İnsan Ölçeği

İnsan Ölçeği

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Çevrenize şöyle bir göz gezdirin. Bunu bir caddede yürürken çok daha kolay yapabilirsiniz. Yüksek binalar, yoğun trafik, insan gözünün görebileceğinin ötesinde renklendirilmiş bir reklâm dünyası, kulakları hırpalayan kentsel gürültü ve diğerleri… Hepsinin ortak özelliği, insan ölçeğinin dışında (hatta çok dışında) olması.

İnsanın fiziksel, zihinsel ve duygusal boyutlarını aşan yaşam ortamı sadece kentin dış mekânlarına ait değil. Günlük yaşamımızın her alanı, insan ölçeğinin dışına savrulmaktan muzdarip. İnsan ölçeğinin ötesinde satın alıyoruz, ihtiyacımızın ötesinde istiyoruz, kendi boyutlarımızın ötesinde tüketiyoruz. Geliştirdiğimiz ‘uygarlık’, insan ölçeğinin çok ötesine ulaştığından, kendi yaşam çevremizi her an daha büyük bir hızla tüketiyoruz.

Mutlu olmak ümidiyle daha fazla tüketiyoruz. Günümüzde tüketim eğilimi, bireyleri aşarak toplumun tamamını saran bir tüketim bağımlılığı haline dönüştü. Salgına dönüşen bir hastalık gibi yerel ve bölgesel sınırları aşarak küresel boyutlara erişti. Artık tüketmenin, insanî ölçekteki ihtiyaçlarımızın karşılanmasıyla hiç ilgisi kalmadı. Adeta ‘tüketmek için tüketir’ hale dönüştük. Eğer tüketimi, bir mutluluk aracı olarak insanların kafasına kazırsanız, başka türden bir sonucu beklemek de hayal olur.

Eminim; aşırı tüketim hakkında fikrini sorduklarınızdan pek çoğu, tüketim bağımlılığının kötü bir şey olduğunu söyleyecektir. Ama mevcut sistemin, tüketimin denetlenmesi yerine daha fazla tüketme yönünde işletilmesi şaşırtıcı değil midir? Tüketimin neden böylesine çılgınca arttığına dair ‘aklı başında’ çalışmalar fazla sayıda değil. Ama bu konu da akıl yürütmek de zor değil.

Tüketim bağımlılığının artışına dikkat ettiğimizde; bu manyayı teşvik edenlerin başında görsel medya organlarının olduğunu gözlüyoruz. İletişim ve bilişim teknolojilerindeki kısa sürede olağanüstü gelişmeler, öncelikle kişilerin mal ve hizmetlere ulaşmasını kolaylaştırdı. Bu ortama özgü yeni ikna ve satış mekanizmaları geliştirildi. Özellikle TV kanalları ve Internet, yerinden kalkmadan satın alıp tüketebilmek için yepyeni yol ve yordamlara vesile oldu. Bu araçlar, tüketimin mutluluk ile eşdeğer olduğu (en azından mutlu olmak için çok tüketmek gerektiği) konusunda insanların bilincine kalıcı takıntılar yerleştirdi.

Son yıllarda bankalar, kendilerini kârsızlık bataklığından kurtarmak için bireysel müşterilere yöneldiler. Bireysel müşteri, banka için daha çok sayıda kredi kartı ile daha fazla kart ve bireysel kredi kullanımı demektir. Kredi kartı ile yapılan alışverişlerde malı veya hizmeti satan firma kazanırken, daima kazanan bir başkası daha var. O da kartı veya krediyi veren banka. Bireyler, ihtiyaçlarının ötesinde tüketirken; bankalar da düşük faiz, ödemeyi geç başlatma veya uzun süreli borçlanmalar gibi özendirmelerle kendilerine düşen hâsılatı topluyorlar.

İnsan ölçeğinin ötesine geçen tüketim bağımlılığından söz ederken, alışveriş merkezlerini (AVM’leri) hatırlamadan olmaz. AVM’ler, insan ölçeğinin çok ötesindeki görkemli özellikleri ile insana sanal dünyalar sunuyorlar. Bireyleri, kendi gerçeklerinden kopararak onları yapay bir alışveriş ve tüketim dünyasına sürüklüyorlar. AVM’de geçen bir alışveriş sürecinden sonra insanların hiç de ihtiyaçları olmayan pek çok ürünü aldıklarını fark etmeleri şaşırtıcı değildir.

Tüketim bağımlılığı ile mücadele etmek mümkün müdür? Doğrusu; bu soruya kolayca ‘evet’ cevabını verebilmek zor. Belki sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) bu konuda yapacakları çalışmalar olabilir. Bunu söylerken, tüketiciyi korumaya çalışan STK’lardan söz etmiyorum. Kastettiğim, insanî ölçekte (bir başka deyişle ‘daha mantıklı’ tükettiğimiz) yaşamı özendiren bir yaşam felsefesini gündeme getiren kuruluşlar. Henüz yeterli yaygınlık ve olgunluğa ulaşmasa da; bu yönlü çalışan kişiler ve kuruluşlar Dünyanın her yöresinde giderek çoğalıyor.

Kentsel Yoksulluk ve Gençlik

Kentsel Yoksulluk ve Gençlik

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

20’nci yüzyılın son çeyreği ile birlikte başlayan küresel çağın önemli özelliklerinden birisi, her düzeyde ilişkilerin karmaşıklaşması oldu. Dolayısıyla sosyal ve ekonomik yaşamı oluşturan unsurların karşılıklı etkileşimleri ve bağımlılıkları çok daha yoğun hale geldi.

Bu yeni görünüm, sosyal sorumluluk denen yeni bir anlayışa da yol verdi. Sosyal sorumluluk, içinde bulunulan ortamın korunması, sürdürülmesi ve geliştirilmesi konusunda bireylere, kurumlara ve kuruluşlara düşen yükümlülükleri ifade ediyor. Bu bakış açısıyla baktığımızda; kentte yaşayanlar açısından yeni yaklaşımlar gündeme geliyor. Örneğin toplumun ve kent yerleşiminin birbirine yabancılaşmış (ekonomik ve sosyal anlamda birbirinden uzaklaşmış) kesim ve bölgeleri olmaması gerektiğini düşünüyoruz. Kentteki unsurların bir bölümünün dışlanmasının veya yoksulluk nedeniyle kent yaşamından uzaklaşmasının olumsuz etkilerinin, kentin tamamına yansıdığını fark etmeye başladık.

Yeni çağda geleneksel tanımların pek çoğuna yeni tanımlamalar geldi. Örneğin kentte yoksulu tanımlarken, sadece ekonomik ölçülerle bakmıyoruz. Şehirde yaşayan bazı insanlar, gelir yoksunlukları nedeniyle ortalama kentsel yaşam standardını sağlayamıyorlar ve kent yaşamına entegre olamıyorlarsa, onları kentsel anlamda yoksul sayıyoruz. Kentsel yoksulluk, duruma göre değişik görüntüler verebiliyor. Kimi zaman düşük gelir veya işsizlik olabilirken, bazen sağlık imkânlarına ulaşamama, bazen de kentsel kolaylıkları kullanamama olarak yansıyor.

Kentsel yoksulluk, kendi başına bir olgu değildir. Başka unsurlarla birlikte yaşar. Örneğin yoksulluğun en belirgin sonuçlarından birisi, bireyin veya ailenin şehir yaşamından dışlanmasıdır. Böyle bir olguya ‘kentsel sosyal dışlanma’ diyoruz. Kentsel sosyal dışlanma, kentte yaşayan vatandaşların yoksulluk, yoksunluk, zafiyet veya ayırımcılık gibi nedenlerle toplum dışına itilmeleridir. Bu çerçevede yoksul vatandaşların kent yaşamına katılımları engellenmiş olur. Eğer bir vatandaşın kendi semtinden şehir merkezine gelmesi için harcaması gereken para, onun bütçesi için önemli bir oran oluşturuyorsa; bu kişi, kent yaşamından dışlanıyor demektir. Kent merkezine gelemediği için burada sunulan kentsel imkânları da kullanamaz.

Kentsel yoksulluk ve sosyal dışlanma, şehirdeki sosyal risk ve tehdit olgularını oluşturan ve artıran önemli faktörler arasındadır. Bir ekonomik, sosyal ve kültürel çevre olarak şehir, değişik kişi, kurum veya kuruluşları ile farklı kesimler için yeni fırsatlar veya tehditler oluşturur. Örneğin sosyal destek mekanizmalarının zafiyeti nedeniyle sokakta yaşayanların sayısının artması, şehir açısından yeni bir tehdit unsurunun oluşmaya başlaması anlamına gelir. Yine bu bağlamda soksak çocuklarının, bağımlılık yapan madde kullananları veya gasp ve hırsızlık olaylarını sayabiliriz.

Diğer yandan bir kent için fırsatlar yaratabilecek / yaratan kişi, kurum ve kuruluşlar da mevcuttur. Örneğin bir kentteki üniversite, o yerleşim için en önemli ve ciddi fırsat üreteçlerinden birisidir. Eskişehir’i gözlediğimizde iyi biliyoruz ki; üniversiteler bulundukları şehirler için yepyeni kentsel kâr modelleri oluşturmaktalar. Bu kaynaktan ekonomik getiri dışında, yeni fırsatlar anlamında başka amaçlarla yararlanılıp yararlanılmadığı ise ciddi bir başka soru olarak duruyor.

Üniversite gençliği, değişik toplum kesimlerinden gelmesi ve nitelikli eğitim alıyor olması nedeniyle bir şehir için önemli yenilikçilik potansiyeline sahip bir zenginliktir. Ülkemizde pek çok kenti yakından izlediğimizde; kent toplumlarının, bu üstün özelliklerini yeterince kullanamadığını gözlüyoruz. Bu durumu, gençlerin duyarsızlığını bağlamak, kentteki sosyal aktörlerin beceriksizliklerini saklamaya çalışmalarından başka bir şey olmaz.

Yoksulluk ve Sosyal Dışlanma

Yoksulluk ve Sosyal Dışlanma

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Eğer bir şehrin sadece merkezinde dolaşırsanız, burada gördüğünüz görkem sizi yanıltabilir. Işıltılı mağazalar, yüksek binalar, çok renkli vitrinler ve moda giysiler içinde insanlar, sizi tüm şehrin böyle bir görünüm verdiği izlenimine savurabilir. Kent merkezinin ihtişamı ile şehri birkaç lüks restoran veya eğlence yeri ile ‘hali vakti yerinde’ insanlardan ibaret sanabilirsiniz.

Yöneticiler, kendi kentlerini albenili ve yerel iktidarlarını başarılı göstermek için şehrin vitrinini oluşturmada büyük gayret gösterirler. Öyle ki, son yıllarda bu türden ‘puan almaya’ yönelik çalışmalar, şehrin temel ihtiyacı olan pek çok sorun ve konunun önüne geçmiş gibi görünmektedir. Ülkemizde yerel yönetim anlayışı, hızla ‘sabun köpüğü’ modeline doğru ilerliyor.

Pek çok yöneticinin dikkat etmediği önemli noktalar var. Örneğin bir şehrin büyüklük ölçeği konusunda bir vizyonları, planları veya buna bağlı programları olduğu kanaatinde değilim. Doğru belirlenemeyen şehir ölçeği, ilerleyen yıllarda başka kentsel sorunlara neden oluyor. Hızlı ve dengesiz büyüyen kentlerde yönetimlerin yükünün hızla arttığını biliyoruz. Bu gerçek, aynı zamanda vatandaş başına düşen yerel yönetim birim maliyetini de artırıyor. Bir şehri sadece görünüm olarak çekim merkezi haline getirmek, sonuçta kentin yükünün ve maliyetinin artmasına neden oluyor.

Bir kentin vizyonu, sadece imar ve uygulama planlarına indirgenemez. Eğer paylaşılan şehrin bir büyüme perspektifi yoksa (-ki büyüme perspektifi, nüfus ve alan olarak daha fazla büyümeme anlamına da gelebilir), uygulanmaya çalışılan imar vs planlarının da anlamsızlaşmasına neden olur. Bugün pek çok şehrimizde yaşadığımız gerçek budur. Kağıt üzerinde planlar vardır ama bir kentsel vizyon olmamış veya paylaşılmamıştır.

Bir ülkenin olduğu gibi, bir şehrin kişi başına düşen yıllık gelirinden de söz edebiliriz. Ama benzer şekilde; bu gelirin şehirde yaşayan sosyal katmanlar arasında nasıl dağıldığına da bakmalıyız. Bir şehrin gelişmişliğinin göstergesi, şehrin mahalleleri arasındaki gelişmişlik farkıdır. Eğer kent merkezindeki görkemle karşılaştırıldığında, dış semtlerde veya varoşlarda ciddi yoksulluk düzeyi gözleniyorsa, o şehrin yönetiminin başarılı olduğunu iddia etmek mümkün değildir. En azından; görece daha az gelişmiş semt ve mahallerdeki kişi başına yıllık gelirin, ülke ortalamasının üzerinde olduğunu gözlemek ve kanıtlamak gerekir.

Bir şehrin, üzerinde durulması gereken iki niteliğinin kentsel yoksulluk ve sosyal dışlanmışlık olduğu kanaatindeyim. Bu iki faktördeki olumlu gelişmeler, o kentte izlenen yönetim başarısının kanıtlarıdır.

Eğer yurttaşlar, kişi veya aile düzeyindeki gelir yetersizliğinden dolayı sosyal olarak kabul edilebilir bir yaşam düzeyine sahip değillerse ve kentsel konfor imkânlarından yararlanamıyorlarsa, bu durumda kent yoksulları sayılırlar. Bu insanlar için kent merkezindeki zengin görüntünün sosyal gerginliği artırmaktan öte bir anlamı yoktur. Neden şehrin değişik noktalarındaki kent mobilyalarına zarar verildiği gibi zor soruların cevaplarından birisi burada gizlidir. (Siz, yaşadığınız şehirde kentsel yoksulluk düzeyi hakkında bilgi sahibi misiniz?)

Eğer şehirde bir tiyatro veya gösteri merkezi varsa ve eğer siz vatandaş olarak bu olanaktan yararlanamıyorsanız, sosyal olarak dışlanmış sayılabilirsiniz. Çünkü sosyal dışlanma, kişilerin yoksulluk, mahrumiyet veya ayırımcılık gibi nedenlerden dolayı kent yaşamı dışına itilmeleri anlamına gelmektedir. Gelişmiş şehirlerin sosyal dışlanmışlık endeksleri düşüktür. (Siz, yaşadığınız şehirde bu göstergenin ne olduğunu biliyor musunuz?)

“Ben, yönetici olarak bu şehre şunları yaptım” demek başarıyı doğrulamak için yeterli değildir. Yapılan her projenin veya her faaliyetin, şehri oluşturan sosyal katmanlar arasında ne denli paylaşıldığı belli olmadan başarı iddiasında bulunmak, ancak ‘lüks’ bir davranış olur. Unutmayın ki; doğa ve şehir, biz onu ‘modernleştirmek’ için elimizi dokunmadan da güzeldi. Belki çok daha güzeldi.

Kent ve Gençlik

Kent ve Gençlik

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Şehri oluşturan unsurlarından birisi, değişik yaş katmanlarından oluşan nüfustur. Ülkemizde bu katmanlardan 15-25 yaş diliminde olan ve gençlik olarak isimlendirilen kategori, nüfusun yaklaşık yüzde 60’ını oluşturuyor. Genç nüfusu yoğun olarak bulunduran üniversiteler gibi eğitim-öğretim kurumlarının sosyal yaşamda özel yeri var.

Anadolu Üniversitesi’ne bağlı Açık Öğretim Fakültesi’ni (AÜ AÖF’ni) bir yana bırakırsak; Eskişehir’de iki üniversite nedeniyle yaklaşık 40-50 bin kişilik genç öğrenci nüfusu var. Bu nüfus, yaklaşık 10 ay yaşadığı bu kentte şehir ekonomisine ciddi katkılar yapmaktadır. Böyle bir topluluğun büyüklüğünün, pek çok yerleşimin turistik ziyaretçi sayısından çok daha yüksek olduğu ortadadır. Çok basit bir hesapla; sadece öğrenci nüfusu sayesinde (AÜ AÖF’ni katmadığımız durumda bile) Eskişehir’in 10-12 milyon kişi-gün büyüklüğünde bir ‘turizm potansiyeli’ var demektir.

Tabii ki, bir kent sadece ekonomiden oluşmuyor. Şehir, tarım dışı alanda kurulmuş ve nüfus yoğunlaşması olan bir yerleşim yeridir. Kentte sanayi ve ticaret yanında bilimsel, sanatsal, sosyal ve kültürel etkinlikler yoğunlaşması da beklenen bir gelişmedir. Her ne kadar kentin değişik sosyal katmanları tarafından ne denli paylaşıldığı bir soru işareti olsa da; Eskişehir, geçmiş yıllarda şikâyet edilen sosyal ve kültürel faaliyet zafiyetini adım adım aşmaktadır.

Bir şehri oluşturan kamu ve özel kesim yanında bir diğer sektörde sivil toplum kuruluşları (STK’lar) yer alır. Son yıllarda halkın yönetime doğrudan katılımı süreçlerinin yaygınlaşması ile birlikte sivil toplum çalışmalarının da önemi artmıştır. Ulusal düzeyde bakıldığında Eskişehir, başarılı iller arasında sayılabilir. Diğer yandan; Eskişehir’e küresel ölçekte baktığımızda; küresel örneklere göre henüz emekleme çağında olduğu görülür.

Eskişehir, sosyal ve demografik bileşimi açısından sivil toplum çalışmaları açısından ümit vericidir. Son birkaç yılda (siyasetle sivilliği özenle ayırt eden ESYO sivil platformu gibi) ivmelenen bazı çalışmalar nedeniyle, ulusal düzeyde başarı öyküleri yazmaya aday olarak gösterilmektedir. Ama bu gelişme, yerel sivil toplum hareketinin bazı sorunlarının net olarak ortaya çıkmasına da vesile olmaktadır.

Eskişehir sivil toplum hareketi, çok büyük bir topluluk olan üniversite gençliğini motive etme ve sivil çalışmalara katma konusunda son derece başarısızdır. Muhtemelen bu zafiyette sivil toplum yöneticilerinin ataleti ve yetkinlik eksikliği kadar gençliğin yeni konumlarının iyi bilinmemesinin etkisi de var.

1923 ile başlayan süreçte gençliğin temel görevi, ülkeyi baştanbaşa yenileyecek olan modernist projenin bir parçası olmaktı. Bugün ileri yaş düzeyine ulaşmış bu kesimde hâlâ bu izleri görmekteyiz. 1950 sonrası gençlik ise kırdan kente göçün paradigması (anlayış ve değer sistemi) içinde yer aldılar. 1960 gençliğine eşitlik, adalet ve özgürlük söylemleri egemen oldu. 1968 kuşağı, Dünya’da pek çok değer ve sürecin değişmesinde yer aldı. 1970 gençliği, göçün sonucunda oluşan kötü kentsel yerleşimlerden ayağa kalkan bir toplumsal muhalefetin sözcüsü oldu. Özetle; 1923-1970 arasındaki genç kuşakların tamamı, (konjonktür nedeniyle) kendileri için doğal buldukları sosyal ve siyasal misyonlar yüklendiler. 1970’lerin sonu ile birlikte kendi akışı içinde gelişen gençlik misyonu adeta bir ‘kırılmaya’ uğradı.

1980 ile birlikte idealist siyasetin yerini aile, akrabalık, hemşehrilik gibi unsurlar üzerine kurulu rant elde etme çabaları aldı. 12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında oluşan apolitik 1980 genç kuşağı bireyci, başarı odaklı ve siyasetten korkan bir anlayışın tutsağı oldu. Bu geleneği sürdüren 1990 genç kuşağının en belirgin özelliği, tüketim yönelimli olmasıdır. Bu dönemde gençler arasında imaj, marka ve aşırı tüketim yönelimlerinin yükseldiğini gözlüyoruz. Özellikle üniversite gençliğinin bu özellikleri, ağırlıkla taşıdığını görüyoruz. Gençliğin hızla özetlediğim bu farklılaşmasını iyi kavramadan bu zenginliği değerlendirmek zordur.

Şehri oluşturan kullanıcı gruplarından birisi olarak üniversite gençliğinin, ortak değerler ve birlikte yaşam anlayışı çerçevesinde kentsel yaşama geri kazandırması gerekmektedir. Bu konuda da kentin ‘hiza önderlerinden’ olan sivil toplum kuruluşlarına (STK’lara) ciddi görevler düşmektedir. Ama bu zor işin, eski kafalarla başarılması da mümkün değildir.

Kırılma Noktası

Kırılma Noktası

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Damlatmakta olan bir musluğun altına bir bardak koyduğunuzu düşünün. Neredeyse her damla, eş büyüklükte ve benzer özelliklerdedir. Peşpeşe gelen damlalar, fark edilmez biçimde bardağı doldurur. Öncekilerden farkı olmayan bir damlaya sıra gelir ki; onun düşmesiyle birlikte bardak dolar ve taşar.

Yaşam da damlalarla dolan bardak gibidir. Olağan bir akışı vardır. Hep ‘böyle’ gidecekmiş duygusunu verir. Ama bir an gelir ki; bir kırılma oluşuverir. Yaşamın (veya özel olarak ilgilendiğimiz konunun) akışı değişiverir. Bu kırılma noktasından sonra malum konu, farklı bir görünüm kazanır.

Bir şehrin gelişim tarihi, belirli sayıda kırılma noktaları içerir. Özellikle geleneği ve uzun geçmişi olmayan kentler için böyledir. Eskişehir, 19’uncu yüzyılda göç almasıyla ve İstanbul-Bağdat demiryolunun kurulmasıyla bir kırılma noktası yaşamıştır. 1800’li yılların sonu, Eskişehir için yaşamın önceki dönemden farklı olmaya başladığı bir kırılma noktasıdır. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte çok miktarda kamu yatırımı alması, akışın değiştiği bir başka nokta olmuştur.

20’nci yüzyılın ikinci yarısında (1800’ler öncesinde olduğu gibi) Eskişehir, kendi başına kaldığı (adeta suların ağır aktığı) bir dönem geçirmiştir. 2000’li yıllara doğru Eskişehir’in, sosyal ve ekonomik yaşamda yeni bir kırılma noktasını yaşadığını söyleyebiliriz.

Bu son kırılma ile birlikte Eskişehir’in geleneksel yaşam biçiminin son bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bundan sonra eskiye benzemeyen çok farklı bir Eskişehir var olacaktır. Bu yeni oluşumun bu şehirde yaşayanları mutlu edip etmeyeceğini ise zaman içinde göreceğiz. Trafik, merkezde yoğunlaşma, dış semtlere hizmet götürülmesindeki sıkıntılar, yurttaş katılımının oluşmamış olması gibi kentsel sorunların devam ettiğine bakınca bazı olumsuz ipuçları elde edebiliyoruz.

2000’le başlayan süreçte ilk farklılığın, şehrin mekânsal kullanımında olacağını görmeye başladık. Şehrin değişik bölgelerinde yeni konut ve iş alanları oluşmaya başladı. Uzun yıllar sonra ilk kez (Eskişehir’in geleneğinde olmayan) kentsel dönüşüm projeleri gündeme geliyor. Yakın bir gelecekte şehrin (tescilli olan yapılar ve kentsel sit olan bölgeler dışında) eski mahallelerini görmek mümkün olmayacak. Mekânsal olarak şehir, çok ciddi bir dönüşüm gösteriyor.

Eskişehir’in önceki büyüme yaklaşımı, yağ damlası modelidir. Bir anlamda kentin kendi kendine büyüdüğünü söyleyebiliriz. Şimdilerde ise imar planlarının daha organize olmaya çalıştığını görüyoruz. Ama Büyükşehir ve belde belediyeleri arasında (imar hiyerarşisine rağmen) bir kentsel vizyon uzlaşması bulunmaması, şehrin çağdaş ‘çarpık kentleşmesini’ beraberinde getirebilir. Diğer büyük şehirlerde yapılan hataların bir benzerini Eskişehir’de de yaşayabiliriz. Muhtemelen imar hiyerarşisinin, bir şehrin gelişimi için yeterli olmadığı yeni bir örneği izleyeceğiz Eskişehir’de.

Eskişehir’de yerel olarak yaşanan kırılma noktasının oluşumunda küresel gelişimlerin ciddi katkıları olduğuna kuşku yok. Bu şehirde de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bugün Eskişehir’in geleceğini düne bakarak öngörebilmek mümkün değil. Ama ne yazık ki; şehrin yöneticileri kendi yaklaşımlarını halkla yeterince paylaşmadıklarından, kentli yurttaşlar için gelecek tasarımı oluşturmak da pek kolay olmuyor. Eskişehir’i yönetenlerin kendi zihinlerindeki vizyonu, şehir dışındaki başka kişi ve kuruluşlarla (Eskişehirlilere oranla) çok daha fazla paylaştıklarını söylemek yanlış olmaz. Yerel yöneticilerin yaklaşımlarını, şehrin dışındakiler içindekilerden çok daha fazla biliyorlar. Çünkü yöneticilerin ketumluğu, bir iç politika unsuru olarak kentli kişi ve yurttaşlara karşı işliyor.

Eskişehir, mekân kullanımı ve yapılanması yanında ekonomik ve sosyal yönden değişimler de gösteriyor. Yerel ekonomide farklılıklar gözlenmeye başladı. Bu konuda sağlam araştırmalara ihtiyaç var. Ama Eskişehirliler bu değişimi hâlâ ‘düne ait’ bir bakış açısıyla algılamaya devam ediyorlar. Bakışlarını kendi iç dünyalarından dışa çeviremediler. Bu içe kapalılıkta siyasetçilerle yerel yöneticilerin ciddi sorumlulukları var. Eskişehir’in 1950-60 sonrası siyasi yaşamına bakınca ne olup bittiği, siyasetin şehre öncülük görevini yapamadığı ayan beyan görünüyor.

Alışveriş Merkezleri

Alışveriş Merkezleri

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Türkiye’de son birkaç yılın en çok konuşulan konularından birisi, organize perakendeciliğin gelişmesine bağlı olarak sayıları beklenmedik biçimde artan alışveriş merkezleri oldu. Eskişehir’de bu yönlü ilk adım, (kuruluş mantığı biraz farklı olmakla birlikte) şehrin merkezindeki Esnaf Sarayı’nın yapımı olmuştu. 2007 yılı ise alışveriş merkezlerinin Eskişehir ekonomisine büyük ölçekli giriş yılı olarak şehir tarihindeki yerini aldı.

Organize perakendecilik mekânları olan alışveriş merkezleri, bir merkezî yönetim altında işletilirler. Bu tür merkezlerde çoğu zaman kiralama yöntemi uygulanır. Merkezin yönetimi, genelde kiralama işini yapan firma tarafından gerekleştirilir. Merkezin mülk sahibi ile kiralayan firma farklı kuruluşlardır. Alışveriş merkezi yapımında olduğu gibi kiralama işinde de uzmanlaşmış firmalar bulunmaktadır. Kiralama işlemi, kiracının kullandığı birim alan fiyatı üzerinden yapılır. Alışveriş merkezinde yer alan firmalardan ciro üzerinden pay alan kiralama sistemleri de vardır. Kira ve ciro komisyonu dışında, kiralayıcıların masraflara katılmaları istenir ve belli bir aidat ödetilir.

Alışveriş merkezlerinde “merkez mağaza” diyebileceğimiz ve genelde gıda ile tüketim malzemeleri satan bir kuruluş bulunur. Türkiye’deki örnekleri arasında merkez satıcı görevini Carrefour, Migros gibi büyük perakendeciler oluşturur. Alışverişin büyük hacmini yapan bu kuruluşun ürün ve hizmet portföyü, gıda ve tüketim malzemesi dışında çok çeşitli olabilir. Bu pozisyona talip olmak üzere Türkiye’ye gelen yabancı şirketlerin sayısında çok hızlı bir artış olduğunu söyleyebiliriz.

Alışveriş merkezlerinde büyük satıcı dışında; kiralayan firmanın kriterlerine göre oluşturulmuş başka olanaklar da bulunur. Örneğin markalı ürünlerin satıldığı mağazalar bunlardan birisidir. Bu tür markaların seçiminde kiralayan firmaların, önce küresel / uluslararası firmalara yer vermeye çalıştığını, ancak boş yer kalırsa yerel markalara döndüğünü söylemek zorundayız. Çoğu örnekte; yerli firmalardan istenen ciro komisyonu yaklaşımı, yabancı markalara uygulanmayarak bir ayırımcılık yapılmaktadır. Benzer şekilde yerli firmalardan daha yüksek kira bedelleri istendiği de bilinmektedir. Bu tür çifte standartlı kira yaklaşımı, kiralama işini yapanların insafına kalmakta ve ‘serbest piyasa ve liberal ekonomi’ tezleri ile kamu denetim birimleri tarafından herhangi bir yaptırım uygulanmamaktadır. Böyle bir durumda yerel, bölgesel ve ulusal markaların nasıl gelişip ekonomik gelişmelerini sürdürebilecekleri bir soru işaretidir.

Alışveriş merkezleri arasındaki savaşın yeni biçimlerini yakında Eskişehir’de de görmeye başlayacağız. Bu acımasız mücadelenin örnekleri halen İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerimizde yaşanmaktadır. Bu savaşın temel nedeni, Türkiye’de alışveriş merkezi sayısında (olması gerekenin üzerinde) bir patlama yaşanmasıdır. Alışveriş merkezi yapımının yerel yönetimler tarafından bu denli bilinçsiz desteklendiği (aslında bu kadar başıboş bırakıldığı) bir başka ülke yoktur desek bir gerçeği ifade etmiş oluruz.

Uygulanan politikalar nedeniyle firmaların iş, müşteri ve kâr bulmada sıkıntı yaşamaları, son çare olarak alışveriş merkezlerine yönelmelerine neden olmaktadır. Bu ‘alışveriş merkezine hücum’ anlayışı da hızla kiraların yükselmesine neden olmakta ve talep patlaması yaratmaktadır. Banker ve banka krizlerinin ardından kredi kartı facialarını yaşamaya başlamış olan ülkemizin, alışveriş merkezleri nedeniyle yeni sorunlar yaşaması şiddetle muhtemeldir.

Alışveriş dışında eğlence olanakları ile de cazibe noktaları haline dönüşen alışveriş merkezlerinin imar planlanmasında bölgenin nüfus yoğunluğu, trafik sorunları ve ulaşım konusu gibi unsurların yeterince dikkate alınmadığı ortadadır. Belediyeler kendi bölgelerinde bu tür merkezlerin açılmasını teşvik ederek hizmet yaptıkları kanaatindedirler. Ama ne yazık ki, olayın gerçek yüzü sandıkları gibi değildir. Eskişehir, bu gerçeği, 2007 sonundan itibaren tüm boyutlarıyla yaşamaya başladı.

Hemşehrimizi Sever miyiz?

Hemşehrimizi Sever miyiz?

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Eskişehirlilik diyebileceğimiz hemşehrilik anlayışımızın gelişmiş olduğunu söylemek mümkün değil. Bunda 19’uncu yüzyıl öncesinde Eskişehir’in küçük sayılabilecek bir yerleşim olmasının ve daha sonra değişik zamanlarda farklı kültürlerden insanların göçle gelmesinin etkisi var. 50-60 yıl öncesini hatırlayanlar, şehrin kuzey ve güneyi arasındaki Aşağı ve Yukarı Mahalle geleneksel kavgalarını hatırlayacaklardır. Yine eskiler, genel anlamda bazı göçmenlerin (ve kültürlerinin), şehrin bazı yerlileri tarafından nasıl ‘ikinci sınıf’ sayılmaya çalışıldığını hatırlayacaklardır.

Sözün özü; ülkemizin başka şehirlerine oranla göçle büyümüş Eskişehir, kendisini oluşturan farklı kültürleri yoğurarak bir hemşehri kültürü yaratamamıştır. Eskişehir’li yurttaşların yatılı okul veya askerlik anılarında bu durumun sıkça dile getirildiğini ve vurgulandığını hatırlarsınız.

Bir hemşehri kültürünün oluşmaması, genellikle o şehri oluşturan farklı kültürlerin kendi içlerine dönmesini sağlar. Etnik kimlikler ile eş kökenli kültürel topluluklar veya inanç grupları, kendi iç bağlarını güçlendirerek ortak bir şehirli kimliğinde erimeye karşı direnirler. Kültürel kimliklerin korunması ve yaşatılmaya çalışılması, tabii ki anlamlı ve değerlidir. Ama günlük yaşamda paylaşılan bir şehrin kaynaklarından yararlanma konusunda ortak paydaya varılamamış olması, kültürler arası gerginliğin de çıkış noktalarının başında gelir.

Bir şehri oluşturan farklı yurttaş toplulukları arasında içe dönmeden kaynaklanan gerilim, zorunlu olarak bir çatışma doğurmayabilir. Daha doğrusu; çatışma, geçmişteki Aşağı – Yukarı Mahalle kavgalarından farklı bir görünüm verebilir. Bugünkü durum da bunu doğrulamaktadır. Örneğin bugün farklı etnik ve kültürel gruplar arasındaki çatışma, siyasal partilerde ve sivil toplum kuruluşlarında ‘iktidar mücadelesi’ olarak görünmektedir. Bu tür örgütlerde kişiler, göçle geldikleri memleketlerine ve kendilerini isimlendirdikleri alt-kimliklerine göre farklı rant ve iktidar kavgası grupları oluşturmaktalar.

Tabii ki; yerel iktidar mücadelesinin ve siyasal rant kavgasının tek nedeni olarak etnik ve kültürel kimlikleri gösteremeyiz. Kimlikler, güç ve rant elde etme mücadelesinde bazen etkin bir araç, kimi zaman ise kaynak neden olabilmektedir. Bu konuyu ele alırken asıl vurgulamak istediğim konu, bu farklılıkların şehrin potasında bir hemşehrilik ruhuna dönüşememiş olmasıdır.

Kanımca; hemşehrilik, şehre sahip çıkmak anlamında çağdaş yurttaşlık yolundaki adımlardan birisidir. Ne yazık ki; bu şehrin geçmişteki yöneticileri ve önde gelenleri, böylesi bir ortak kimliğin oluşması için fazlaca gayret sarf etmemişler. Kendi etnik kimliğimizden birisini, kendi göçmen soydaşımızı veya Eskişehir’de yaşayan kendi memleketlimizi sevip saymışız. Ama bunların dışındakilerle hemşehri olmayı içimize sindirememişiz. ‘Bizden’ olmayana ‘öteki’ olarak bakmışız ve daha soğuk durmuşuz.

Bu yazıyı yazarken, ‘şuralılar veya buralılar’ diye açık örnekler veremiyorum. ‘Şuradan göç edenler’ demekten kaçınarak biraz genel ifadelerle yetinmek zorunda kalıyorum. Çünkü yukarıda söz ettiğim sorunlar, açık örneklemeyi de zorlaştırıyor. İsim verdiğimde, söz konusu etnik veya kültürel topluluğun ‘rant tekerine çomak sokmuş’ gibi görünüyorum. Ama gerçekler değişmiyor. Eskişehir hemşehriliği yok. Eskişehir, kendi insanını sevmiyor. Eğer Eskişehir, birisini karalayıp yok edecekse ‘yargıda ve infazda’ önce kendi insanını tercih ediyor.

Eskişehir, son yıllarda Ankara’nın gözünden düşmüş gibi görünen illerden birisi. Kendi kaynakları ile geleceğini yaratmaya çalışıyor. Ama kendi insan potansiyelini yok ederek gidebileceği fazla mesafe olmasa gerek. Eskişehir’e hizmet etmenin yolu, öncelikle ortak değerleri ve sevdaları olan ‘Eskişehir hemşehrisi’ olmaktan geçiyor.

İlk Günden Bugüne

İlk Günden Bugüne

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Yaşadığımız mekân, kimi zaman kimliğimizi belirleyen, bazen ise ifade eden göstergelerden biridir. Mekânımız, ruhen bile olsa burasıdır ve başka mekânlardan farklıdır. Yaşam ve mekânda farklılık yaratmak ise, apayrı bir sanattır. Doğal olarak; farklı olabilmek için önce ayağımızı sağlam bir zemine basmamız gerekir. Küreselleşmenin etkisiyle Dünya ölçeğinden kendi mekânımıza baktığımızda, kendimizi tanımladığımız mekânın küçüldüğünü gözleriz. Bazen bir ülkenin mensubu olma ya da kente ait olma kimliğinden sıyrılıp; bir mahalleye, bir yöreye ait olma kimliğini öne alırız. O zaman Türk olmak kadar Eskişehirli olmak da değer kazanmaya başlar. Önemli olan, bireyi neyin farklı kıldığı ve kendini nereye ait hissettiğidir.

Son 50-60 yıldır bu değer yargılarımız değişmeye başladı. Çünkü mekân olarak yer değiştirmeye başladık. Toplum olarak; köyden kente, karadan denize, az güvenliden çok güvenliye, az gelişmişten çok gelişmişe, umutsuzluktan umut vaat eden yörelere doğru göç etmeye başladık. Ait olduğumuz mekân anlamında tanımlayan köklerimiz adeta söküldü. Oysa «ait olma duygusu» vefalı bir dost gibidir. İnsanı asla terk etmez. Dünden gelen kimliğimiz, her birimizin vazgeçilmez bir parçasıdır. Köklerimizin geldiği yerden, ata topraklarımızdan onur duyarız. Dünkü hemşehri kimliğimiz bugünü yaşadığımız kentte; kimlikler yarışında değil, kimlikler uzlaşısında şekillenmek durumunda.

Yeni bir mekânda insan önce kendini güvensiz hisseder. Bu güvensizliğini ve ürkekliğini aşmak için destek arar. Hemşehrilik ilişkisi, iyi ve kolay bulunan bir destek örneğidir. Yeni bir kentte yeni bir yaşam kurmada hemşehrilik, can suyu gibidir. Eski hemşehrilik ilişkilerine dayanan ve kentin bütününden kopuk gruplaşmalar tedavisi güç yaralar açabilir. «Çok» değil, «çoğul»  olmalıyız.”

 

Çoğulculuk; herkesin kendi dünyasını kurup yaşamasını ama diğerlerinden kopmaksızın onlarla iletişim ve sosyal alışveriş içinde olmasını ifade eder. Paylaşım kültürünün yerleşip gelişmesi kaynaşmayı sağlar. Gelişim arzusuyla vizyon belirleme çabası güdülecekse; dar kapsamlı etnik, kültürel ve sosyal sığınak yerine farklı kimliklere sahip yurttaşlarla aynı kentte yaşamanın keyfine paydaş olabilecek yapılanmanın benimsenmesi gerekir.

Toplumsal sorumluluğumuzun getirdiği yükümlülüklerimiz açısından kaynaklarımızı ele aldığımızda; geçmiş ve gelecek arasında köprü kurma mecburiyeti görülecektir. Gelecek kuşaklara doğru ve olumlu mesajlar vermek istiyorsak; öncelikle, geçmiş yaşamların bıraktığı değer ve kültürlere hak ettikleri saygıyı göstermek zorundayız. Böylesi bir bakış açısı içinde karşımıza çıkan güçlükler ve sorunlar, yaşamımızda değerli, anlamlı ve önemli olan unsurları öne çıkaracaktır. Girişimcilik ruhumuzun rehberliğindeki sorgulama süreci, yaşam adına yeniliklerin arandığı ya da aralandığı düşünce mekanizmasını geliştirecek, gizli kalmış potansiyelimizi harekete geçecektir. Problemlerimiz beklenmedik biçimde güç ve kapasitemizi algılamamıza vesile olacak; sahip olduklarımız, sahip olmayı düşlediklerimiz, yetenek ve becerilerimiz başlıca kaynaklarımız arasında yerini alacaktır.

Bir Anadolu bölge odağı olma misyonunu üstlenerek doğal ve kültürel varlıkları koruyup geliştirerek değer katmanlarımızı yaşatmak; geleceğe dönük vizyonun belirlenmesi ve yerel potansiyel envanterinin belgelendirilmesi açısından önemlidir. Tarihî dokuyu bozmaksızın bir kentte ekonomik girdi bekleniyorsa, ilk akla gelen turizm potansiyelinin irdelenmesidir. Turizm potansiyelini çirkin yapılaşma ile değersiz ve anlamsız kılmak yerine akılda kalacak değerlerle zenginleştirmek kültürel değerlere özen göstermekle mümkün olacaktır.

Bu bağlamda kentlinin; kendine ve geleceğine nasıl baktığına, gelecekte ne olmak istediğine yönelik doğru ve yerinde kararlar vermesi gerekmektedir. Buna, “kent vizyonu” diyoruz. Vizyonun oluşumunda ise; girişken, özendirici, hevesli ve donanımlı olma zorunluluğu belirecektir. Kente ilişkin sorun çözme yönteminde; “kendiliğinden gerçekleşecek büyüme” türündeki tarzlar dışında, rasyonel örgütlenme hedeflenmelidir. Ayrıca, ikna ve sosyal rıza yöntemiyle gelişecek plan ve projelendirmede halkın katılımı aranmalıdır. Halkın doğrudan katıldığı yönetim modellerini özlüyoruz doğrusu.

Kenti “İhya Etmek”

Kenti “İhya Etmek”

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Kent ile ilgili yapılabilecek her şeyi yapmış olmalıyız ki; son günlerde, yapamadıklarımızdan olan kentin ‘ihya edilmesi (ihya edilip edilemediği)’ konusunu tartışıyoruz. Bu konuda kent halkının ne düşündüğü hakkında kimsenin ‘dertlendiği’ yok. Tartışma, her zaman olduğu gibi ‘siyasetçilerin’ kendi gündemlerinde kalmaya devam ediyor; ‘sen, ben ve bir de bizim oğlan’ kendi aralarında ‘siyasal medya güreşi’ tutmaya devam ediyorlar. Tüm bu olup bitenden anlıyoruz ki; siyaset, halkın dışında ayrı bir kategoridir ve kendi ‘iktidar ve rant’ sorunlarıyla uğraşmaktan başka ‘şeylerle’ ilgilenmemektedir. Özetle; siyasetin derdi, sadece kendini ‘ihya etmektir’, başkaca ‘derdi, tasası’ yoktur.

Kent demişken; kente bakalım. Kent, bir kimliktir. Daha doğrusu; kentin bir kimlik olması beklenir. Kent kimliğini oluşturan temel değerler, o yerleşmenin tarihsel kökleri ile sosyal ve kültürel birikiminden kaynaklanır. Bu değerler, kent belleğinden kuşaklar arasında taşınır.

Kent belleği, bir süreklilik ifadesidir. Kentin sağlıklı bir belleğe sahip olabilmesi için kentin geçirdiği aşamaların birbirine bağlantılı olması gerekir. Kent, tarihsel gelişimi içinde mekân kullanımını ve fonksiyonları birbirine eklemleyerek yürümelidir. Eğer bu yürüyüş, yıkarak ve yok ederek gerçekleşirse, kent de kısa sürede kimliğini ve belleğini yitirir. Özetle; eğer kenti ‘ihya edecekseniz’, ilk dikkat etmeniz gereken konu, kentin kimliğinin ve belleğinin yok edilmemesidir.

Kent kimliği, o kentin sokaklarında dolaşırken veya fiziksel mekânlarını kullanırken edindiğiniz izlenimdir. Bu izlenimdir ki; kentleri birbirinden farklı kılar. Bu fark ise genelde o bölgedeki tarihsel ve geleneksel yerleşim dokusu ile oluşur. Eğer farklı bölgelerdeki iki kent, (küreselleşmenin etkileriyle veya tüketim çığırtkanlarının güdülemesiyle) birbirini andırmaya başlamışsa, her iki kent de kimliğini ve belleğini yitiriyor demektir. Bu, aynen toprağın erozyonla yok oluşu gibi geriye dönüşü olmayan bir gidiştir; ‘eyvah’ dediğiniz gün, dönüşü olmayan bir yoldur.

Gerçekten yaşadığımız Dünya zamanında özellikle küresel yönelimlerin etkisiyle kent mekânları hızla benzeşmeye başlamakta, kentlerin ayırt edici özellikleri kaybolmaktadır. Bu nedenle örneğin Eskişehir’i Bursa’ya veya Viyana’ya benzetmeye çalışmak, geleneği ve kültürü yok etmeyi hedefleyen küreselleşmenin ‘ekmeğine yağ sürmek’ anlamına gelir.

Bugün ulus ötesi şirketler, ulusal ve kentsel kimliklerin önüne geçer biçimde hızlı bir yatırım anlayışı içindedirler. Hızlı tüketim sektöründe yer alan dev şirketler, kentlerin kimliklerini yok ederek, oraya kendi kimliklerini yerleştirmek üzere üstün bir gayret içindedirler. Tüm Dünya’daki kentler, özgün ve farklı değerlerini yitirerek ünlü markaların baskın çıktığı mekânlar haline dönüşmektedir. Ne yazık ki, kent yöneticileri de ‘gelişme veya modernlik’ adına bu yok oluşun ortakları olmaya devam etmektedir.

Şu farkı anlamamız gerekiyor. Bir kentin başarısı, o kentin Dünya’ca ünlü markalara mekân olması ile ölçülemez. Eğer bu tür ‘hızlı tüketim markaları’ kentin başarısına katkı koyacaksa, bunların da doğru biçimde kentin ekonomik, sosyal ve kültürel sürekliliğine eklemlenmesi gerekir.

Mekân kullanımı ve fonksiyon değişimlerinin denetlenmesi, öncelikle o kentin yöneticilerine aittir. Ama ne yazık ki; bugün yaşadığımız deneyim, pek çok bölgede yerel yöneticilerin de kentin sürekliliğinin yok edilmesine ortak olmaları şeklindedir. Küreselleşme ile yapılmış bu ‘bilinçsiz (!)’ ortalık devam ettiği sürece, kentlerimiz özgünlük ve farklılıklarını kaybetmeye devam edecektir. Sonunda geriye (yok edilmesi neredeyse imkânsız olan) beton kütleleri kalacak.

Bir Açıklama Alabilir miyiz?

Bir Açıklama Alabilir miyiz?

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Gasp, soygun ve silahlı saldırı olaylarının varlığına alıştık sanki! Medyanın sıradan ve olağan haberleri gibi karşılıyoruz bu tür olayları. İnsanların canına ve malına kast edilmesi, kamuoyunu giderek daha az etkiliyor. Bir olumsuz olayın ‘zirve’ yaptığı dönem, kamuoyunun ona karşı ilgisizleşmeye başladığı bir zamandır. Bu kayıtsızlaşma ile birlikte kamu güvenlik güçleri de, güvenliğin kendi görevleri olduğunu unutmaya başlar. İşte; bugün gasp olayları nedeniyle geldiğimiz nokta böyle bir süreçtir.

Yaygın basın organlarından birisinde söz konusu ‘sıradan’ haberlerden birisi şöyle: “İşyeri Asansöründe Silahlı Gasp”. Türkiye’nin en büyük kentinde meydana gelen olaya ilişkin haberin devamını okuduğumuzda konu, daha da ilginçleşiyor: “Olay, sekiz ay önceki bir başka saldırıyı hatırlattı.” Belki de iki olayın da faili aynı kişi. Eğer yakalanırsa, öğrenme imkânı olabilir. Muhtemelen bu son olay da, önceki gibi çözülemeyenler arasında karışıp gidecek ve müstakbel üçüncüsünün de ilk ikisini hatırlattığı yazılacak.

Türkiye’nin büyük metropollerinde gasp olayları, baş döndürücü bir ivme ile artmaya devam ediyor. Bir zamanlar Batı kentlerinin bazı bölgeleri için anlatılan polisiye olayları, giderek kendi kentlerimizde yaşamaya başladık. Eskişehir’in sosyal, ekonomik ve nüfus trafiğinin artması ile birlikte (eski durumun hilafına olarak) kentimizde de güvenlik kapsamına giren olaylarda artış olmaya başladığı malumunuzdur.

Gasp, soygun veya sahtekârlık gibi olayların belli bir kentimizde görülmesi, o kentle ilgili özel bir durum olduğunu gösterir. Dolayısıyla bu tür olayları gerçekleştiği kentte özel önlemler alınarak çözüm yolu aranır. Ne yazık ki; başta büyük kentlerimiz olmak üzere neredeyse ülkenin tamamında polisiye olaylar görülüyorsa, bu durumun daha genel ve çok daha vahim olduğunu gösterir.

Küçük ölçekli olayların önlenmesinde sorumlu olan; ilin kamu güvenlik birimidir, yerel yönetimlerdir veya o ilin valisidir. Eğer aynı sorun, ülke ölçeğinde gözleniyorsa, buna karşı önlemin devlet (hükümet) ölçeğinde alınması gerekir. Çünkü sorunun, ülkenin tamamını ilgilendiren boyutları var demektir. Bu çerçevede öncelikli görev, başta İçişleri Bakanlığı olmak üzere uygulama anlamında hükümete ve yasal düzenleme olarak TBMM’ne düşüyor demektir.

Bugünün güvenlik sorunlarının ana kaynağı ekonomiktir. Türkiye’deki pek çok sosyal ve ekonomik sorunun temelinde iç göç vardır. Dolayısıyla iç güvenliğin zafiyeti ve polisiye olayların artmasının ardında da, iç göçten kaynaklanan sorunlar olduğu bilinmektedir. İnsanları göç etmeye yönelten nedenlerin başında ise işsizlik ve geçim sıkıntıları gelmektedir. Bu çerçeve doğru hükümet politikalarını gerektirir. Ne yazık ki; Türkiye gibi sorunlar yumağı haline dönmüş bir ülkede bu gibi büyük sorunların kısa vadeli çözümleri mümkün görünmemektedir.

Diğer yandan yukarıda ifade ettiğim türden iç güvenlik sorunlarının giderilmesinin, toplumun eğitim düzeyinin yükseltilmesi ile ilgili olduğu açıktır. Yasalara saygı ve bağlılık da bir eğitim konusudur. Eğitim sistemimiz üzerine yapılan kısa bir araştırma, bu sosyal kurumun da bir sorunlar yumağı olduğunu ve bir çığ gibi büyümeye devam ettiğini gösterecektir.

Uzun vadeli sorunların yanında daha kolay olarak orta ve kısa erimde sağlanabilecek çözümler vardır. Örneğin ülkede bireylerin silahlanma eğilimlerini görmemek mümkün değildir. Giderek büyüyen yasadışı silah piyasası ile uyuşturucu pazarı; gasp, soygun ve silahlı taciz olaylarını artıran faktörlerin başında gelmektedir. Bu konuda daha etkin önlemler alınabilir. Diğer yandan başta TV dizileri olmak üzere görsel medya, toplumu bir mafya çılgınlığına sürüklemek için yarışa girmiş gibidir. TV kanalları daha çok para kazanmak adına bir toplumun ruh ve beden sağlığı yanında halkın mal ve can güvenliği ile oyun oynamaktadırlar. Keyfince ortalıkta cirit atan medya konusunda (iletişim özgürlüğünü de gözeterek) doğru önlemler alınabilir.

Bir yandan gasp, soygun, sahtekârlık ve taciz olayları yükselirken; vatandaşlar da acaba bir yasal güç, bu olumsuz gelişmelere karşı önlem alır mı diye bekliyor. Doğrusu; bizlerin kendimizi daha güvende hissetmemiz için ‘iyi’ şeyler duymaya ihtiyacımız var. Herkes, kendi güvenlik sorununu kendisi çözmeye başlarsa, olacakların önü alınamaz.

« Daha eski yazılar

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.