğer yandan hizmetler sektöründe yer alan insan kaynaklarının yetkinleştirilmesinin söylendiği kadar kolay olmadığını da ifade etmek isterim. Bu konu, ulusal eğitim sisteminin iyileştirilmesi kadar yerel ve bölgesel düzeyde mesleki eğitimin ve sivil toplum yapılanmasının (vizyoner ve planlı) geliştirilmesi ile ilgilidir. (Devam edecek)

Küresel mi, Ulusal mı?

Küresel mi, Ulusal mı?

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Bir sosyal bilimci, küreselleşmeyi şöyle tanımlıyor: “Küreselleşme; suçtan kültüre, maddecilikten ruhbanlığa kadar çağdaş sosyal yaşamın tüm parçalarının Dünya çağında birbirlerine olan bağımlılıklarının genişlemesi, derinleşmesi ve hızlanmasıdır.” Hiç kuşkusuz küreselleşme olgusunun alt yapısında bilişim ve iletişim alanlarındaki önemli gelişmelerin katkısı vardır. Bu süreçte küresel finansın, kendisine yeni katma değer üretme yolları ve hareketlenme biçimleri geliştirdiği ortadadır. Küreselleşme, bir başka görünümüyle sosyal ve ekonomik sınırların daha belirsiz hale gelmesidir.

Daha pek çok boyutunu sayabileceğimiz küreselleşme olgusunun, farklı ülkeler üzerinde farklı etkileri olduğu da bir diğer gerçektir. Kimi ülkelerde içerik yönünden farklılıklar gösterirken, bazıların etkilemenin şiddeti yönünde farklılıklar yaratmaktadır. Bu farkların ana kaynakları arasında ilgili ülkede uygulanan ulusal politikaların yarattığı durum farklılaşması vardır. Ulusal politikalar, küreselleşmenin etkilerini olumlu yönde geliştirici etkiler yaparken, yanlış yaklaşımlarla o ülkenin küresel rüzgârlardan çok olumsuz etkilenmesi sonucunu da doğurabilir.

Küreselleşmenin zorlayıcı etkilerini dış dinamikler olarak düşünürsek, bu etkileri ulusala ve yerel indirecek olan, ülkenin ulusal ve yerel koşullarını belirleyen iç dinamiklerdir. Ülkenin iç dinamiklerinin yetersiz veya gelişmemiş olması durumunda ya küreselleşmenin getirdiği fırsatlar kaçırılacaktır ya da ülke konjonktürü küresel tehditlerden olumsuz etkilenecektir. Dolayısıyla küreselleşme kökenli etkileri değerlendirirken, olumsuzlukların ulusal hükümetin yanlışlarından ve beceriksizliklerinden oluşabileceğini hatırlamak gerekir. Örneğin Türkiye’nin AB ile bütünleşme sürecinde (eğer böyle bir ihtimal var olmaya devam ederse), başarısı veya başarısızlığı, ülkenin ulusal politika ve yaklaşımları ile çok yakından ilgili olacaktır.

Bu açıdan bakıldığında; küreselleşmenin sadece “gelişmiş ülkelerin bir oyunu” olarak alınmasında ciddi vizyon hatalarına düşülebilir. Küreselleşme, genel anlamda bir Dünya gerçeğidir ve etki gücünü küresel bir bileşke olmasından sağlamaktadır. Küreselleşmeyi dışlayarak herhangi bir kazanım elde edilmesi mümkün değildir. Küreselleşmeyi bir avantajlar demeti haline getirmenin birinci aşaması, bu olgunun bir küresel bileşke olduğunu kabul etmekten ve ulusal politikalarla içini doğru biçimde doldurmaktan geçtiğini kavramak zorundayız. Bir başka deyişle; küresel ve ulusal akışkanlık ve etkileşim çift yönlüdür. Birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler. Türkiye gibi pek çok sosyal ve ekonomik göstergesi açısından büyük ve önemli olan bir ülke için bu gerçek, birkaç kademe daha “doğrudur”.

Dünya ölçeğindeki uygulamaları izlediğimizde; küreselleşmeye yöneltilen olumsuz bakışların pek çoğunda hatalı durumun ulusal politikaların eksiklik ve yanlışlıklarından doğduğunu görmek mümkündür. Bir ulusal hükümetin öncelikle küresel gerçeğe bir bakış açısı ve bununla ilgili bir gelecek tasarımı olmalıdır. Bu tasarım, eğer “AB’ye girmek veya AB’ye girmek” gibi kısır bir biçimde formüle edilirse, A planının işlemediği ve B planının olmadığı bir durumda tümüyle “ayazda kalmaya” benzer. Şu an görünen manzara, Türkiye’nin anlamlı bir B planı olmadığı yönündedir.

Küreselleşmenin etkileri karşısında yeterli ve sağlam ulusal politikalar konulmadığı durumda, bu olgunun fanatik karşıtları (örneğin aşırı milliyetçiler ve bağnaz gelenekçiler) tarafından başka baskıcı yöntemler önerilmesine ve toplumda bu fikirlerin yaygınlık kazanmaya başlamasına vesile olunduğu unutulmamalıdır. Örneğin; hâlâ toplumun ciddi bir bölümünün askersel bir yönetim altında işlerin daha iyi yürüdüğü kanaatinde olduğu unutulmamalıdır. Küreselleşme ile yaratılan sorunların doğru çözümleri, yetkin ulusal politikaların üretilmesinden, sağlam ve demokratik biçimde uygulanmasından geçmektedir.

Küreselleşme ve Yerelleşme

Küreselleşme ve Yerelleşme

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Küreselleşme olgusunun etkilerinin artması ve bu kavramın daha iyi bilinir hale gelmesi ile birlikte; küreselleşme ve yerelleşme tartışmalarında da artan bir yoğunluk gözleniyor. Birbirine karşıt gibi görünen bu iki yönelimin her birinin tartışmalarda aldığı ağırlık değişiyor. Bazı tartışmacılar, görüşlerinde küreselleşmeyi odak noktası olarak alırken, aslî unsurun yerelleşme olması gerektiği yönünde düşünenlerin sayısı da hiç az değil.

Küreselleşme ve yerelleşme eksenindeki tartışmalara baktığımızda, görüşlerin üç ayrı nokrada oluştuğunu görüyoruz. Birinci grubu, bugünün ekonomik ve sosyal sistemlerinde küresel faktörlerin birincil etkileyici ve yönlendiriciler olduğunu savunanlar oluşturuyor. İkinci grupta ise küreselleşme gerçeğine karşın ekonomik ve sosyal yaşamın örgütlenmesinde yerelliğin önemine vurgu yapanlar yer alıyor. Son grup ise küreselleşme ve yerelleşmenin iki farklı yönelim olduğunu ve bunların arasında (kimi zaman kıyasıya bir savaşa dönüşebilen) bir etkileşim bulunduğunu söyleyenlerden oluşuyor.

Küreselleşmeyi dünyaya bakışların odağı alan tartışmacılar; öncelikle küresel belirleyici güçlerin varlığını iddia ederek, küreselleşmenin Dünya’nın değişik coğrafyalarına eşitsiz fırsatlar (veya tehditler) sunduğunu vurguluyorlar. Bu süreçte ulusal devletlerin etkileri zayıflarken, örneğin çok uluslu şirketlerin güç uygulamaları ön plana geçiyor. Ulusal devletlerin güç kaybı ile birlikte, ilgili ülke içinde farklı sosyal ve ekonomik yeni güç odaklarının oluştuğunu pek çok örnekle doğrulamak mümkün oluyor. Böyle bir durumda ulus-devlet, bir etki alanı yaratmaktan uzaklaşarak ülke, ulus ötesi şirketin büyük ağında bir nokta haline dönüşüyor. Küreselleşmenin yoğun etkilerinin ulusal ve yerel unsurlarla göğüslenemediği durumlarda yerel ve bölgesel kültürlerin de, küresel rüzgârların etkisiyle değişime uğradığı gözleniyor.

Küreselleşmenin rakipsiz biçimde birincil faktör olduğu ülkelerde kazananlar ve kaybedenler olmak üzere iki tür sonuç gözleniyor. Bunlar arasında küresellik nedeniyle kaybedenlerin, kazananlardan daha fazla olduğunu gözlüyoruz. İlgi çekici bir gelişme olarak; uluslararası düzeyde yapılan çalışmalar, her kazananın arkasında en azından bir tane kaybeden ülke olduğunu gösteriyor.

Yerelleşme tezini öne çıkaranlar, özellikle yerel yönetimlerin ve sivil toplumun etkinliğinin artmasına vurgu yapıyorlar. Merkezî devletin sahneden belli oranda çekilmesi ile birlikte yerel ve sivil unsurlara ekonomide ve sosyal yaşamda yeni ufuklar açıldığına dikkat çekiyorlar.

Küreselcilik ile yerelcilik arasında önemli farklardan birisi, yerel güçlere atfedilen güç ve dinamizmden kaynaklanmaktadır. Küreselciler, yerel güçleri statik ve pasif olarak kabul ederlerken; yerelciler, ulus devletin yaşamdan belli oranda çekilmesi ile mekânın ve ekonominin düzenlenmesinde yerel aktörlere yeni fırsatlar doğduğunu ifade ediyorlar.

Dikkat edildiği gibi; küreselci veya yerelci, her iki tez de küreselleşme etkileri nedeniyle ulus devletin azalan ağırlığını ve belirleyiciliğini dikkate alıyorlar.

Son olarak; küreselleşme ve yerelleşme karşıtlığı eksenini bir etkileşim alanı olarak kabul eden üçüncü yaklaşımdan söz etmek istiyorum. Bu yaklaşım, her iki kavramın birleştirilmesi ile küyerelleşme (glokalizasyon) olarak isimlendiriliyor. Ana fikir olarak ise (tüm karşıtlığa rağmen aynı kökten gelmeleri nedeniyle) küresellik ve yerellik arasında bir işbölümünden söz ediyor.

Yukarıda söz ettiğim gibi; küreselleşme, bizim kişisel beklentilerimizden bağımsız, reddi mümkün olmayan evrensel bir olgu olarak görünüyor. Bu yönelimin ülkelere sunduğu fırsatlar ve tehditler var. Küresel etkilerin içlerinin doğru ulusal, bölgesel ve yerel politikalarla doldurulması ile zararlarının avantajlara dönüştürülmesi mümkün olabilir.

Küreselleşme

Küreselleşme

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Kimi kavramları o kadar hızlı benimseyip kullanmaya başlıyoruz ki; anlamının ne olduğunu öğrenmeye zamanımız kalmıyor. Batı dillerinden “globalizasyon” olarak alıp daha sonra “küreselleşme” yaptığımız kavram da bu modaya uydu. Nedir küreselleşme? Hepimizin iyi-kötü bir cevabı olduğuna eminim. Teknik konulara ilgi duyan bir insan için küreselleşme, bilişim ve iletişim teknolojilerindeki gelişme ve buna bağlı sosyo-ekonomik değişimdir. Bir bankacı, borsacı veya spekülatör için küreselleşme, sınır tanımaz paradır; Dünya üzerinde ülkeden ülkeye hareket ederek paradan para kazanmaya çalışır. Dünya düzenini genelleyip soyutlamaya çalışan bir filozof için küreselleşme, tüketim alışkanlıklarının değişmesi ve kapitalizmin ekonomik ve sosyal sıkışmaları sonucunda bir tüketim toplumunun oluşmasıdır. Konuyu, Avrupa Birliği fikrinden ekolojik kirliliğe kadar pek çok alanda örnekleyerek genişletebiliriz.

Bunların hangisidir küreselleşme? Bu kadar çok görünüme sahip olması, bir yanılsama (illüzyon) olabilir mi? Yoksa biz, küreselleşme içeriğinde olmayan unsurları da bu konuya mı bağlıyoruz?

Doğrusu; küreselleşme, bunların hepsidir. Muhtemelen sorun, bizim bu “yeni” diyebileceğimiz kavramı algılama ve anlama biçimimizde bir sorun var. Belki de köklerini Rönesans’ta bulan ve Sanayi Devrimi ile zirve yapan bilim (özellikle sosyal bilimsel ve disipliner) anlayışımızda bir sorun var. Çünkü açık ki; “küreselleşmeyi çalışmak” için, çok bilimli ve çok disiplinli yaklaşım ve yöntemlere ihtiyaç var.

Bilimin ve teknolojinin görece daha yavaş ilerlediği dönemlere göre, bugün bir farklılık var. Hem değişimden daha hızlı haberdar oluyoruz, hem de değişimin ivmesi yükseldi. Özellikle 20’nci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan bu durum, bizde başka bir yanılsamaya neden oluyor. Küreselleşmenin, insanlık tarihi için çok kısa bir süre olan 20-25 yılda, beklenmedik biçimde ortaya çıktığını düşünüyoruz. Bu durumu, insanlığın sosyal, ekonomik ve psikolojik olarak doğal bir gelişimi olduğunu göremiyoruz. Bazı akıl karıştırıcı unsurlar, küreselleşmeyi yeşerten nedenleri görmemize engel olabiliyor.

Frederich Winslow Taylor, bugün Taylorizm olarak bilinen iş modelini, 20’nci yüzyılın başlarında geliştirdiğinde pek çok kişi bunun yol açacağı yeni gelişmeleri kavrayamamıştı. Bu yönetim modeli, tasarım ve üretim süreçlerinde mühendisi öne çıkarırken; işçiyi, sadece düz işçiliğe mahkum etmiş, üretim bilgisinden ve buna ilişkin zihinsel faaliyetlerden uzaklaştırmıştı. 20’nci yüzyılın ikinci çeyreğinde Henri Ford, bugün Fordizm olarak anılan seri üretimin (-ki kütlesel üretimin önünü açmıştı) ilk düşünsel ve uygulamalı temellerini attı. Fordizm’in sendikal hareket gelişimi üzerinde ciddi etkileri oldu. Daha sonraki yıllarda Post Fordizm olarak isimlendirilen iş modeli, seri ve kütlesel üretime karşı, bir alternatif olarak esnek üretim modeli olarak gündeme geldi. Bugünün “müşteri ilişkileri sistemi (CRM)” anlayışının ardında, Post Fordizm’in geliştirilmiş versiyonları var. Kısaca özetlediğim bu iş ve üretim modellerinin tümünün, Dünya’ya etkileri oldu. Her biri, Dünya’nın sosyal ve ekonomik ilerlemesinde; nitelik değişimi olarak yer alan köşe taşları oldu. Her gelişme, bir öncekine alternatif olarak, bir öncekinin bilgilerinin üzerine kuruldu. Hiçbirisi, öncekilerden bağımsız, kendi başına ortaya çıkmış bir değişim değildi. Tüm değişim ve dönüşümlerde; sermaye ile emeğin, tekeller ile ulusal hareketlerin, üretim ile tüketimin (ve sayabileceğimiz daha pek çok karşıt unsurların) karşılıklı etkileşimi vardı.

Öyle anlaşılıyor ki; küreselleşme, kapitalizmin yeni bir evresi olarak ortaya çıkmaktadır. Nasıl ki kapitalizm, bugüne kadar insan yaşamında ekonomiden ticari aşka kadar pek çok alanı kapsadı; küreselleşme de bunu, yeni çağın yeni koşullarında tekrar ediyor. Küreselleşme, (mekânı ve zamanı yeniden tasarlayarak) daha çok üretip daha çok satarak ve daha kütlesel tüketerek yeni bir dünya tarif etmenin yeni ismidir, diyebiliriz.

Küreselleşme ve Kültür

Küreselleşme ve Kültür

Gürcan Banger 

Küreselleşme olarak ifade edilen yeni durum, içinde pek çok özelliği taşıyor. Örneğin küresel dönemle birlikte, finansın sınır tanımaz akışı çok yüksek debilere ulaştı. Bilişim ve iletişimde çok ciddi teknolojik gelişmeler sağlandı. Dünya’nın farklı bölgelerinde üretilen mal ve hizmetlere ulaşmak kolaylaştı. (Kolaylaştı, çünkü dev şirketler açısından ulusal pazarlar genişleyerek küresel hale dönüştü.) Tüm bu gelişmelerin ışığında bilginin, sınırlar ötesi akışı kolaylaştı. Böylece benzer mal ve hizmetleri Dünya’nın herhangi bir yerinde sağlamak mümkün oldu. 

Tabii ki; bu süreci yönetenler ve denetleyenler, genelde gelişmiş ülkeler oldular. Herhangi bir piyasada bulabildiğimiz mal ve hizmetler ise, dolaylı veya dolaysız olarak gelişmiş ülkelerin pazara sundukları ticari ürünler oldu. Örneğin iyi bilinen bazı kolalı içecekler kendilerine yeni pazarlar buldular. Bir Amerikan giysisi olan blue-jean Dünya’nın her yerinde satılan ve giyilen bir ürün oldu. Yazılım ürünleri üretip satan Microsoft’un pazarı çok daha büyüdü. Batı’nın özenilen otomobilleri daha kolay edinilebilir hale geldi. Evimizin her köşesi, gelişmiş ülkelerin lisans veya patentine sahip oldukları elektronik ürünlerle doldu. 

Gelişmiş ülkelerin üretim ve satış hacimleri büyürken, yerel üreticiler bu küresel baskılar karşısında gerli çekilmek zorunda kaldılar. Bir anlamda; küresel olan, yerel olanı ezdi, yok etti. 

Yukarıda özetlediğim gelişmeler, sadece ticari mal ve hizmetlerde gerçekleşmedi. Kültür alışverişinde de durum, daima gelişmiş ülkeler lehine bir durum izledi. Başta medyada olmak üzere; değişik vesilelerle Batı kültürünün yaygınlaşma süreci hızlandı; bir kültürel aynılaşma başladı. 

Nasıl karşılarsanız karşılayan; bugün Batı’nın tüketim temelli kültürü de bir tarihsel ve sosyolojik sürecin ürünüdür. O ülkelerde yaşayan toplumların doğal bir parçasıdır. Diğer yandan; bu kültür, tümüyle farklı özelliklere sahip ülkelere aktarıldığında, gelenek ve süreç farklılığı nedeniyle bir sığlıkla birlikte gelmektedir. Batı’nın kendine özgü kültürel zenginliği, tüketim amaçlı olarak diğer ülkelere transfer edildiğinde; gittiği ülkede kendini bir kültürel sığlık olarak ifade etmektedir. Bu tezin doğrulamasını görmek için, yaygın medyanın TV programlarını birkaç saat için bile olsa izlemek yeterlidir. 

Burada bir başka tartışmaya dönmek istiyorum. Son yıllarda küresel ve yerel değerler olarak bir ayırım yapılmaya başlandı. Örneğin Eyfel Kulesi’ni bir küresel değer olarak algılarken, kendi kentimizdeki bir Selçuklu camisini yerel bir değer olarak görüyoruz. Söz konusu camiyi bir evrensel değer olarak algılamakta zorluklar çekiyoruz. 

Yine bu bağlamda; bir Türk müziği parçasını Batı sazları ile çalmayı ve Batı tarzı ile söylemeyi, “yerel olanı küresel olarak ifade etmek” biçiminde anlamaya başladık. Adeta kendimizi Batı’lı insan beğendirmek, küresel olabilmekle eşdeğer olarak anlaşılmaya başlandı. (Aslına bakarsanız; bu konu, yeni bir hikaye değil. Osmanlı’nın Batılılaşma merakına düşmesinden bu yana, yaşayageldiğimiz bir gerçeklik.) 

Kendi mutfağımızı yerel mutfak olarak algılarken, Frnasız veya Çin mutfaklarını küresel olarak anlamaktaki ısrarı kavramak mümkün değil. Hadi diyelim ki; bize ait olan değerlerin çerçevesi dar ve üzerinde çalışmaya gerek var. Neden bu çalışmayı angaje bir Batı anlayışı ile yapmaya çalıştığımızı kavramak hiç mümkün değil. 

Sanırım; bir Dünya değeri olmaya doğru giden yol, önce kendi değerlerimizin Dünya değerleri ile eşdeğer olabileceğinin kabulünden geçiyor. Kendimizi azımsayarak, kendi değerlerimizi aşağı görerek gidebileceğimiz fazla yol yok. Kendisini önemli ve değerli bulmayanı, başkaları hiç bulmaz.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.