Küreselleşme ve Kültür
Gürcan Banger
Küreselleşme olarak ifade edilen yeni durum, içinde pek çok özelliği taşıyor. Örneğin küresel dönemle birlikte, finansın sınır tanımaz akışı çok yüksek debilere ulaştı. Bilişim ve iletişimde çok ciddi teknolojik gelişmeler sağlandı. Dünya’nın farklı bölgelerinde üretilen mal ve hizmetlere ulaşmak kolaylaştı. (Kolaylaştı, çünkü dev şirketler açısından ulusal pazarlar genişleyerek küresel hale dönüştü.) Tüm bu gelişmelerin ışığında bilginin, sınırlar ötesi akışı kolaylaştı. Böylece benzer mal ve hizmetleri Dünya’nın herhangi bir yerinde sağlamak mümkün oldu.
Tabii ki; bu süreci yönetenler ve denetleyenler, genelde gelişmiş ülkeler oldular. Herhangi bir piyasada bulabildiğimiz mal ve hizmetler ise, dolaylı veya dolaysız olarak gelişmiş ülkelerin pazara sundukları ticari ürünler oldu. Örneğin iyi bilinen bazı kolalı içecekler kendilerine yeni pazarlar buldular. Bir Amerikan giysisi olan blue-jean Dünya’nın her yerinde satılan ve giyilen bir ürün oldu. Yazılım ürünleri üretip satan Microsoft’un pazarı çok daha büyüdü. Batı’nın özenilen otomobilleri daha kolay edinilebilir hale geldi. Evimizin her köşesi, gelişmiş ülkelerin lisans veya patentine sahip oldukları elektronik ürünlerle doldu.
Gelişmiş ülkelerin üretim ve satış hacimleri büyürken, yerel üreticiler bu küresel baskılar karşısında gerli çekilmek zorunda kaldılar. Bir anlamda; küresel olan, yerel olanı ezdi, yok etti.
Yukarıda özetlediğim gelişmeler, sadece ticari mal ve hizmetlerde gerçekleşmedi. Kültür alışverişinde de durum, daima gelişmiş ülkeler lehine bir durum izledi. Başta medyada olmak üzere; değişik vesilelerle Batı kültürünün yaygınlaşma süreci hızlandı; bir kültürel aynılaşma başladı.
Nasıl karşılarsanız karşılayan; bugün Batı’nın tüketim temelli kültürü de bir tarihsel ve sosyolojik sürecin ürünüdür. O ülkelerde yaşayan toplumların doğal bir parçasıdır. Diğer yandan; bu kültür, tümüyle farklı özelliklere sahip ülkelere aktarıldığında, gelenek ve süreç farklılığı nedeniyle bir sığlıkla birlikte gelmektedir. Batı’nın kendine özgü kültürel zenginliği, tüketim amaçlı olarak diğer ülkelere transfer edildiğinde; gittiği ülkede kendini bir kültürel sığlık olarak ifade etmektedir. Bu tezin doğrulamasını görmek için, yaygın medyanın TV programlarını birkaç saat için bile olsa izlemek yeterlidir.
Burada bir başka tartışmaya dönmek istiyorum. Son yıllarda küresel ve yerel değerler olarak bir ayırım yapılmaya başlandı. Örneğin Eyfel Kulesi’ni bir küresel değer olarak algılarken, kendi kentimizdeki bir Selçuklu camisini yerel bir değer olarak görüyoruz. Söz konusu camiyi bir evrensel değer olarak algılamakta zorluklar çekiyoruz.
Yine bu bağlamda; bir Türk müziği parçasını Batı sazları ile çalmayı ve Batı tarzı ile söylemeyi, “yerel olanı küresel olarak ifade etmek” biçiminde anlamaya başladık. Adeta kendimizi Batı’lı insan beğendirmek, küresel olabilmekle eşdeğer olarak anlaşılmaya başlandı. (Aslına bakarsanız; bu konu, yeni bir hikaye değil. Osmanlı’nın Batılılaşma merakına düşmesinden bu yana, yaşayageldiğimiz bir gerçeklik.)
Kendi mutfağımızı yerel mutfak olarak algılarken, Frnasız veya Çin mutfaklarını küresel olarak anlamaktaki ısrarı kavramak mümkün değil. Hadi diyelim ki; bize ait olan değerlerin çerçevesi dar ve üzerinde çalışmaya gerek var. Neden bu çalışmayı angaje bir Batı anlayışı ile yapmaya çalıştığımızı kavramak hiç mümkün değil.
Sanırım; bir Dünya değeri olmaya doğru giden yol, önce kendi değerlerimizin Dünya değerleri ile eşdeğer olabileceğinin kabulünden geçiyor. Kendimizi azımsayarak, kendi değerlerimizi aşağı görerek gidebileceğimiz fazla yol yok. Kendisini önemli ve değerli bulmayanı, başkaları hiç bulmaz.