Örneklerden Ders Almak

Örneklerden Ders Almak

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

İnsanın en basit ve temel öğrenme yolu karşılaştırmalardır. Bu nedenle siyahı beyazı, ışığı ve gölgeyi karşılaştırarak, ama ikisini birden (aynı anda) öğrenir. Siyahı ve beyazı grilerle karşılaştırmaya başladığında ise hem öğrenme süreci hem de genel anlamda insanın kendisi yaşam deneyimi açısından zenginleşir.

İş yaşamında karşılaştırmalar yapmamıza yardımcı olan unsurlardan birisi de kişilerin ve kuruluşların başarı öyküleridir. Bir başarının nasıl elde edildiği, gelecekte karşılaşılan durumlar için yeni davranış modelleri yaratılmasında yol göstericidir. Benzer biçimde; başarısızlık öykülerinden de gerekli dersler çıkarılır.

İşletme yönetimi, artık bir bilim haline dönüştü. Eskiden bir disiplin gibi söz ettiğimiz bu dalın, bir bilim olduğundan artık kuşkumuz kalmadı. Bu dalda, en az fizik – kimya – biyoloji gibi deneysel dallarda olduğu kadar yayın, buluş ve yenilik üretiliyor. İşletme yönetiminin kendi yolunu bulduğu ve yeni açılımlar yaptığı alanlarda en büyük yardımcısı ise başarı ve başarısızlık öyküleri olmakta. Bu nedenle bu tür öyküleri okumaya, incelemeye ve gerekli dersleri çıkarmaya özel bir önem vermek gerekli.

Yalnız kişilerin veya kuruluşların öykülerini okurken, durumu edebî bir hikâye veya roman okuma şekline de dönüştürmemek lazım. Bir başarı öyküsü, bir bilimsel esere göre daha az yoğun yazılmasına rağmen dikkat vererek okumayı gerektirir. Bu nedenle aşağıda sıralayacağım bazı önerileri göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim.

Öncelikle; bir başarı (veya başarısızlık) öyküsünü okurken, söz konusu kişi veya kuruluşun içinde bulunduğu Dünya, ülke, bölge ve yakın çevre koşullarının farkında olmak gerekir. Hiçbir hikâye, içinde yer aldığı süper sistemden bağımsız olarak algılanmaya çalışılmamalıdır.

Benimle birlikte film izlemek zordur. Çünkü filmin devamı hakkında sürekli tahminler ve yorumlar yapmayı severim. Eğer sesli düşünüyorsam; bu da, yanımdakiler için filmi sevimsiz hale getirir. Bu nedenle tahmin yapmamı zorlaştıran yüksek tempolu filmleri izlemeyi daha çok seviyorum. Film izleme konusunda böyle bir özürüm olmasına rağmen, bir başarı öyküsünü okurken size tahmin yapmayı öneririm. Okuduğunuz her olayın sonrasında yöneticilerin veya iş sahiplerinin nasıl davranmaları (veya davranmamaları) gerektiği konusunda yapacağınız tahminler, hikâyenin ilerleyen bölümlerinde sizin düşüncenizle gerçek olay arasında karşılaştırmalar yapmanıza imkân verir. Sizin, kendinizi sınamanız açısından bir tür gösterge olur.

Gerek okuma öncesinde gerekse öykünün ilerleyen aşamalarında hikâye sahibinin güçlü ve zayıf yanları ile çevresinde yer almış fırsat ve tehditlerin neler olduğunu bulup not almaya çalışmak yararlıdır. Bu bulgular arasında stratejik olanların farkına varmak, kendi çevrenizi doğru algılamak açısından bir antrenman özelliği taşır.

Okuduğunuz başarı öyküsü, tümüyle sizin iş alanınızdan farklı olabilir. Bu durum, sizin öyküden dersler çıkaramayacağınız anlamına gelmez. Şunu da unutmayın ki; iş dünyası giderek karmaşıklaşıyor. Artık birbirinden soyutlanmış iş alanları çok fazla değil. Bugün eğlence diye okuduğunuz bir konu, kısa bir süre sonra ciddi iş alanınız olabiliyor.

Bir noktaya dikkat çekmek isterim. Bir başarı öyküsünü takdir edebilirsiniz. Ama okumaya daha başında bir ‘hayran’ olarak başlamayın. Böyle bir bakış açısı, ‘at gözlüğü’ görevi yapar. Bir miyopi yaratır. Sezar’ın hakkını Sezar’a verseniz de; eleştirel ve tartışmacı bakış açınızı kaybetmemelisiniz. Benzer biçimde başarısızlık öykülerini de bir kınama veya küçük görme vesilesi yaparak okuma anlayışı içinde olmamalısınız. Unutmayın ki; iyisiyle kötüsüyle yaşamın kendisi, daima bizim için derslerle doludur.

Kaht-ı Ricâl – 2

Kaht-ı Ricâl – 2

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Dünkü yazımda; Osmanlı’da duraklama ve gerilemeye işaret eden kaht-ı ricâl kavramının ‘adam kıtlığı’ anlamında kullanıldığından söz etmiştim. Bu deyim ile devletin siyasetçi, uzman, bürokrat ve yönetici olarak kaliteli insan kaynağına sahip olmadığı ifade edilirdi.

Genel anlamda bugünkü siyaset düzenine bakıldığında; bu sistemde gerçek anlamda bir kaht-ı ricâl (nitelikli insan kıtlığı) yaşandığını kabul etmek gerekir. Tabii ki; bu ifade ile tüm siyaset sektörünün niteliksiz olduğunu ifade etmekten ziyade, yaşamda başarılı olmuş, birikimli ve deneyimli insanların siyaset alanında pozisyon bulamadığını anlatmak istiyorum.

İlginç bulduğum bir gözlemimi aktarmak isterim. Ne sivil toplum yaşamı, ne de siyaset özellikle üniversite gençliğinin ilgisini çekmiyor. Ama bu kayıtsızlıkta sorunun sivil toplum kuruluşlarının gençlerle iletişim ve ilişki kuramamaları olduğunu düşünüyorum. Çünkü uygun biçimde iletişim kurulduğunda özellikle üniversite gençliğinin ciddi bir bölümünün sivil toplum konularına yakın durabildiğini gözlüyorum. Ama bu yaklaşımı siyaset için öngörmem mümkün değil. Bir başka deyişle; gençlik, sivil toplum faaliyetlerine dahil edilebilirken, siyasetin uzağında durmayı tercih ediyor. Bu nedenle gençliğin enerjisi, farklı yaratıcılığını ve yeni bakışlarını siyasete yansıtmak mümkün olmuyor. Bu durumun sonucunun kaht-ı ricâl (adam kıtlığı) olmasından doğal ne olabilir ki!…

Siyaset alanını yakından incelediğinizde; bu sektörün kendisi ile hiç de ilgili olmayan etnik, kültürel ve dinî unsurlar tarafından işgal edilmiş olduğunu görürsünüz. Kendini yetiştirmiş ve eğitimli bir kişi olarak siyaset alanında pozisyon bulamazken, bir etnik kimlik nedeniyle siyasi taraftarlarınız olabilir. Belli bir yerin hemşehrisi olmak veya bir cemaatin mensubu olmak, çoğu zaman siyasette yükselebilmek için gerekli altyapıyı oluşturur.

Önümüzdeki seçimler için oluşturulan aday listelerine bir göz atın. Bu listelerde kaç tane adayın siyasi birikimi, zengin yaşam deneyimi veya üstün problem çözme performansı nedeniyle orada yer aldığını söyleyebilir misiniz? İfade edeceğiniz sayının çok büyük olmadığını siz de, ben de biliyoruz. Listelerde yer alan adaylar cemaat / aşiret ilişkileri, belli bir yörenin insanı olmak veya rakip partinin oylarını bölmek gibi amaçlarla seçilmişlerdir. Böyle bir seçimi mubah (hatta akıllıca) gören kafa yapısı devam ettiği sürece, siyaset alanı için kaht-ı ricâl (adam kıtlığı) deyimini kullanmayı sürdürmek hiç de haksızlık olmayacaktır.

Siyasetçi, sadece problemleri bilip tanıyan, çözülmesi için bir yerlere taşıyan kişi değildir. Siyasetçi, öncelikle topluma öncü olması gereken kişidir. Bu nedenle siyasetçi, topluma örnek olması gereken pek çok özelliği üzerinde taşımak zorundadır. Hâlbuki yapılan kamuoyu soruşturmalarında en az güven duyulan kurumların başında siyaset gelmektedir.

Siyasetçi hangi özelliklere sahip olmalıdır? Siyasetçinin, öncelikle kesintisiz öğrenme ve kendini geliştirme özelliği bulunmalıdır. Bizde öyle midir? Siyasetçi hizmet yönelimli olmak zorunda mıdır? Seçildikten sonra şehre uğramayan vekiller için bu söyleyebilir miyiz? Siyasetçi pozitif enerji yamam özelliğine sahip olmalıdır? Muhalif olmak üzerine yapılan siyasetin pozitif enerji yaydığını söyleyebilir miyiz? Siyasetçi, insanlarda güven ve inanç uyandırmalıdır. Tanıdığınız bu özelliğe sahip siyasetçiler var mı?

Sözün kısası; sorular benden; cevaplaması sizden. Hadi; kolay gelsin.

Kitap Okuma Alışkanlığı

Kitap Okuma Alışkanlığı

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Ülkemizde yayınlanan veya satılan kitap ve dergi sayılarına baktığımızda; okumaya fazlaca ‘meraklı’ bir toplum olmayışımız kolayca anlaşılır. “Neden okumuyoruz?” sorusu gündeme geldiğinde, eminim çok sayıda gerekçe dile getirilecektir. Fiyatların yüksekliğinden vatandaşların kitap için ayıracakları gelir ve zaman yetersizliğine kadar pek çok gerekçe sunulabilir.

Ama bir ülkenin yükselişinin göstergelerinden birisi; bilime, sanata, kültüre ve genelinde kitaba verdiği önemdir. Bir toplumun bireyleri, kitap satın almak için kaynak ayırmaya, halk kütüphanelerini kullanmaya veya yeni okuma kampanyaları geliştirmeye eğilimli değilse, bu toplumun çağa uygun gelişmişlik düzeyini yakalaması da çok zordur.

Kitap okuma alışkanlığı, normal olarak çok küçük yaşlarda edinilmesi gereken bir kültürdür. Okulun fonksiyonlarından birisi, bu alışkanlığın kazandırılmasıdır. Ama ne yazık ki, giderek iyi niteliklerini kaybeden eğitim sistemimiz, bu alışkanlığı kazandırmayı başaramıyor.

Kitap okumama özelliğimizden biteviye şikâyet etmek yerine “Ne yapılabilir?” sorusuna cevap aramak daha akıllıca olacaktır. Bu amaçla; öncelikle ‘kitap okuma alışkanlığı kazandırmanın’ ciddi bir iş olduğunu kavramak zorundayız. Bu kamu açısından il ve ilçelerde Milli Eğitim Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı alt birimlerine düşen bir görevdir. Diğer yandan sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) kamu ile birlikte çalışabilecekleri projeleri olabilir. Bu projeler, dönemsel olarak özel konuları ele aldığı gibi, daha uzun soluklu sürdürülebilir proje faaliyetleri de gerçekleştirilebilir.

Kitap okuma alışkanlığının kazandırılması, sadece bazı yardım kuruluşlarının veya sosyal sorumluluk sahibi firmaların topladıkları kitapları, ‘bizim olan ama asla gitmediğimiz’ köy okullarına göndermeleri değildir. Okuma alışkanlığı kazandırma, doğru belirlenmiş bir misyon ve vizyon anlayışı yanında gerçekçi bir iş planına sahip olması gereken bir konudur.

Bir sorunun çözümü için öncelikle o sorunu yaratan ana kaynakları bilmek gerekir. Kamuoyunun görüş ve yaklaşımlarını belirleyecek anket çalışmalarının yararlı olacağına kuşku yoktur. Diğer yandan bu konu ile ilgili olarak daha önce yapılmış çalışmalar konusunda bir literatür taraması yapılmalıdır. Sonuçta kitap okuma alışkanlığının kazandırılmasına yönelik bir plan oluşturulmalı ve buna uygun faaliyetler geliştirilmelidir.

Eğer eğitim / öğretim sistemi, okuma alışkanlığı kazandırmada başarısız oluyorsa, sistemin bu eksik ve zaaflı yanlarını geliştirmeye çalışırken, bir yandan da kamu dışındaki olanaklarla ne yapılabileceğini araştırmak önemlidir. Kanımca kitap okumadaki sorunlarımız, sivil toplumun önemle üzerine düşmesi gereken bir konudur. Kültür, sanat, eğitim ve sosyal yardımlarla ilgili STK’ların proje birliktelikleri oluşturarak çok başarılı kampanyalara imza atabileceklerine eminim. Bu konuda finansal kaynak ve uzmanlık desteği bulmalarının çok da zor olmadığını biliyorum.

Yerel düzeyde okuma alışkanlığı kazandırma girişimi, ‘anlayarak hızlı okuma’ gibi başka çalışmalarla da desteklenebilir. Buna bağlı olarak bu tür çalışmaların, yaş gruplarına göre yapılabileceğini de öngörebiliriz. Bazı gruplara okuma alışkanlığı kazandırılırken, başka grupların daha kolay ve hızlı okuma yapmaları konusunda yardımcı çalışmalar (eğitimler) yapılabilir.

Eğlencelik yaygın medyanın insanları kültürsüzlüğe ve sabun köpüğü türünde bir yaşama teşvik ettiği bir ortamda ‘insanlara okuma alışkanlığı kazandırmaktan’ daha çok ‘iyilik puanı kazandıran’ bir çalışma ne olabilir ki!

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)

http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)

http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)

http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

Aydın ile Okumuş

Aydın ile Okumuş

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Yaygın bilim ve sanat geleneği olmayan bir geçmişten geldiğimiz konusunda tartışmalar yapıldığını bilirsiniz. Özellikle son birkaç yüzyıldır bilim ve kültür konularında Batı’nın belirgin etkisinde kaldığımıza hiç kuşku yok. Küreselleşme ile birlikte de, Dünya’nın her köşesine yayılan “aynılaşma”, bu etkinin bitirici sonuçları halinde ortaya çıkıyor.

Batı kültürünün etkileri ve bizim bunu sindirip sentezleme konusunda gösterdiğimiz beceriksizliklerimizden birisi, aydın ile okumuş arasındaki farkı doğru kavrayamamamız sonucunu doğurmuştur. Bilimselliği, yaşamının bir parçası haline getirememiş toplumlarda, bu yanlışa düşülmesi son derece olağandır. Aydın ve okumuş arasındaki farka dikkat ederek çevremize baktığımızda; bugüne dek bu iki kavramı ne denli karıştırmış olduğumuzu hayretle göreceğiz.

Okumuş’un ne olduğunu kestirmek zor değil. Özet olarak; elinde, bir okul veya kurs bitirdiğine dair diploması veya sertifikası olana denir okumuş. Okumuşluk; devlet dairelerinin, kartvizite sahip olmayı kolaylaştıran özel veya kamusal makamların yolunu da açar. Ama aydın olmak farklı bir şeydir. Elbette aydına ilişkin bazı genel özellikler bulabiliriz. Ama tüm Dünya için genel bir aydın tiplemesi yapabileceğimiz kanaatinde değilim. Çünkü aydın ne sosyal ne de sınıfsal olarak (ya da tarihsel olarak) endekslenebilecek bir kavram değildir. Tıpkı ahlâkın tarihin değişik zamanlarına göre farklı tanımlanmasına rağmen, ahlâklı olmanın bir tarihsel çağa indirgenememesi gibi…

Okumuş, kitabın gelişmesinin ardından gelen hemen hemen her çağda bulunur. Batı’da insanlara işkence etmenin ve zulüm yapmanın, kilise tarafından bir “erdem” olarak algılandığı Engizisyon döneminde de okumuşlar vardı. Ama bugün anladığımız anlamda aydın, Rönesans ve devamının bir ürünüdür. Aydın, okumuş bir insandır. Ama bu iki kavramı iç içe geçirmek ve aynılaştırmak, büyük bir hata olur.

Bugünün Türk aydınının (deyim yerindeyse) temelleri, Osmanlı okumuşu ve aydını ile atılmıştır. Okumuş ile aydın arasındaki sorunların ortaya çıkışı da, Osmanlı aydınının oluşmaya başladığı 19’uncu yüzyıldır. O yılların entelektüel yaşamını ve o dönemin polemiklerini incelemek, ülkemizde okumuş ile aydın arasında oluşan gerginliklerin ilginç bir görünümünü verir. Eğitim sistemimizdeki giderek artan sorunların becerisiyle bu sıkıntıların günümüze de taşındığını gözleyebiliriz. Medya, dün olduğu gibi bugün de bu durumun aynasıdır.

Aydın olmak; çoğu zaman bir yanlış olarak, bir siyasi yönlenmeye (sağ ya da sol bir ideolojiye) veya sisteme karşı herhangi bir başkaldırıya bağlanır. Bir sorun karşısında başkaldırmak (veya bir sivil itaatsizlik örneği sergilemek), aydın olmayı gerektirmez. Bir aydın, sorunlar karşısında tepkilidir ama onun aydın oluşu; yakın ve uzak çevresini özgün ve farklılaşmış anlam, değer ve araçlarla gözleyip araştırması, sonuçlar çıkarması ve bunları iletmesinden kaynaklanır. Aydın, bilmiyorsa araştırır, öğrenir; biliyormuş gibi yapmaz. Aydın, çevresine karalama ihtiyacı ile bakmaz. Aydının eleştirisi ve başkaldırışı, bilginin yanında bilinç içerir. Aydın, çevresine eleştiri yöneltirken, kendi konumunu da yargılama ihtiyacı duyar. Aydın, eleştiriyi kendi eksikliklerini örtmek için kullanmaz. Aydın, kendini sınırsız olarak geliştirmek için eğitim alan ve bildiklerini başkalarıyla paylaşmak ve bilginin yaygınlaşmasını sağlamak üzere (türü ve biçimi ne olursa olsun) eğitim veren bireydir. Aydın, çevresine yaptığı eleştiriler karşısında “Sen ne yaptın ki, eleştiriyorsun?” sorusuna, (ahlâklılığın ve dürüstlüğün tüm güzelliğiyle) emeklerini, katma değer yaratmış hizmetlerini ve ürünlerini göstererek cevap verebilen okumuş’tur.

“Davacın kadı olursa, yardımcın Allah olsun” şeklinde bir Türk atasözü var. Bir benzetme ile, “Davacın ‘okumuş’ ise, yardımcın ‘aydın’ olsun” diye bitirelim.

Kişisel Değişim İçin

Kişisel Değişim İçin

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Başımızdan geçen olayların, moralimizi olumsuz etkilediği zamanlar olmuştur. Hele bir de karamsar bir karakter yapısına sahip isek, her olumsuz gelişmenin ardından moral bozukluğumuz, taş üstüne taş, tuğla üstüne tuğla koyar. Yaşama bakışımız karardıkça kararır. 

Yaşamdan aldığımız bazı sert derslerden sonra kendimize çeki düzen vermek isteriz. Değişmek fikri, bu gibi zamanlarda cazip gelir. Ama bu işi tam olarak nasıl gerçekleştireceğimizi bilemediğimizden, genelde değişim hevesimiz de kolaylıkla başarısızlığa uğrar. 

Akılcı ve başarılı değişimin birinci adımı, herkesin (ve sizin de tabii) bir duygusal yapısı olduğunu kabul etmekle başlar. Her bireyin duygu dünyası, bir diğerinkinden farklıdır. Ama duygu dünyalarını ölçüp biçmek, bir terazide tartarak karşılaştırmak mümkün değildir. Söyleyebileceğimiz (ve kabul etmemiz gereken), duygusal olarak farklılıklara sahip olduğumuzdur. 

Yeni bir yaşamı hedeflemenin adımlarından bir diğeri, geçmişten hızla kurtulmaktır. Kurtuluş, zorunlu olarak fiziksel mesafeler veya farklı mekânlar anlamına gelmez. İnsanın eski moda düşüncelerinden kurtulması da benzer anlamlara gelir. Ama bu süreçte kendinize zalim davranmamalısınız. Genelde kendine acımasız davranarak veya kendini suçlayarak, değişime adım atmak olumlu sonuçlar vermez. Olumlulukla karşılayamıyorsanız, en azından geçmişinize karşı tarafsız (yansız) olabilmelisiniz. 

Geçmişten kurtulmak kolay değildir. Çünkü geçmişte yaşadıklarımız, adeta bizi çepeçevre sarmıştır. Nereye baksak, geçmişten bir şeyler buluruz. Nesneler olarak bulmasak, duygular veya fikirler olarak buluruz. Geçmişin olumsuz anılarına veda etmenin yolu, bunları bir sembol haline getirmektir. Örneğin geçmişle ilgili (-gönderip göndermemeniz önemli değil-) tüm içtenliğinizle bir mektup yazabilir ve bu mektubu bitirdiğinizde herşeyi o mektubun içine gömdüğünüzü düşünebilirsiniz. Bu mektubu göndermek istemiyorsanız, yırtıp atabilirsiniz. Eğer kurtulmak istediğiniz, önceleri sevdiğiniz ama şimdi ayrılmak istediğiniz bir insan ise (eğer koşullar uygunsa), onunla bir veda yemeği yiyebilir ve yemeğin sonunu, geçmiş kötü anılarının sonu olarak kabul edebilirsiniz. Özetle; kurtulmak istediğiniz geçmişi simgeleştirin ve simge yok olduğunda yeni bir yaşama adım attığınızı hayal edin. 

Değişim, öncelikle kararlılık gerektirir. Kararlılık için ise tam olarak ne istediğinizden emin olmalısınız. Bazen isteklerimizi kendimize bile itiraf etmekten çekiniriz. Değişim yolunda doğru ilerleyebilmenin ilkelerinden birisi, kişinin kendisine karşı dürüst olmasıdır. Dürüst ve ne istediğinden emin… 

Kişisel değişim, tabii ki kolay bir iş değildir. Kısa sürede çok büyük adımlar atamayabilirsiniz. Ama küçük de olsa attığınız adımların farkında olmalı ve kendinizi ödüllendirmeyi bilmelisiniz. Pek çok konuda olduğu gibi, değişim alanında da riskler alabilmek hiç kolay değildir. Eğer kendinizi ve yaşamınızı değiştirmek için riskler alabiliyorsanız, bunun da ödülleri olmalıdır. Bazen insanın kendisini şımartması, çok olumlu motivasyon yaratır. 

Size son önerim, neşeli olmanın ve eğlenebilmenin keyfini çıkarmak olacaktır. İnsanın kendine işkence yaparak doğru bir değişim süreci geçirmesi pek mümkün değildir. Değişimin bir düz ayna olduğunu düşünün; siz neşeli olduğunuzda, o da size benzer şekilde davranacaktır.

Farklı Bakabilmek…

Farklı Bakabilmek

Gürcan Banger

İnsanın ilk sıradaki destekleyicisi, kendisidir. Bunun tam zıddı olarak baş köstekçi de kendisi olabilir. Bir sorun ile ilgili olarak olumsuz sözcükler kullanmaya başladığınızda bir daha o soruna sakin ve tarafsız olarak yaklaşmanız müümkün olmayabilir. “Buna dayanamıyorum” diye başlayan bir düşünce silsilesi, söz konusu sorunu bir “bireysel felaket” haline dönüştürür ve insanın çözmek üzere elini atası gelmez.

Bu noktada gerçekleştirebileceğimiz davranış türlerinden birisi, durup nefes alıp olaya (soruna) bakışımızı değiştirmeye çalışmaktır. Sorunda değişen bir şey olmayacaktır; ama kendimizi olumsuzlukla yoğunlaştırarak çözüm gücümüzü azaltmamış olacağız. Bir bakış açısı değişikliği, sorunu gerçek ölçeğinde görmemize neden olabilir.

Örneğin bir öğrencinin “Şu fizik sorusunu çözemiyorum” düşüncesi yerine “Şu fizik problemini nasıl çözebilirim” diye kendini sorgulaması çok daha olumlu sonuçlar verir (verebilir).

Diğer yandan bir sorunu gerçekten çözmeyi isteyip istemediğiniz konusunda emin olmalısınız. Eğer çözüm konusunda ısrarlı değilseniz, sorunu aklınızdan silebilir veya erteleyebilirsiniz. Sürekli olarak bu sorunla yaşamanın sizden değerli bir şeyleri (zamanınızı, ruhsal dengenizi, ilişkilerinizi) alıp götürdüğünü bilmelisiniz.

Özetle söylemek gerekirse; soruna bir büyüteç ile yaklaşmayın. Muhtemelen bakış açınızı değiştirmeniz, onu gerçek büyüklüğü ve önemi ile görmenizi sağlayabilir. Neyi görürseniz onu çözmek isteyeceksiniz. Büyütülmüş bir sorunun müstakbel çözümü boyutları açısından sizi korkutacak ve imkansızlığa savuracaktır.

Kimi zaman sorunlarımıza “ya hep ya hiç” gibi radikal bakışlarla yaklaşırız. Dünyayı siyah-beyaz karşıtlığıyla düşünmek, bize kolay gelir. İnsanlar hakkında da böyle yargılara varma kolaycılığına düştüğümüz çok olur. Kötü bulduklarımızı yaşamımızdan siler, iyi bulduklarımızın yanından ayrılmayız. Halbuki yaşamın gerçek yüzü, sadece saf siyah veya beyazdan değil, bunların karışımı olan grilerden oluşur. Sorunlarımızı gri tonlar olarak görmek, onları çözme yolunda daha akılcı ve ekonomik olmamızı sağlayabilir.

İnsanlara gelince; saf iyiler ve saf kötüler artık masallarda veya öykülerde bile yok. İnsanlar, yaşam karmaşıklaştıkça siyah ve beyaz arasında değişen noktalarda konumlanıyorlar. Bu gri gerçeğin iyi farkında olmamız gerek.

Bir olaya veya kişiye siyah ya da beyaz diyebilmek için sağlam kanıtlarımız olmalı. Olaylara yönelik olarak savunduğumuz çözümlerde de böyle. Eğer yeterli kanıta sahip değilsek geçmiş deneyim ve izlenimlerimizin bizi yanıltmasına izin vermemeliyiz.

Bu tür genelci davranışlardan kurtulmanın yolu, doğru olarak bildiğimiz davranışın “neden doğru olduğunu” zaman zaman kendimize sormamızdan geçer. Çoğu zaman ezberlenmiş davranışlarımızın altında haklı ve yeterli bir mantık yoktur. “Bu böyledir” diyerek kestirip atarsanız, önce kendinize haksızlık etmiş olursunuz. Çünkü insanı diğer yaratıklardan ayıran en önemli özellik, aklının varlığı ve onu kullanabilmesidir. Soru sormayı becerebilen insan, sorunlar karşısında aceleci çözümlerden kaçınır. Dereyi görmeden paçaları sıvamak gibi yanlışa düşmez.

Bizi en çok yanıltanlar arasında “herkes, hiç kimse, genellikle, bazen, belki” gibi belirsizlik içeren sözcüklerin bulunduğunu unutmayın. Eğer aklınızın merceğini yeterli netliğe ayarlamazsanız, o bulanıklık içinde akıl gözünüz yanlış görebilir. Doğru davranmak için ayaklarınız doğru zemine sımsıkı basmalıdır.

Kendimin Farkında mıyım?

‘Kendimin Farkında mıyım?’

Gürcan Banger

Başka insanlar veya yaşadığımız olaylar hakkında yargılar geliştirirken bazı ‘kolaylıklardan’ yararlanırız. Örneğin süzgeçlerimiz vardır. Biçim olarak beğenmediğimiz bazı kişileri, kendi ilişki alanımız dışında tutarız. Başka düşünceler için de böyledir. Eğer karşılaştığımız bir düşünceyi, zihinsel süzgecimiz daha baştan eliyorsa, bizim için onun gündeme alınması bile düşünülemez. Bu süzgeç daha çocukluğumuzda aile içinde oluşmaya başlar. Kimi zaman okul, bazen arkadaş çevremiz bu süzgeci kalıcı hale getirir. İlerleyen zamanda bu süzgeç, bizimle öylesine içselleşir ki adeta kolumuz, bacağımız gibi bedenimizin (daha doğrusu yaşama bakış açımızın) olağan bir parçası haline gelir.

Bu süzgecin çoğu zaman yaşamın ara renklerine tahammülü yoktur. Adeta ya siyah ya da beyaz olmalıdır yargılarımız. Bu da yaşamın erken yıllarının bize öğrettiği acımasız kurallardan birisidir. Siyah ve beyaz dışındakiler süzgecin deliklerinde takılır kalır.

Çünkü siyah-beyaz kutuplaşması içinde düşünmek, yaşamı böyle algılamak kolaydır. Grilerin ve renklerin yarattığı karmaşayıyaşamak yerine siyah ve beyazın oluşturduğu tembelliği ve kolaycılığı tercih ederiz.

Tabii ki kolaycılığımız, sadece kutuplaşmış değer yargılarımız ile ilgili değildir. Gerçeği yakalama konusunda da kolaycı tutumlarımız var. Örneğin bir kişi hakkında görüş geliştirirken, onu daha yakından tanımayı denemek yerine ‘zihin okuma’ yolunu tercih ederiz.

Zihin okuma, karşımızdaki insanın ne düşündüğünü veya hissettiğini bilme varsayımıdır. Bunu sıklıkla empati ile karıştırdığımız da olur. Zihin okuma bir yanıyla bencilliktir, diğer yanıyla da çok bilmişlik. Karşımızdaki kişinin ne düşünüp ne hissettiğini bilmekle kalmayız; onun yerine düşünmeye, onun yerine hissetmeye ve onun yerine eylemde bulunmaya da başlarız. Bu yaptığımızın, söz konusu insana bir saygısızlık olduğu aklımıza bile gelmez.

Bir ayna karşısında giyimimizi denetleyebilir, görünümümüze biçim verebiliriz. Bunu büyük ölçüde de kendimiz yapabiliriz. Ama bir karakter aynası yoktur ki, bize gerçekleri göstersin ve düzeltmemizi sağlasın. İnsanın kendisiyle ilgili hatalarının temelinde, genellikle kendisini objektif olarak göremeyişi yatar. Gerçekten bir kişinin yukarıda sözünü ettiğim hatalı davranışlarını görmesi hiç de kolay değildir. Bir başka deyişle; bir insanın kendi kendisinin aynası olabilmesi için zihinsel ve ruhsal zenginliğe sahip, yüksek derecede birikimli, deneyimli bir insan olması gerekir. Bu da çok az insana nasip olan bir durumdur.

İnsanın aynası çevresidir. Çevresinde var olup türlü ilişkiler kurduğu diğer insanlardır. Kişi, diğer insanlarla kurduğu ilişkilerde ortaya çıkan durumların ve sonuçların daha kolay ayırdına varabilir. Diğer insanlarla olan etkileşiminin gidişine ve vardığı noktalara bakarak kendi tutum ve davranışları hakkında kararlara varabilir. Değiştirmek istedikleri olursa onlarla ilgili önlemler alabilir.

Pek çok karakter özelliğimiz, daha bebeklikte başladığından (ve bizim olağan bir parçamız haline geldiğinden) bunları fark etmek ve kavramak daha zor olabilir. Ama insanlarla olan ilişki ve iletişimlerimizi mercek altına alarak bazı kişisel gerçeklerimizi yakalayabiliriz.

İnsanın kendisini incelemesinde ve değiştirmesinde bence önemli bir ön koşul var. O da her durumda kendisiyle barışık olması. Olumlu ve olumsuz gelişmeleri, cesaretle karşılayıp bunların gelecekteki yaşamı için deneyim örnekleri olduğunu anlaması. Kendinin farkında olmak (ve devamında değiştirebilmek) için önce kendine ve çevreye karşı olumlu olmayı becermek gerekir, derim.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.