Kent ve Yönetimin Ruhu

Kent ve Yönetimin Ruhu

Gürcan Banger

Mimari tasarımda önemli ilkelerden birisi, özün ya da fonksiyonun dışa yansımasıdır. Bir başka deyişle; örneğin bir yapının hangi amaçla kullanıldığı, onun biçimine yansımalıdır. Buna özün ve biçimin uyumu diyebiliriz.

Öz ve şekil ilişkisine benzer biçimde; kentlerdeki yapılaşma özellikleri de kentin yönetimi ile benzer bir etkileşim içindedir. O kentin bulunduğu ülkedeki devletin yapısı, kentlerin yönetilme biçimi ve yerel yöneticilerinin kente yaklaşım tarzları kentin yapısal gelişimini belirleyici biçimde etkiler. Çünkü halkın kent mekânına olan ihtiyacının karşılanması devletin, merkezi ve yerel yöneticilerin tarz-ı siyasetine bağımlıdır.

Örneğin sosyal refahın yükselme dönemlerinde başta kamu binaları olmak üzere görkem, yöneticiler tarafından ön plana çıkarılır. Yoksulluk dönem ya da bölgeleri ise kendini yine öncelikle kısıtlı ve sınırlı mekân kullanımıyla ortaya koyar.

Kentte güç kimin elindeyse; kentin gelecek tasarımı, gücü elinde tutanların talep, ihtiyaç ve beklentilerine göre şekillenir. Gücün ve yönetimin ruhu, kentin yapılanmasına yansır. Gücü elinde tutan kesimler, kenti kendilerine göre biçimlendirirken, buna uygun ve halkı ikna edecek rıza reçetelerini de üretirler. Bir anlamda kent, gücün biçime yansımasıdır.

Ulusalcı ve militarist dönemlerde zora dayalı iktidarı temsil eden kent mobilya ve aksesuarları kentin görünen yüzünü oluşturur. Demokrasinin, katılımcılığın ve çoğulculuğun gelişkin olduğu kentler ise insana verdiği değerle farklı bir yönetim tarzının izlerini taşır. Böyle bir kentte ayrımcılığın izleri çok fazla bulunmaz. Demokratik kent gençler için olduğu kadar yaşlılar içindir de. Demokratik kent; erkeklerle kadınları, bedensel veya zihinsel sorunları olmayan yurttaşlarla engelli vatandaşları ayırt etmez. Böyle bir kentte kozmetik kalıplar yerine zihinsel ve duygusal mekân kullanımı öne çıkar.

Kent, onu yöneten anlayışın ruhunu yansıtır. Taklitçi bir ruh, taklit edilmiş bir kent yaratır. Örneğin demokratik yönetime sahip olmayan –tek adam ile yönetilen– yerleşimlerde kentsel mekân biçimci ve gösterişçidir. Kozmetik aksesuarlar ön plandadır. Önemsenen, dış görünüştür. Genel olarak temel kentsel fonksiyonlar ve halkın gerçek ihtiyaçlarının karşılanması birincil önceliğe sahip değildir. Tasarımı oluşturan anlayış, dıştan içe doğru bakar. Önce şekli tasarlar, sonra buna bağlı olarak kullanımı –yani fonksiyonu–  tanımlamaya çalışır.

Geleneksel Odunpazarı Evleri, farklı bir tasarım anlayışını yakalamak için önemli ipuçları verir. Bu evlerin özelliği halk tarafından üretilmiş olup halka ait olanı yansıtmasıdır. Odunpazarı Evleri, Anadolu mimarisinin seçkin örneklerini oluşturur. Bu evleri yaratan felsefe; yaşama, fonksiyondan biçime doğru bakar. Yani geçmişin Odunpazarı insanı, evini öncelikle gerçek ihtiyaçlarına göre tasarlar; biçim ise ihtiyaçlara bir çözüm arayışının sonucu olarak ortaya çıkar. O evde mevcut olan her unsurun arkasında mutlaka ifade edilebilir bir mantıklı açıklama vardır.

Bugün Odunpazarı’nda birkaç farklı türden yapı var. Bunlar arasında en sefilleri, tuğla ve betondan yapılmış modern gecekondulardır. Bu yapılar, Odunpazarı’nın bir kültürel değer olduğunu fark edemeyen yönetimler döneminde –muhtemelen yasa dışı şartlarda– yapılmışlar. Odunpazarı’nda mevcut olan ikinci tür yapı türü ise şeklen geleneksel ama ruhen beton olan binalardan oluşuyor. Bunların neredeyse tamamı yakın yıllarda yapıldı. Şeklen ve ruhen geleneksel Anadolu mimarisini oluşturanlar ise inatla zamana direnmeye çalışıyorlar. Odunpazarı Belediyesi’nin çabalarıyla bazı yapıların zamana karşı olan direnci güçlendirildi. Dilerim, evlerin tümünün zamana direngen hale getirildiğini görmek mümkün olur.

Evleriyle ünlü Safranbolu ve Beypazarı gibi yerleşimleri ziyaret ettim. Buralarda mevcut olan geleneksel binaları özenle inceledim. Safranbolu, Beypazarı, Mardin ya da Odunpazarı’nda yaptığım her gezide evleri bir mimar ya da tarihçi meraklılığı ile öğrenmeye çalıştım.

Şimdi daha iyi kavrıyorum ki; bu gezilerimde geleneksel Anadolu mimarisinin tarihini bir şekilcilik tarihi olarak kavramışım. Hâlbuki bu toprakların geleneksel mimarisi, bir şekilden çok önce, bir ruhu temsil ediyor. Ya despotun ruhunu ya da halkın gerçek ihtiyaçlarını, beklentilerini ve taleplerini yansıtan sahici kültürüne ilişkin ruhu…

Eskişehir’de Yerel Demokrasi

Eskişehir’de Yerel Demokrasi

Gürcan Banger

Yerel seçimlerin en sevdiğim yanlarından birisi, adayların öne sürdükleri –sözüm ona– muhteşem projelerdir. Bu gün yüzü görmedik proje fikirlerini nasıl bulup çıkarırlar, anlamak kolay değil. Hele bu adayların bir bölümünün kenti hiç tanımadıkları düşünülürse; bu yaratıcı zekâ örneklerini takdirle karşılamamak neredeyse imkânsız. Seçim süreci, vatandaşların gerçek kentsel ihtiyaçlarının karşılanmasının yerine her ne pahasına daha fazla oy alma hesabı üzerine kurgulanınca, proje adı altında saçmalıkların arz–ı endam etmesini normal karşılamak lazım.

Eskiden yerel yönetim veya milletvekili seçimlerini kast ederek alaya alınan öneri, Konya’ya ya da Kayseri’ye deniz getirmek şeklinde formüle edilirdi. Ama yakın çevremizde de izlediğiniz gibi; zaman ilerledi, ülkemiz ve şehrimiz gelişti, bu nedenle Konya veya Kayseri’yi bilmiyorum ama zaman içinde Eskişehir’e sahil de geldi gemi de…

Aslında biz vatandaşların da adaylara yardımcı olması lazım. Aklımıza gelen ‘yaratıcı ve yenilikçi’ proje fikirlerini onlara iletmeliyiz ki; onlar da seçildikleri zaman bunları gerçekleştirebilsinler. Örneğin geçtiğimiz günlerde Karadeniz’in bir ilçesine giderken, Abant Gölü kıyısından geçtim. Yollar temiz olmasına rağmen göl buz tutmuştu ve tüm ağaçlar karla kaplıydı. Kendimi Kar Ülkesi’nde hissettim. Olağanüstü bir ortam vardı. Örneğin böyle bir çevreyi Eskişehir’de yaşamak isterim. Özetle; adaylardan Eskişehir’de bir Abant Gölü yaratmalarını heyecanla bekliyorum.

Hazır, kar – kış demişken; örneğin Eskişehir’in kendi Uludağ’ına sahip olması da, kentimize çok değerli katkılar yapacaktır. Böylece kar ve kayak turizmine adım atmış oluruz. Ciddi ekonomik gelir elde edeceğimize de eminim. Uludağ ile birlikte bir teleferik sistemimiz olacağından proje, çok daha heyecan verici hale gelecektir.

Yurtdışına uzanırsak; şehrimiz için alabileceğimiz başka proje esintileri de olabilir. Örneği Eiffel Kulesi ya da Hürriyet Heykeli Eskişehir’e çok yakışır. Niyagara Şelalesi’ni de unutmamak lazım. Porsuk’ta Vikinglerin uzun gemilerini de yüzdürebiliriz. Konuyu çok uzatmamak için önerilerime şimdilik nokta koyuyorum.

Yerel Yönetimlerde Yeni Açılımlar

Her siyasal parti kendi belediye başkan adaylarını belirledi. Uzun süren hesaplaşmalar sonucunda adaylar birer birer ortaya çıktı. Hem partilerin hem de seçmenlerin yerel seçimlerden farklı sonuç beklentileri var. Adaylar da bu beklentileri karşılamak üzere yaklaşımlarını ortaya koymaya başladılar.

Yakından izlediğimiz gibi; daha aday adaylığı döneminde bazı proje vaatleri gündeme gelmeye başladı. Yine projecilik adına han – hamam önerileri, gazete sayfalarını ve tanıtım broşürlerini işgal ediyor. Belediyecilik tarz ve yaklaşımı konusunda ise yeni bir açılım getirene henüz rastlamadım. Katılım vs türünde bir şeyler söylemeye çalışanların bir bölümünün ise bu konuda deneyim ve birikimi olmadığı derhal anlaşılıyor.

Kendi adıma; ne yerel seçim sürecini ne de belediyeciliği bir han–hamam projeleri yarışı olarak görmüyorum. Benim için yerel yöneticilik öncelikle bir siyaset tarzı ve vizyon konusudur. Bu nedenle fiziksel projelerden daha fazla, kenti değiştirip dönüştürecek olan akla ve gelecek tasarımı anlayışına önem vermenin değerine inanıyorum.

Kent yöneticiliğini, öncelikle kent ölçeğinde katılımcılık ve –biraz yıpranmış bir kavram olmakla birlikte– toplum kalkınması olarak almak zorundayız. Toplum kalkınması denildiğinde; sadece ekonomik veya sosyal yükselişi de anlamamak lazım. Hiç kuşkusuz; sosyal ilerleme, ekonomik ve toplumsal gelişmeyi içerecektir. Ama daha önemlisi; toplum kalkınması, fikren ve zihnen bireylerin, toplulukların ve toplumun gelişimidir. Gerekli fikrî dönüşümü ve ilerlemeyi sağlamış topluluklar, toplumun ihtiyacı olan ekonomik ve sosyal projeleri de üretip geliştirebilecektir.

Hiç kuşkusuz; toplum kalkınması, o toplumu oluşturan bireylerin hepsini ilgilendirir. O bireyler ki; çok değişik tercihlere, beğenilere ve ihtiyaçlara sahiptirler. Bu nedenle toplum kalkınması sürecinin katılımcı olması gerekir. Dolayısıyla yerel yöneticiler; karar, yönetim ve denetleme süreçlerine halkın katılımını sağlamak zorundalar. Katılımcı ve çoğulcu demokrasi söyleminin günümüzde tüm dünyadaki yükselişinin arkasında bu gerçek var. Zamanın ruhunun, Eskişehir için de katılımcı demokrasiyi dillendirdiği kanaatindeyim.

Köy – Mahalle – Yöre Dernekleri

Bir noktaya dikkat çekmek isterim. Toplum kalkınması fikri, 1960’lı yıllarda oldukça popülerdi. Bugün o yıllardaki anlamında farklılaşmış bir içerik taşıyor. Toplum kalkınmasını 1960’lardaki gibi anlamıyor olmamız, bireyselliğin bu denli öne çıktığı bir çağda toplumsallığı ihmal etmemizi gerektirmez. Bu çerçevede bir yandan bireyin hak ve özgürlüklerini savunur ve gelişmesi için çalışmalar yaparken, toplumsal olana da aynı biçimde anlam ve değer yükleyebilmeliyiz.

Sivil toplum alanında yaygın bir hastalık, duyarlı insanların dikkatini çekiyor. Bu sorun; mahalle, yöre ve köy derneklerinin, sivil toplum değeri olarak yeterince dikkate alınmamasıdır. Nedense; bu örgütlerin, toplumun birlik ve dayanışma ihtiyaçlarının ciddi bir bölümünü karşıladığı unutulur. Hâlbuki bu kuruluşlar, uygun biçimde teşvik edilebilirse aynı zamanda yerel kalkınma için çok uygun araçlar olarak görev yapabilirler.

Sivil toplum geleneği yeterince gelişmiş ve yaygınlaşmış olmayan toplumumuzda yerel ve yöresel derneklerin kentin gelişimine yeterince katkı koyamamaları olağan bir durumdur. Bugüne kadar onları ciddiye alan ve kentsel gelişim ile toplum kalkınmasına yönlendiren bir yönetici vizyon oluşmamıştır. Uygun bir vizyona oturmuş çabalar, –teknik olarak ‘primordial (ilksel) kuruluşlar’ adı verilen– bu tür dernek, vakıf ve toplulukları kentsel değişim ve dönüşümün önemli bir parçası haline getirebilir.

Bugüne kadar bazen yöresel olarak hizmet veren, ama genelde siyasetçiler tarafından oy deposu olarak görülen köy, mahalle ve yöre derneklerinin iyi seçilmiş projelerde yer almasını sağlamak önümüzde bir görev olarak duruyor. Böyle bir çaba kentte demokrasinin gelişimine de olumlu katkılar yapacaktır. 19’uncu yüzyıldan başlayarak çok farklı kültürel kimliklerin yaşam alanı olan çokkültürlü Eskişehir’de köy, mahalle ve yöre derneklerinin potansiyelini doğru değerlendirmek gerekiyor.

Kentte Doğal Yaşam ve Çevre Sorunları

Günümüzde kent sorunlarının ilk sıralarında yaşam çevresi ve kirlilik konuları geliyor. Çevre kirliliği sorunu, çözüm sürecinde belki vatandaşların en fazla katılımlarının olabileceği alanlardan birisidir. Tekrar çamur ve hava kirliliğine geri döndüğümüz Eskişehir’de henüz çevre sorunlarını aşamadığımız anlaşılıyor.

İnsan yaşamında tüketimin çeşitlenmesi ile birlikte çevre kirliliği de nicelik ve nitelik olarak değişim gösterdi. Nicelik değişimi, kirliliğin küresel boyutlara varmasını sağladı. Bugün yaşan küresel ısınma sorunu, yerelden küresele doğru yükselen sorun ölçeği konusunda dikkat çekici bir örnek oluşturur.

Çevre ile ilgili çalışmaların ilk adımı kirliliğin giderilmesidir. Ama ne yazık ki, dünyadaki çevre sorunları, günümüzde giderilme yaklaşımı ile çözülebilecek ölçeğin çok ötesine varmıştır.

Benzeri bir irdelemeyi çevre sorununun algılanması açısından da söyleyebiliriz. Çevre, artık günlük yaşamın yaşa, cinsiyete veya sosyal kimliğe bakılmaksızın bir parçası haline gelmiştir. Bu nedenle çevre sorunu, sadece yetişkinlerin ilgilenmesi gereken bir konu olmaktan çıkmıştır. Bu durum, çevre konusunu yaşam boyu eğitim sürecinin bir parçası haline getirmektedir.

Az önce değindiğim gibi; kapsamı nedeniyle çevre herkesin konusu olan bir alandır. Bu nedenle bireylerden ailelere, kamu kuruluşlarından ekonomik işletmelere ve sivil toplum kuruluşlarından yerel yönetimlere kadar her aktörü ilgilendirmektedir.

Çevre sorununun özetlediğim katılımcılık gerektiren yönü, bazı çalışma alanlarının da belirginleşmesini sağlıyor. Örneğin çevre eğitimi ve yurttaş bilinçlendirilmesi, kentsel yaşam sürecinin ayrılmaz bir parçası olmaz zorundadır. Yine bu çerçevede yayın yapma anlayışı, okullardan görsel ve yazılı medyaya kadar her kurum ve kuruluşu içermek durumundadır. Bu bağlamda Eskişehir’deki sivil toplum kuruluşlarına özel görevler düşüyor.

Bugün büyük ölçekli sorunları çözmenin yolu, bu sorundan etkilenen her paydaşın sürecin içinde yer almasından geçmektedir. Bu nedenle belli bir sorun etrafında kamuoyu oluşturulmasının ve ilgili konunun bir sosyal ruh haline getirilmesinin önemi büyüktür.

Her ağacın veya her sokağın başına bir çevre bekçisi koyma şansımız yok. Bunun çözmenin yolu, her vatandaşı çevre konusunda duyarlı bir kişi haline getirmektir. Bu nedenle çevre kirlenmesine ve bozulmasına karşı kentli duyarlılığı oluşturmak önemlidir.

Çevre koruma deyince; pek çok insanın aklına yerlere çöp atmamak veya tükürmemek gelir. Fakat yukarıda ifade ettiğim gibi, çevre sorunu her açıdan büyük ölçekli bir konudur. Bu nedenle çevre koruma ve geliştirme konularında model ve proje üretilmesi, bunların ilgili kesimlere anlatılması gerekir.

Katılımcı projelerin en önemli özelliği, uygulamada birlikteliğin sağlanması hususudur. Model ve projelerin halkın ve kuruluşların katılımı ile birlikte uygulanması, toplumu oluşturan unsurların problem çözme performansına da olumlu katkılar yapar.

Bir kent, öncelikle orada yaşayan insanlara aittir. Dolayısıyla vatandaşlar iyileri ve olumluları olduğu gibi sorunları da sahiplenmeyi bilmeli ve birlikte çözümler üretebilmelidirler.

Yaşam Odaklı Kent

Yıllar yılı Eskişehir’de çevre sorunlarını çamura, kirli havaya ya da Porsuk’un kirlenmesine odaklamayı alışkanlık haline getirdik. Bir kentteki yeşil alan oranının yükseltilmesi, çevre kirliliğinin azaltılması veya yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanılması çevrecilik adına sıklıkla dile getirilen konular arasında yer alıyor. Ne yazık ki; bir kent ölçeğinde çevreci anlayış -ne denli kapsamlı ve sorgulayıcı olursa olsun- kent yaşamının eklemlenmiş (yapıştırma) bir unsuru gibi görünüyor. Önce bir kent vardır, sonra o kent kirlenir ve kentin olumsuz çevre etkilerinden arındırılması ve uzak tutulması için çaba gösterilir.

İkinci olumsuzluk, kentin ‘insan odaklı’ olarak algılanmasıdır. Adeta kente ne varsa hepsi insanlar tarafından sınırsızca tüketilmek için oradaymış gibi bir algı oluşturulur. Bunun adı da ‘insan odaklılık’ konmuştur. Kentin –canlısı ve cansızıyla– bir bütün oluşturduğu sıklıkla gözden kaçırılır.

Hâlbuki kent yaşamında insanı orada bulunan unsurlardan sadece birisi olarak görmeyi başarmak durumundayız. Dolayısıyla kentleri yapan insanlar olmasına rağmen, kentin ‘üstün varlığı’ insan olmamalıdır. İnsan, mevcut olanı sınırsızca ve sorumsuzca tüketebilecek meşruiyete sahip olmamalıdır.

Kentte mevcut olanlara baktığımızda; insan yaşamının yanında bitki ve hayvan olarak diğer canlılarla cansız varlıkları görüyoruz. Bu varlıkların tamamı, kentin içsel değerini ve anlamını birlikte oluşturuyorlar. Bu ‘kolektif anlam’, insanın kenti istediği gibi tüketmesinin önündeki ana fikirdir. Örneğin; şehirde yaşayan güvercinlerin yararsızlığı veya ağaçların binaları ve trafiği engellediği gibi nedenlerle onları yok etme hakkına sahip değiliz. Yaşamı oluşturan varlıkların değeri, insana yararlılıkları ile ölçülendirilemez.

Kentteki yaşamın değerini, o yerleşimde var olan insanlar, diğer canlılar ve muhtemelen binalar, yollar, kent mobilyaları gibi cansız nesneler oluşturur. Dolayısıyla bu varlıkların zenginliği ve çeşitliliği kent yaşamının değerinin artması yönünde katkı yapar. Bana sorarsanız; bu değerin artmasında yaşamın kendi doğallığına uygun bir zenginleştirme ve çeşitlendirme yaklaşımını tercih ederim.

İnsan olmak veya insan odaklı yaklaşımlar, kentin mevcut değerinin azaltılması yönünde girişimlerde bulunmayı haklı göstermez. Çevrenin kirletilmesi veya doğal yaşamın yok edilmesi ya da kentin geleneksel kültürünün tahrip edilmesi bu değeri düşüren örnekler arasında yer alır. Biliyoruz ki; kentlerin nüfus olarak aşırı büyümesi de kentin toplam değerini düşürücü etki yapıyor.

Kentlere bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor. İnsanlar olarak; rant adına kentleri sınırsızca tüketebileceğimiz yerleşimler olarak algılamaktan acilen vazgeçmek zorundayız. Ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik –hatta siyasal söylem düzeyinde– politikalarımızı değiştirmemiz kaçınılmaz. Yaşam odaklı bir algıya varabilmek için bu vazgeçme ihtiyacı kendini dayatıyor.

Hiç kuşkusuz, daha iyi bir yaşam istiyoruz. Ama bunu daha yüksek yaşam koşulları olarak yorumlayıp toplam yaşamı değersizleştirmek ve bu amaçla yaşamı her an daha fazla ve hızlı tüketmek gibi bir lükse sahip değiliz. Yeni bir kentleşme algısını tanımlamak kolay değil. Ama kısaca şunu söyleyebilirim ki; mevcut yaklaşım, sürdürülebilir bir geleceği ifade etmiyor.

Kenti Planlamak

Plan sözcüğü, kentlerimize ve vatandaşlarımıza çok yabancı değil. Ama kent ölçeğinde planlama kavramını, tek tek yapıların planı biçiminde veya çok teknik düzeyde ele alınan imar planı anlayışının ötesinde de geliştiremedik. Planlamaya aşırı teknik bakış, kentlerin sadece fiziksel yapısı ile ilgilenmemizi sağladı. Kente bakınca; binalar, yollar, köprüler ve kent mobilyaları görür olduk. Bu tür teknik planlar, adeta kente bakışımızda at gözlüğüne dönüştü. Kentin fiziksel yapısının ötesinde kültürden, gelenekten, tarihten veya sosyallikten kaynaklanan bir ruhu olduğunu gözden kaçırdık.

Eğer kenti sadece fiziksel olarak görme alışkanlığında iseniz, kent ölçeğinde yönetim başarısını da ne kadar çok asfalt döktüğünüz veya kaç ton beton harcadığınız ile ölçmeye başlarsınız. Böyle bir durumda kentin her noktası, insanların soluk almasına izin vermeyen beton binalar, dal–çık’lar, sevimsiz alt–üst geçitler ve doğayla uyumlu olmayan asfalt yollarla dolup taşar.

Kent planlaması, her zaman kulağımıza hoş gelmiştir. Bu konuda çalışan uzmanlarımız var. Ama kent planlaması anlayışının hepimizi içine alan bir şemsiye olduğunu söylemek zor. Bu tespiti Eskişehir için de doğrulayacak pek çok gösterge var. Bugünkü kentsel planlama yaklaşımları, dört duvar bir hapishaneye kent halkını tıka basa doldurmaya benziyor. Sonuçta; bireyler olarak bir yandan doğaya yabancılaşırken, yaşamımız da soluk alınamaz hale geliyor.

Bir nokta sizin de ilginizi çekiyor olmalı. Bugünkü kent planlaması anlayışı ile bulmaya çalıştığımız her çözüm, kısa sürede yeni bir probleme dönüşüyor. Çözümler üreteyim derken aslında yeni problemler yaratıyoruz. Bunlara ‘sorun yaratan çözümler’ demeyi tercih ediyorum. Eskişehir özelinde siz de ‘sorun yaratan çözüm’ örneklerini kolayca bulabilirsiniz.

Bugün yaşadığımız kent sorunlarının ciddi bir bölümünü, artık iyiden iyiye çürümüş olan siyaset sistemimize borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü vatandaşlara ait olması gereken bir kenti, seçim sonrasında belediye başkanlarının insafına bırakıyoruz. Bir anlamda kent olarak görünen yaşam çevremizi seçilmiş belediye başkanlarına emanet ediyoruz. Ama bu durum, bir yazarın ifade ettiği gibi bir emanetten ziyade, bir hibe mekanizmasına dönüşüyor. Biz kaygısızca kentleri başkanlara hibe ediyoruz; belediye başkanları da kent üzerinde kendi talep ve beklentilerini –deyim yerindeyse– talim ediyorlar.

Belediye başkanlarını böyle bir davranış modeline yönelmeye teşvik eden unsurların başında, öncelikle planlama sürecinin katılımcı ve çoğulcu olmayışı geliyor. Bunu kamu kaynaklarındaki katılımı dışlayan süreç takip ediyor. Yerel yönetim plan ve bütçelerinin halk tarafından denetlenemeyişi de eklenince; kentin başkana emanet değil, hibe edilmiş olduğu süreci doğrulanmış oluyor.

Kent planlamasındaki açılımları tam olarak kavrayabilmek için dünyadaki örnekleri yakından izlemek lazım. Mutlu insanların yaşadığı kentlerde planlama ve bütçeleme sürecindeki katılım unsurları kolayca görülecektir. Eskişehir, uygun ekonomik ve sosyal politikalarla bu mutlu kentlerden birisi olabilir.

Bir kent, kendi sosyal aktörlerinin farkında olmalıdır. Bu aktörlerin kentin gelişim, değişim ve dönüşüm süreçlerinde doğrudan yer almasını sağlamalıdır. Bunun sağlanamadığı durumlarda kentte yaşamadan kaynaklanan mutluluğu yükseltmek mümkün görünmüyor.

Eskişehir, katılım açısından pek çok olumlu özelliklere sahiptir. Gerek öğrenim düzeyinin yüksekliği, gerekse kentli kimliğinin başka yerleşimlere göre gelişmiş olması, bu kent için ümitli olmayı sağlayacak niteliktedir. Geriye düşünceleri fiiliyata geçirmek kalıyor.

Kentte Demokrasi

Kentte demokrasinin gelişmesi, tek yönlü çabalarla gelişebilecek bir olgu değil. Bir başka deyişle; sadece yurttaşların ve sivil toplum kuruluşlarının ya da yalnız yöneticilerin çaba göstermesi yetmez. Tüm sosyal aktörler, kentin paydaşları olduğunu benimsemeli ve buna uygun davranış modelini geliştirilmelidir.

Yukarıda sözünü ettiğim ön koşul gerçekleşse bile –yani karşılıklı iyi niyet, saygı ve hoşgörü iklimi oluşsa bile– kentte demokrasinin, katılımcılığın ve çoğulculuğun gerçekleşmesi garanti altına alınamaz. Bu amacın gerçekleştirilebilmesi için uygun araçların ve mekanizmaların bulunması, gerektiğinde yaratılması ve işletilmesi gerekir.

Eskişehir, pek çok başka kente oranla vatandaş ve sivil toplum dinamizmi açısından avantajlara sahiptir. Kenti konu alan kurultaylar, bu amaçla kullanılabilecek mekanizmalardan birisidir. Ne yazık ki; bu konuda Eskişehir’de gerçek anlamda katılımı sağlayan başarılı sivil toplum veya halk kurultayları gözleyemedik. Hızla gelişmekte olan sivil toplum hareketliliğine rağmen yerel yönetimlerin teşvik etmekte ve destek olmakta aynı başarıyı gösterdiğini söyleyemeyiz. Bu veya benzer alanlarda yapılan bazı denemeler de katılımı sağlamakta ve talepleri yeterli biçimde duyurmakta başarılı olamadı. Önümüzdeki dönemde bu alanda iyi örnekler görebilmeyi ümit ediyorum.

Eskişehir’de belediyelerin halkla bir araya geldikleri örnekler arasında belde evleri dikkatimizi çekiyor. Bir başka örnek olarak belediye iletişim merkezlerinin de bazı fonksiyonları yerine getirdiğini görüyoruz. Diğer yandan muhtarlık hizmet binalarının yapılanmasındaki anlayış da değişmeye başladı.

Fakat yukarıda saydığım örneklerin hepsinde; fatura tahsili, muhtarlık işlemlerinin yerine getirilmesi, dar kapsamda bilgi alma ile çok kapsamlı olmayan meslek ve hobi edindirme kursları ve benzeri işlerin ötesine geçilemedi. Örneğin belde evlerinin tam anlamıyla mahalle iletişim merkezlerine (MİM’lere) dönüşümü henüz sağlanamadı.

Bir kentte demokrasinin, katılımcılığın ve çoğulculuğun sağlanabilmesi için tam donanımlı mahalle iletişim merkezlerinin (MİM’lerin) önemli görevler üstelenebileceğini düşünüyorum. Bu merkezleri; mahalle meclisi, yetişkin eğitim merkezi ve danışma – iletişim noktası –hatta sağlık birimi– olarak kullanabilmek gerekli.

1970’li yılların sonlarına doğru popüler olan kavramlardan birisi ‘proje demokrasisi’ idi. Bu kavram ile bir bölgede yapılacak projenin karar süreçlerine sivil toplum kuruluşlarının ve yurttaşların katılımı öngörülüyordu. 1980’li yılların sonlarında ise bu kavram, yerini daha kapsamlı bir proje yaklaşımı olan “Katılımcı Demokrasi, Katılımcı Bütçe” olarak isimlendirilen yönetişim tarzına bıraktı.

Halkın belediyelerin yaptığı proje ve faaliyet kararları ile belediye bütçesinin oluşumuna müdahil olması anlamına gelen katılımcı bütçe, pek çok kentte giderek artan bir ilgi görüyor. Birkaç denemeyi bir yana bırakırsak; henüz ülkemizde iyi örnek olarak gösterilebilecek bir uygulama yok. Uzman – başkan yönetiminden yönetişime geçişte katılımcı bütçe uygulamalarını önemli ve değerli buluyorum.

Günümüzde planlama çok kriterli hale geldi. Aynı anda çok sayıda kısıta uymak ve çok sayıda amacı birlikte eniyilemeye çalışmak gerekiyor. Buna ‘çok kriterli karar alma’ diyoruz. Bu gerçek, kendini küreselleşen insan ve toplum yaşamının bir parçası olarak ortaya koyuyor. Çağ bunu gerektiriyor. “Ben, dünkü günde yaşamak –ya da yaşatmak– istiyorum” deme şansımız yok.

Şehri Kim Kurtaracak: Süperman, Batman, Malkoçoğlu?

Şehri Kim Kurtaracak: Süpermen, Batman, Malkoçoğlu?

Gürcan Banger

Benim kuşağımın çocukluğu, kahraman kovboyun maceralarını izleyerek geçti. Çizgi romanlarda ve sinema filmlerinde… 1960 sonrası kuşakların mensuplarından; Tom Miks, Çelik Bilek, Kaptan Swing ve Kinova’yı hatırlamayan pek azdır. Aynı dönemde başka kahramanlar da vardı. Dağları yerinden oynatan Herkül ve Masist’li filmleri hatırlarım. Sonraki yıllarda Süpermen ve Batman’in maceralarını izler olduk sinemalarda. Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı Malkoçoğlu ve Battal Gazi ile Kartal Tibet’in kan ve can verdiği Karaoğlan, zihinlere birer efsane olarak işlendi. Tüm dünyada kahramanlar seviliyor. Ama bizde algılanmaları çok daha farklı. Kişileri ya göklere çıkartarak ya da yerin dibine batırarak seviyoruz. Eğer buna sevmek denirse…

Yukarıda adını andığım sanal kahramanların neredeyse tamamı ya tek başlarına ya da küçük bir ekiple daima başarıya koşuyorlar. Ya da bize öyle gösteriliyor. Ortada bir takım çalışması olsa bile; başarı, genelde kahramanın sevap defterine yazılıyor ve bu tek kişilik ordu, ününe ün katıyor. Onu alkışlarken, diğer isimli veya isimsiz kahramanları unutuyoruz. Kahraman ile kendimizi özdeşleştirip onun yaptıklarından kendimize onur payı çıkarıyoruz.

Siyasal partiyi genel başkandan, futbol takımını en ünlü yabancı oyuncudan veya belediyeyi başkandan ibaret sanmamızın arkasında bu ‘kahramanı abartma’ anlayışı olmalı. Aynı tarz-ı siyaseti, meslek odalarında da sürdürüyoruz. Bir meslek odası, o kuruluşun başkanı ile özdeşleşip büyüyor ya da küçülüyor. Adeta bir başkan tapınıcılığı içindeyiz. Bu durumun farkında olan başkanlar da bu tapıncı artırmak için ‘tek adam olma’ rolünü pekiştirmeye çalışıyorlar. Öyle bir sistem ki; alkışlayan razı, alkışlanan razı…

Ama tek adamı oynamak, o kadar da kolay değil. Her şeyi bilen bir başkan olarak; öncelikle pek malumatfuruş olmayan ve ‘düşünmeleri istenmediği için beyinleri dondurulmuş’ zevattan oluşan bir kadro kurmak gerekiyor. Başkanın kadrosunda, kaçınılmaz biçimde bir tam teslimiyet ve biat hali olmak zorunda. Ama bu da yeterli değil. Memleketin yarım akıllı ama medyatik güya entelektüel camiasından meydana getirilmiş bir armoni mızıkası da lazım. Armoni mızıkası diyorum; çünkü bando, uyumlu sesler çıkarmak zorunda. Hem birbirlerine uyumlu olacaklar hem de beslendikleri kaynağa… Böyle bir bando oluşunca, hele kamu kaynakları da emre amade olunca tek adamlık rolü biraz kolaylaşıyor.

Böyle bir örnek söz konusu olduğunda; bence en komik karakteri, tek kişilik orduya biat etmiş olanlarla destekçileri oynuyor. Neden derseniz; bir yandan tek kişilik yönetimden şikâyet ediyorlar, diğer yandan tek kişilik ordunun armoni mızıkasına eşlik etmeye devam ediyorlar. Bir gün gelir de böyle davranmaktan vazgeçerler mi? Böyle bir ihtimal var. Siyasetin ve yönetimin bir ekip ve katılım süreci olduğunu fark ettiklerinde, bunun bilincine varıp tek adamın büyüsünden kurtularak köle olmaktan vazgeçtiklerinde, böyle bir ihtimal var.

Tabii ki; bu anlattığım; bir misal, bir kıssadan hisse… Mesela denerek açılmış bir parantez. Anlaşıldığı gibi; sözüm kimseye değil. Asla kasıt veya taammüt yok.

Lider Kültü

Lider kültü kavramı, bir tür lidere tapınma ruhunu ve anlayışını ifade ediyor. Bu konu üzerinde okuma yaparken; Toplum ve Politika Enstitüsü’nün Internet sitesinde Okan Arslan’ın “Lidersiz Yaşayamayanlar” isimli makalesini okudum. Yazar, makalesinde adını vermeden bir başka konuya değinmekle birlikte; yazısının sonundaki Edison örneği ilginçti. Bu nedenle son paragraftaki ana fikri yorumlayarak aktarmak istiyorum.

Lidersiz yaşayamamak, özellikle düşük demokrasi kültürüne sahip toplumlarda bir yaşam tarzı haline gelmiş. Lideri bir kült (sözcük anlamı olarak din) haline getiren tarihi ve sosyal nedenler var. Ama bu sürecin önemli yanlarından birisi, lidere biat etmiş tebaanın onu bir kült haline getirmesi. Hani “Şeyh uçmazsa, mürit uçurur” derler ya; onun gibi… İşbirliği, takım çalışması, katılımcılık ve demokrasi kültürü açısından zafiyet taşıyan toplumlarda lider kültünün yarışmalara konu olacak düzeye eriştiğini görmek mümkün.

Bu tür toplumlarda örneğin bilim alanında başarılar kazanmış bir kişi; bir parti genel başkanı, bir meslek odasının başkanı veya medyada yer alma konusunda etkili bir belediye başkanı kadar ilgi görmez ve ‘Tüm Zamanların En Büyük Lideri’ yarışmasına konu olmaz.

Okan Arslan, yukarıda sözünü ettiğim yazısında şunları söylüyor: “Bir toplumun bu tip ortamlarda ‘Tüm Zamanların En Büyük Mucidi’ni kendi ülkesinden çıkarmaya çalışması belki daha mantıklı ve realist bir faaliyet olabilirdi. Mesela bir Edison’u düşünün. Hiç karizmatik değil. Bir ideoloji geliştirip topluma dayatmış değil. Hiç kimse Edisonizm diye bir akım duymadı. Hatta kimse tipini bile bilmez. Yani bu adam uzun mudur kısa mıdır; sarışın mıdır; bıyıklı mıdır, kimse bilmez. Hiçbir yerde Edison’un heykelini göremezsiniz; şayet bir belediye, adına bir park kurup ufak bir heykelcik dikmediyse ziyaretçiler için.”

Burada yazıya bir ara verelim. Kentlerimizdeki görünümlere geri dönelim. Belediyeler tarafından yapılan yapılara, köprülere veya kent mobilyalarına baktığımızda; yapılandan daha çok, kimin yaptığını ‘bağırmaya’ çalışan logolar ve yazılar dikkatimizi çekiyor. Sanki amaç, kent halkına hizmeti bir kenara koyup belediye başkanının reklamına dönmüş. Tebaadan kimse çıkıp da “Sen bizim paramızla neden kendi reklamını yapıyorsun?” diye sormuyor. Bir bilinçli vatandaş, “Seni zaten hizmet edesin diye seçtik; kendini bu kadar reklam etmenin nedeni nedir?” diye sormuyor. “Sen kimsin ve ne amacın var ki, isminin zihinlere kazılmasında bu kadar gayretlisin?” diye sorgulamıyor.

Arslan’ın yazısında bir bölüm daha aktarayım: “Ancak (Edison), dünyamızı herkesten, geçmişten bugüne gelen tüm karizmatik liderlerden daha fazla aydınlatmıştır. Çünkü bugün onsuz yaşayamayacağımız elektriği bulmuştur bu karizmatik olmayan, adını unuttuğumuz mucit. Biz, her an Edison ile yaşıyoruz. Onun icadıyla; farkında bile olmadan. Sadece Edison ile mi? Sayısız mucitle birlikte. Hiçbiri beklemiyor olmalı, sabah akşam anılmayı; ama bugün insanlığın eriştiği bu noktayı bu mucitlere borçluyuz.”

Hemen bir parantez açalım. Demek ki, lider olmak veya ‘büyük başkan’ olmak; ismini yapıların üstüne kazımakla, her şehir mobilyasının üzerine bir logo koymakla ya da ismini yazmakla veya her tarafı kişisel reklam niyetli pankartlarla donatarak olmuyor. Kenti mağazanın reklam vitrini gibi kullanmak yerine gerçek anlamda kaliteli ve mutlu yaşama yönelik hizmetlerle donatıp kendiliğinden zihinlerde kalmayı başarmak lazım.

Arslan’ın yazısından bizi ilgilendiren bölümü ile ilerleyelim: “(Her mucit), bize bir bireyin kendi başına ya da başka bireylerle birlikte dünyayı nasıl değiştirebileceğini; bireyin gücünü gösteriyor aslında. Gelecek de, karizmatik liderlerin yolunda ilerlemekle değil; insanlığa hizmet eden, adını bile hatırlamayacağımız, sayısız bireyin icatları üzerinde şekillenecek.”

Bu arada satırlar arasında belli belirsiz ama önemli bir nokta var. Tek başına futbol oynayamazsınız. Futbol için uyumu sağlamış bir takıma ihtiyaç var. Kent de bir futbol oyunu gibidir. Takım halinde (yani kentin paydaşları ile birlikte) oynanmazsa, ancak tek kişilik gösteri olur. Gösteri biter; sonuçta sadece gösteri yapanın aldığı haz (veya başka ne kazandıysa o) kalır.

Arslan, yazısını şöyle bitiriyor: “Lidersiz bir hayat mümkün. Ama bireysiz bir gelecek mümkün değil. Peki; siz ne taraftasınız? Siz de mi lidersiz yaşayamayanlardansınız; bir düşünün bakalım…”

Liderin İyisi – Kötüsü

Bilgeliği, erdemi, ahlaki yapısı, deneyimi, bilgi birikimi ve bir takımla çalışma konusunda yetkinliği olan liderler de var. Böyle bir liderin genelde ayrımcı olmayan, demokratik özellikler taşıdığını görüyoruz. Yaptığı her işte kendi çıkarlarından önce toplumun, halkın yararlarını düşünen liderlerin çok daha fazla mutluluk yaratılmasına vesile olduğunu biliyoruz. “Önce ben” ya da “en çok ben” saplantısından kurtulmuş liderlerin kendilerini halk içinde eritebilmiş, gerçekten samimi olmayı başarmış örnekler oluşturduğunu izliyoruz. Bir parti genel başkanı için de böyle, bir şehrin belediye başkanı için de…

Bir insanı tanıyıp bilmenin farkındalık noktası, o kişinin kendi çıkarına yönelik bir yararın ortaya çıktığı andır. Bu nedenle; bir ilişkinin sağlık durumunu böyle bir anda sınamak gerekir. Çünkü çıkar söz konusu olmadığında, türü ne olursa olsun bir ilişkiyi sürdürmek daha kolaydır. Ama taraflardan birisinin çıkarı gündeme geldiğinde; istismardan kandırmacaya, kötü niyetten rant amaçlı kullanmaya kadar her yol mubah olmaya başlar. Böyle bir durumda yapılmayanlar yapılıyormuş, yapılanlar ise yapılmıyormuş gibi gösterilme gayreti içine girilir.

Geleneksel siyasetçi, yukarıda özetlediğim sürece en iyi örneklerden birisini oluşturur. Siyasetçi, son seçimden bu yana aklına bile getirmediği kişi ve kesimleri hatırlamaya, kapısını çalmadığı kuruluşların bir ihtiyaçları olup olmadığını sormaya veya göz ardı edilmiş sorunlara çözüm bulmaya gayretli imiş gibi görünmeye başlar. Çünkü ortada bir çıkar söz konusudur; yeniden iktidar için oy isteme zamanı gelmiştir. Böyle bir anda vatandaş için doğru soru şudur: “Bugüne kadar beni hatırlamayan, aradığımda görüşemediğim, karşılaştığımda ağzımı açtırmayan bu kişi, şimdi neden bana yakın davranmaya çalışıyor?”

Rus romancı Dostoyevsky,  “İnsanların birbirlerini tanımaları için en iyi zaman, ayrılmalarına yakın zamandır” diyor. Bir benzetme yaptığımızda; bir geleneksel siyasetçinin (veya bir dönem önce seçilerek makam sahibi olmuş kişinin) konumu bu sözlere gayet uygun düşer. Gerçekten seçim dönemi, geleneksel siyasetçi için iktidardan ve ranttan ayrılma ihtimalinin arttığı bir zamandır ve siyasetçinin bu dönemdeki değişen davranış modeli dikkatle izlenmeye değerdir.

Her seçim sürecinde verilen ama yaşanmış örnekler nedeniyle gülünç bulduğum sözler var. Proje diye öne sürülüp sonra unutulanları bunlar arasında sayabilirim. Bir diğeri ise örneğin adayların, seçildikleri takdirde halkla ve sivil toplum kuruluşları ile iç içe bir yönetim anlayışı içinde olacaklarına dair sözleridir. Her seçim döneminde sivil toplumla birlikte periyodik olarak toplantılar, faaliyetler ve işbirlikleri yapılacağını öngören sözler sarf edilir. Seçim sonrasında ise kazananı bulabilene aşk olsun… Ne halk kalır ne sivil toplum, ne de seçilen. Seçilen, seçilmiş olmanın keyfi ile düdüğü kendi bildiği gibi öttürmeye devam eder. Ta ki; bir sonraki seçim zamanı gelip de ‘oy ihtiyacı’ ortaya çıkıncaya kadar…

Aslında konuya vatandaş tarafından baktığımızda da manzara ilginçtir. Çünkü halk için de seçilen, kendine hizmet etmek üzere seçilmiş olan değil; memleketin veya şehrin tüm sorunlarını bir çırpıda çözüverecek olan bir Süpermen’dir. Bunu adaylar da bildikleri için, seçim sürecinde kendilerinin ne yaman bir Süpermen olduğunu kanıtlama çabasına girerler. İşin ilginci, halk olarak Süpermen diye seçtiğimiz, pek çok durumda kendi çıkarları peşinde koşan, kamuflajlı kötü adam Luther’den başkası değildir. Özetle; Süpermen diye seçilen, koskoca bir hizmet dönemi boyunca önce ‘kendi vitrinine ve kendi dükkânına’ hizmet eden Luther’e dönüşür.

Siyasetin bir endüstri haline geldiği günümüzde siyasal seçim sürecinin, bir ‘iyi adam’ seçme dönemi olmadığını fark etsek iyi olacak. Seçimde; ‘kendi keyfince kurtarışlar yapan gücün simgesi’ Süpermen’i bulmak yerine; dürüstlük, saydamlık, hesap verebilirlik, katılımcılık ve vatandaşı birincil derecede önemseme konusunda ipuçları veren ama her şeyden önemlisi denetlenebilir ve yönetişime yakın olanı bulmak; diğer yandan da bunu sağlamaya yatkın yönetim mekanizmalarını geliştirmek zorundayız.

Farklı bir ‘iyilik – kötülük’ bakışı da geliştirebiliriz. Örneğin klasik felsefenin ünlü düşünürlerinden Platon, “İnsanları, egemen oldukları zamanlarda denemelidir. Çünkü kötünün kötülüğüyle, iyinin iyiliği o zaman ortaya çıkar” der. İktidarın en önemli özelliklerinden birisinin insanın içindeki açgözlülüğü, doymazlığı ve hırsını ortaya çıkardığı konusunda kuşkum yok. Ama kimi zaman bu kötü nitelikler, bir perdenin arkasına gizlenmiş olabiliyor. Gerçeği görmek için bu perdeyi çekip kaldırmak gerekiyor. Bunu yapmak için uygun zamanı kaçırmamak ise önümüzde bir görev olarak duruyor.

Bitirirken

Günümüzde şehir, büyük bir ekonomik işletmedir. İnsanların o yerleşimde yaşamasının nedeni budur. Kentin yükselen ekonomik özellikleri; her vatandaşın bir iş sahibi olmasını, geçimini sağlayacak geliri elde etmesini ve her geçen gün daha kaliteli yaşam koşullarına sahip olmasını sağlar. Vatandaşlar; öncelikle barınma ihtiyaçlarını karşılayacak konuta, sağlıkla yaşamlarını sürdürebilecek hijyen, güvenlik ve yaşam çevresi şartlarına sahip olmak isterler. Bunlar bir kent için vazgeçilmezdir.

Bir kentte vatandaşın erişemediği veya yararlanamadığı niteliklerin bulunması, onun mutlu olmasına hizmet etmez. Yeterince beslenemeyen, barınacak yaşanabilir bir konutu olmayan, sağlık sorunları yaşayan, trafikle problemleri olan ve güvenlik sıkıntısı çeken bir vatandaş için ‘başkanın medyatik kent vitrini’ kullanılabilir ve erişilebilir değildir. Başarılı bir şehir yöneticisi, vatandaşın gerçek ihtiyaçlarının karşılanmasına hizmet etmeye çalışır. Eğer yönetici, vatandaşın gerçek ihtiyaçlarını karşılamayı başarırsa, ancak o zaman gerçek bir halk kahramanı olur. Reklamla ‘kahraman’ olmak kolay; ama insani özellikleri gelişmiş bir yönetici olmak mümkün değildir.

Eskişehir; ‘Strazburg’ Değil de, ‘Porto Alegre’ Olsa?

Eskişehir; ‘Strazburg’ Değil de, ‘Porto Alegre’ Olsa?

Gürcan Banger

Hiç kuşkunuz olmasın; yine Eskişehir’den söz edeceğim. Bu yazıda geleneksel bir yerleşim olmaktan büyük bir kente dönüşmeye doğru yola çıkan Eskişehir’in gelişimini farklı bir açıdan ele almaya çalışacağım. Konuyu ele alırken; bir tanesi; kentsel görsellik ile mekânın kullanımını simgeleyen ve diğeri; kentin yönetimini, kentin geleceğinin belirlenmesini ve kentteki yurttaşlarla kuruluşlar arasındaki ilişkiyi tanımlayan iki farklı yerleşim örneğini ele alacağım. Bunlardan birincisi için kullanacağım örnek Strazburg, diğeri için ise Porto Alegre olacak.

Neden görsel Strazburg veya yönetsel Porto Alegre? Bu kentleri görenimiz var, adını bile ilk kez duyanlarımız var. Kısaca bu kentleri tanımanın konunun gelişimi açısından yararları olacağına kuşku yok.

Strazburg

Ünlü Alman şairi Goethe’nin de öğrenim gördüğü, önemli bir öğrenci kenti olarak ünlenen Strazburg, Fransa’nın kuzey-doğusunda yer alan ve bu ülkenin nüfus açısından yedinci büyük kentidir. Bulunduğu bölgenin ekonomik merkezlerinden birisidir. Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu şehirdedir. Strazburg, 1949 yılından beri AB görüşmelerinin merkezi niteliğindedir. Bu nedenle Avrupa’nın Başkenti unvanını taşır. Bu özelliklerinden dolayı da ülkemizin siyasetçileri ve yöneticileri tarafından sık ziyaret edilen, iyi tanınıp bilinen bir yerleşimdir.

Strazburg kentinin kuruluş yılı olarak M.Ö. 12 kabul edilmektedir. Bu nedenle 1988’de kentin kuruluşunun 2000’inci yıldönümü kutlanmıştır. Bu denli eski geçmişe sahip olan Strazburg, tarihi ve doğal nitelikleriyle de öne çıkar. 1988 yılından bu yana UNESCO’nun İnsanlık Mirası olarak kabul edilen yerleşimleri içinde yer alan Strazburg’da çok sayıda tarihi ve kültürel eser, yapı ve anıt bulunmaktadır.

Strazburg’un ilgi çeken özelliklerinden birisi, doğal yapının getirdiği farklılıktan kaynaklanır. Kentin eski yerleşim bölümü, İll Irmağı ile çevrilmiştir. Kentin doğusundaki limanı, Ren-Rhône kanalı ile Marne-Ren kanalına birleştiği noktada Ren’in batı ve doğu kolları kuşatır. Özetlersem; akarsu ve kanallar, kentin hem ekonomisi hem de estetik görselliği açısından önemlidir. Strazburg’a gelen ziyaretçilere, İll Irmağı üzerinde kanal turu yapmak önerilen eğlenceli etkinliklerden birisidir. Su üstünde yapılan bu tura ek olarak; parklar, botanik bahçeleri, korunmuş eski evler, müzeler vb kent turizminin diğer unsurlarını oluşturur. (Bu anlattıklarım, sizde bir yerel benzerlik duygusu yarattı mı?)

Strazburg’a gitmemiş olsanız bile; bir ansiklopedide veya Internet ortamındaki belgelerde benim yukarıda özetlediğimden daha fazlasını bulabilirsiniz. Sadece dikkatinizi çekmek istediğim birkaç noktaya değinmeye çalıştım. Sözün özeti şudur. Strazburg, ülkemizdeki yöneticiler tarafından sıklıkla ziyaret edilen bir kenttir. Bu nedenle özellikle yerel yöneticilerimizin en çok ‘özendikleri’ kentlerin başında gelir. Muhtemelen kentin yerleşim, tarih, kültür, nüfus, siyaset veya ekonomi alanlarındaki gelişimiyle ilgilenmediklerinden, genelde sadece kentin estetik özellikleri dikkatlerini çeker. İşte; bu nedenle ülkemizin değişik yerleşim noktalarında yerel yöneticilerin Strazburg taklidi şehir yaratma hevesi pek yüksek noktalara ulaşmış haldedir.

Doğal veya ‘kitsch’

Tabii ki; taklit edilen, sadece Strazburg değil. Yerel yöneticilerimizin, elden geldiğince (ama daha düşük oranda ve daha sonraki sıralarda) Viyana, Paris veya Londra gibi kentleri taklit etme gayretleri de var. Bu aynılaştırıcı taklitleri,  küreselleşmenin olağan bir sonucu saymalı mıyız? Sanmıyorum. Taklitçiliği haklı gösterecek bir gerekçe bulmak mümkün değil. Taklit meraklısı yöneticiler, özendikleri o yerleşimlerin bulundukları noktaya kendi gelişimlerinin sürekliliği içinde geldiklerini unutuyorlar. Oradaki köprüler, heykeller, kent mobilyaları, parklar, zemin düzenlemeleri ve bitki yapısı, o yerleşimin adeta doğal bir parçası. Doğal veya kültürel olmayanı, aynı biçimiyle bir başka yerleşime oturtmaya çalışmak ise ancak bir ‘kitsch’ görüntü ile sonlanıyor. Özetlersek; örnek seçilen bir kentin gelişiminden fikren dersler çıkarılması başka şey; o kentteki uygulamaların birebir taklit edilmesi ise bir başka şey…

Bu arada kısaca ‘kitsch’ (Almanca ‘kiş’ ve İngilizce ‘kiç’ diye okunur) sözcüğünden söz etmek isterim. Almanca kökenli bu sözcük, sanat çevrelerinin ağız alışkanlıklarından birisi haline gelmiştir. Günlük sanat konuşmalarında bir çirkinliği veya zevksizliği ifade etmek için kullanılır. Biraz daha ayrıntılarına girdiğimizde; sahte sanatı ama isteyerek yapılan çirkinliği anlattığını görürüz. Genel hatları itibarıyla sahte, özenti, taklit, çirkin veya kaba olana işaret etmek üzere kullanılır.

Genelde ‘kitsch’ sözcüğü, ürünlerdeki çirkinliği anlatmak üzere kullanıldığı halde iyi çözümlendiğinde; ‘kitsch’ olanın ürünlerden çok daha, bu ürünleri yapanın ruhunda olduğu anlaşılır. Gerçekten ürünler kitsch’tir ama daha öncesinde bunları yapan veya yapılmasına onay veren kişilik ‘kitsch’ olandır.

Eğer bir kenti, o kentin yöneticisi olarak bir başka kentin mobilyaları, anıtları, yapıları veya mekân kullanımına özenerek ‘süslüyorsanız’ ya da buna hevesleniyorsanız, ‘kitsch’ olmaya başladığınızdan ve yaşadığınız yerleşimi de ‘kitsch’ yapmaya yöneldiğinizden emin olabilirsiniz.

Kentsel mekânı geliştirme ve kullanma

Yukarıda Strazburg’tan söz ettim. Yurtdışına (örneğin Avrupa’ya) gittiğinizde; bir kentte dikkatinizi çeken yanlardan birisi,  doğal çevre ile tarihi, kültürel yapı ve anıtların son derece bakımlı, düzenli ve temiz olmasıdır. Eminim; bu durum, sadece o ülkeyi ziyaret eden yerli ve yabancı turistlerinin getireceği dövizle ilgili bir düzenleme değildir. Burada dikkat edilmesi gereken, kentsel mekânın geliştirilmesi ve kullanımı konusunda bir kent kültürünün yaratılmış olmasıdır.

Bir yapıyı bir yerleşimden kopyalayıp diğerinde kurgulamak, orijinalde var olan aynı etkiyi yapmaz. Bir kavramı, ona ait zaman ve mekândan kopararak ele alırsanız, bir tarihsellik hatası (anakronizm) yapmış olursunuz; ayrıca tarihi ve kültürel gerçeği de saptırma hatasına düşersiniz. Ama Türkiye sosyolojisine göz attığımızda; tarih karışmasının, yaşamın adeta olağan bir unsuru haline gelmiş olduğunu görüyoruz. Ülkeyi Doğu’dan Batı’ya gözden geçirdiğimizde, başta megapol İstanbul olmak üzere ülkenin metropollerini dıştan içe doğru incelediğimizde ve kırdan kente doğru hareket ettiğimizde; bir kaç farklı çağın aynı zamanda yaşandığını görüyorsunuz. Bir yerlerde karşınıza tarım toplumunda (feodalitede) yaşayan insanlar çıkarken, kimi yerde sanayi toplumunun (kapitalizmin) yoğun etkilerini görüyorsunuz. Hatta sanayi sonrası bilgi toplumu mekânlarında bu toplumu yaşayan yurttaşlarımız var. Tarih ve kültür, bu ülkede dün ve bugün olarak iç içe geçmiş. Bu değişen yapısal görüntü, ülkemizde garip biçimde şekillenmiş bir kent kültürünün varlığına işaret ediyor.

Batı ülkelerinde örneklerini gördüğümüz tarihsel çevrenin korunması (kısaca kültürel koruma), genelde çağdaş topluma özgü bir olgudur. Bu anlayış, gelişmiş ülkelerde kapitalizmin orta evrelerinden sonra kent kültürünün bir parçası olmuştur. Doğal çevrenin korunması da kültürel koruma gibi oldukça yeni bir kavramdır. Sanırım; biz toplum olarak bu kültürel evreyi henüz yakalayamadık. İşin kötüsü, taklit ederek o noktaya varacağımız gibi yanlış bir saplantımız da var.

Doğal, tarihi ve kültürel çevrenin korunması, bir yanıyla sosyal ve ekonomik gelişmeye bağlı olurken, kentlilik özelliklerinin gelişmesi ve her anlamda eğitim süreçlerinin iyileşmesi ile de çok yakından ilgilidir. Kültürel korumada bazı sorunlar gözlüyor iseniz, bu durumda ülkenin ve toplumun sosyal gelişmişlik düzeyi, kent(li)leşme düzeyi, gelir dağılımı, hukukun işleyişi, eğitim süreçlerinin yaygınlığı ve kalitesi konularında kuşkular duymanız gerekir.

Eskişehir’in geleneksel yerleşim yeri olan Odunpazarı semtini göz önüne getirin. Bu semtteki yapılar, sayıları giderek azalan anıtlar (örneğin sokak çeşmeleri) bir farklılığa işaret etmektedir. Odunpazarı, kökleri tarih öncesi çağlardan gelen geleneksel Anadolu-Türk mimarisinin kimliğini taşımaktadır. Şimdi kentin yeni mahallelerine dönün. Sizi, bu mahallelerden birinde bilmediğiniz bir sokağa bıraktıklarında, bir kentsel kimlik belirlemesi yapabilir misiniz! Tabii ki hayır… Eğer daha önce o sokak veya caddede bulunmadıysanız, bir tahmin yapmanız bile mümkün olmaz.  Bugünkü Eskişehir mimarisi, kimliksiz ve kişiliksiz bir mimaridir. Ha burada, ha Dünya’nın bir başka yerinde… Bazı bölümleri Strazburg’a benzese ne ki? Renksiz, anlamsız ve değersiz bir yapı ve mekân kullanım anlayışı sarmış çepeçevre bizi. En önemlisi de yaşadığımız çevrenin oluşumunda yurttaşlar olarak hiçbir katılımımız ve paylaşımımız olmamış; olmasına da bugüne kadar geçit verilmemiş.

Porto Alegre

Strazburg üzerinden bu kadar örnekleme yeterli. Şimdi gelelim diğer örnek kentimize. Porto Alegre, Brezilya’nın 10’uncu büyük kentidir. Eyaletlerden oluşan bu ülkenin Rio Grande do Sul isimli eyaletinin başkentidir. 1742 yılında Azor adalarından gelen göçmenler (Portekizli sömürgeciler) tarafından kurulmuş olan Porto Alegre; bugün güney Brezilya’nın en önemli kültürel, siyasal ve ekonomik merkezidir. 2007 yılında Porto Alegre’nin bölgesel nüfusu 4,1 milyon kişi olarak hesaplanmış olup kent merkezinde yaşayanların sayısı 1,4 milyon dolayındadır.

2001, 2002, 2003 ve 2005 yıllarında Dünya Sosyal Forumu, Porto Alegre’de yapılmıştır. Yeri gelmişken, kısaca Dünya Sosyal Forumu’ndan da (World Social Forum, WSF) söz etmek isterim. WSF, ideolojik anlamda küreselleşme karşıtları tarafından her yıl düzenlenen bir toplantıdır. İsviçre’de Davos’ta toplanan ve gelişmiş ülkelerin vizyonlarının takdim edildiği Dünya Ekonomik Forumu’nun (World Economic Forum, WEF) alternatifi olarak düzenlenir. 2003’te Porto Alegre’deki toplantıya ünlü düşünür ve dilbilimci Noam Chomsky de katılmıştı. Bu kentte yapılan diğer etkinlikler arasında Latin Amerikan El Sanatları Fuarı’nı, Tarım-İş Fuarı’nı, Eylül ayındaki müzik ve eğlence etkinlikleri ile Kasım’da düzenlenen Kitap Fuarı’nı sayabilirim.

Porto Alegre, her biri mahallelerden oluşan 16 bölgeye ayrılmıştır. Porto Alegre’de sivil toplum kuruluşları, sendika veya mahalle örgütlenmesi geleneği 1950’li yıllara uzanır. Porto Alegre’nin dünya sosyal ve ekonomik tarihindeki önemi, katılımcı demokrasi ve katılımcı bütçe uygulamaları konusunda bir örnek model yaratmış olmasıdır.

1980’li yıllara kadar Porto Alegre Belediyesi’nin diktatörlük rejimi altında yolsuzluklarla kaynaklarının heba edilmesi ve yoksulların durumunun iyileştirilmesine özen gösterilmemesi gündemdeydi. 1988’de iktidara gelen Emekçiler Partisi (Partido dos Trabalhadores, PT) döneminde ise kaynak kullanımındaki adalet ve eşitlikçilik; katılımcı demokrasi ve katılımcı bütçenin başarısında etkili oldu. Günümüzde Porto Alegre kentinin, halkın ve şehrin geleceğinin belirlenmesinde halkın katılımını sağlamak gibi çok haklı ve geçerli bir ünü bulunmaktadır. Porto Alegre’yi pek çok başka kentin önüne geçiren özellik, yurttaşların kentte, mahallede veya sokakta kendi geleceklerini belirlemede etkin ve katılımcı rol almaları olmuştur. Porto Alegre, bugün bir krizde olan temsili demokrasinin sorunlarının nasıl aşılmaya başlanacağı konusunda küresel ama yerel (kısaca glokal) bir örnek oluşturmuştur. Bu nedenle; Eskişehir’in vizyonu, Strazburg’u görsel olarak ‘kitsch’ bir anlayışla kopyalamak yerine, Porto Alegre’de yapıldığı gibi halkın katılımı ile Eskişehir’in gelecek tasarımının oluşturulması yönünde olmalıdır.

Porto Alegre, halkın yönetime katılımı ve kendi bütçesini kendisinin belirlemesi konusunda bazı ipuçları veriyor. Katılımcı demokrasinin çok güzel uygulamalarından birisi olan katılımcı bütçenin öncelikle Porto Alegre’de oluşturulmasını sağlayan bazı öncüllerden söz edebiliriz. Öncelikle Porto Alegre, bu kıtada köleciliğin daha az yaygın bir yerleşimdi. Kentteki polis gücünün yerel olmasının olumlu etkileri görüldü. Ayrıca bu bölgede büyük toprak sahipliği yerine küçük mülkiyetin ve görece daha eşitlikçi bir sosyal yapının bulunması pozitif katkılar yaptı. Porto Alegre’nin bir diğer önemli özelliği, bu yerleşimde diktatörlüğe karşı bir toplumsal muhalefet geleneğinin gelişmiş olmasıdır.

Porto Alegre hakkında bulabildiğim bir başka özellik ise bana Eskişehir’i hatırlattı. Bu kent, nüfusun iç ve dış göçler nedeniyle büyük ölçüde göçmenlerden oluşmuştur. 19’uncu yüzyılın sonlarına kadar küçük bir yerleşim olan Eskişehir’in Kafkaslar, Kırım ve Balkanlardan aldığı göçlerle gelişme gösterdiği hatırlanırsa, Porto Alegre ile benzerlik yakalanabilecektir. Bir yerleşimin göç alması onu çokkültürlü yapar. Çokkültürlülüğün devamında ise kentlilik özelliklerinin gelişebileceği bir zemin oluşur. Bu yapı, Eskişehir’de varlığını korumaktadır. Uygun bir demokrasi, hoşgörü ve saygı anlayışı ile Eskişehir yeni bir sosyal, kültürel ve siyasal katılımcı oluşuma evrilebilir. Bu ihtimal heyecan verici olduğu kadar üzerinde ciddi düşünülmesi gereken yeni seçeneklerin yolunu açar. Bunlar arasında katılımcı demokrasi ve katılımcı bütçe önemli örnekler olarak durmaktadır.

Katılımcı demokrasi

Eski çağlarda tüm ‘yurttaşların’ kararlara doğrudan katılımına dayanan yönetim anlayışı, zamanla zorunlu değişime uğrayarak sınırlı katılım ve kısıtlı temsil hakkı veren bir biçime (temsili demokrasiye) dönüştü. Böylece doğrudan halkın katılımıyla yönetim fonksiyonu, seçilmiş bir siyasal ve/veya profesyonel gruba bırakan sıkıntılı bir temsil sistemine dönüştü.

Bugün temsili demokrasi sisteminin, halkın gerçek ihtiyaçlarını karşılamadığı ortadadır. Çünkü temsili demokrasi; bazı seçilmiş ama ‘ayrıcalıklı’ bireyleri, vekiller olarak ‘meclis’ adı verilen ortamda bir araya getirerek doğrudan demokrasinin bir benzerini oluşturmaya çalışmakta. Ama böyle bir durumda demokrasinin temel unsuru birey (yani yurttaş), karara ve denetime katılamayan pasif bir konumda kalıyor.

Temsili demokrasi krizini aşabilmek için demokrasi kavramında yeni açılımlar aranmakta. Bunlardan birincisi, bireyleri süreçlere doğrudan katmayı hedefleyen katılımcı demokrasi anlayışı; ikincisi ise toplulukları hedef alan çoğulcu ve çokkültürcü demokrasi anlayışıdır. (Küçük bir ev ödevi olarak; çokkültürlülük ile çokkültürcülük arasındaki ayırıma işaret etmek isterim.)

Bugün için temsili demokrasinin sıkıntılarını aşmak üzere; ne küresel ne de ulusal ölçekte gerekli, yeterli ve kolayca uygulanabilir yeni bir modeli yaratabildiğimiz söylenemez. Ama halkı, temsili demokrasinin süreçlerine, katılımcı ve çoğulcu demokrasi çerçevesinde katabiliriz. Böylece karma bir sistem oluşturarak temsili demokrasinin bazı sorunlarını aşma fırsatı doğacaktır.

Katılımcı demokrasi; tüm vatandaşların görüşlerini açıklama hakkına sahip olduğu (-ki bu olguya ‘kamusal alan’ diyoruz), kendi yaşamlarını etkileyen çevresel, ekonomik, sosyal veya siyasal tartışmalara doğrudan katılabildiği, yetki ve sorumluluğun yerel ve bölgesel topluluklarda bulunduğu, yalnız ‘zorunlu hallerde’ daha üst yönetim basamaklarına devredildiği bir sistemi tanımlama yetkinliğine sahip

Katılımcı demokrasi, pasif bir yurttaşlık profili ile gerçekleşemez. Yurttaşların gönüllü, istekli, girişimci ve aktif olmaları istenir. Katılımcı demokrasinin yönetme felsefesi, yönetişim (etkileşimli yönetim) anlayışı üzerine kurulmuştur. Yönetim yaklaşımı, yöneten / yönetilen üzerine kurulurken; yönetişim anlayışı, aktör sayısını artırıp hiyerarşiyi kaldırmayı hedefler.

Katılımcı demokrasi anlayışını temel alan bir yönetişim anlayışı bize neler kazandırır? Bu demokratik model ile seçmenler karar mekanizmalarında yer alır, erk sahibi olur ve kararları etkilerler. Yurttaşlar pasiflikten kurtulup harekete geçerek alternatif ve dengeleyici paralel bir güç oluştururlar. Böylece vatandaşların politikaya olan güvensizlik, ilgisizlikleri aşılabilir; yozlaşmanın önü alınabilir. Katılımcı demokrasi uygulamaları ile halk öğrenir, bilgisi artar ve böylece genel anlamda politik kültür değişir. Çünkü politik kültürde kalıcı değişim daima aşağıdan başlar. Katılımcı demokrasi, hem bir karar verme aracı hem de bir iyileştirme sürecidir. Katılımcı demokrasi halkın sürekli eğitimini, katılımını ve birlikte karar verip iş yapabilmesini sağlar. Katılımcı demokrasi ortamında seçmenlerin politikayı seçim dışında da (hatta devamlı olarak) etkileme olanağı doğar. Katılımcı demokratik bir ortam vatandaşlara ödev ve sorumluluk yükler; yurttaş olmanın gereklerini kavramalarına yardımcı olur. Temsili demokrasinin yarattığı seçen ile seçilen arasındaki mesafeyi kaldırır. Katılımcı demokrasi sayesinde politikacı ile halkın ilişkisinin kesilmesi önlenir. Katılımcı demokrasi, bir krize girmiş olan temsili demokrasinin pek çok eksiğini tamamlar ve onun aşılmasını sağlayarak demokratik gelişimin önünü açar. Aktif olmak isteyen vatandaşlara, kendilerine ilişkin kararlara katılma olanağı verir.

Katılımcı Bütçe

Vatandaşların demokrasi, insan hakları, yurttaşlık veya katılım gibi konulara ilgi duymaları ve öğrenmeleri için bu bilginin onların (kendilerinin, ailelerinin, komşularının veya hemşehrilerinin) sorunlarının çözümünde katkı ve kolaylık sağlayacağını bilmeleri gerekir. Bir başka deyişle; her gün sorunlarla boğuşan yurttaşların demokrasi ve yurttaşlık etrafında oluşmuş bilgi birikimini edindikleri zaman kendi yaşamlarının daha sağlıklı ve kolay olacağını kavramaları ve bu nedenle bu tür bilgi ve deneyimler için talep oluşturmaları beklenir.

İşte; ‘katılımcı demokrasi’ anlayışının, halkı seçilmiş yönetimlerin karar süreçlerine dâhil etmede sağladığı başarının kaynağı buradadır. Halk, katılımcı demokrasi (örneğin katılımcı bütçe) mekanizmaları aracılığı ile yönetim ve karar süreçlerine katılarak kendi sorunlarının çözümüne destek vermektedir. Katılımın başarısı, problem çözme performansını artırırken halkın çözümler konusunda ikna olmasını da beraberinde getirmektedir.

Porto Alegre’nin dünya siyaset ve demokrasi gündemine sunduğu katılımcı demokrasi ve yönetişim yaklaşımlarının en başarılı örneklerinden biri, ‘katılımcı bütçe’ yaklaşımıdır. Dünya deneyimi, katılımcı bütçe modelinin en önemli yararının vatandaşların aktif katılımını temel alan bir demokrasi uygulaması olarak; toplumsal öncelikleri yeniden düzenleyerek sosyal adaletin teşvik edilmesi olduğunu göstermektedir.

Gelecek faaliyet dönemi için; beldenin amaçlarına, hedeflerine ve yönetişim politikalarına uygun olarak, yönetişim tarafından hazırlanan gelecek dönem faaliyetlerini ve sonuçlarını parasal ve sayısal olarak ifade eden raporlara ‘katılımcı bütçe’ denir. Katılımcı bütçe, bu kararların alınmasında kentli yurttaşların söz sahibi olması anlamına gelir. Katılımcı, yerel yönetimlerde gerçekleşme potansiyeli ve işlerliği olan bir yaklaşımdır. Yerel yönetimler, hizmet temelli çalıştıklarından bu bütçe modeli ile halkın katılımını sağlamak mümkündür.

Katılımcı bütçe, yerel yönetim bütçesinin yapılması sürecinde mahallelinin, muhtarın, sivil toplum kuruluşlarının, belediye görevlilerinin, seçilmiş meclis üyelerinin (ve ilgili olabilecek başka sosyal aktörlerin) bütçe kararlarının alınmasında birlikte çalışması ve üretmesi demektir. Katılımcı bütçe süreci, her vatandaşın yer alabileceği nitelikte bir çalışmadır. Vatandaşın, sadece vatandaş olması bile katılımcı demokrasi ve katılımcı bütçe sürecinde yer alması için yeterli bir özelliktir.

Katılımcı bütçe, sadece oy vermekle yetinmek zorunda kalan yurttaşın demokrasi ufkunun genişlemesi ve çeşitlenmesi anlamına gelir. Her kentli yurttaş, oy vermenin yanında kamu kaynaklarının (örneğin yerel yönetim bütçesinin) hangi amaçla nereye harcanacağı sürecine doğrudan katılmak için bir olanak elde eder. Katılımcı bütçe, demokrasiyi mahallelinin günlük yaşamının bir parçası haline dönüştürür.

Katılımcı bütçe süreci, mahallelinin kendi sorunlarının kaynak nedenlerini anlamasında ve mahallesi ile kentin sorunlarının çözülmesinde görüş geliştirme olanağı sağlar. Katılımcı bütçe, bir kent kültürünün yaratılmasında ivmelendirici iklim görevi görür. Kentte yaşayan yurttaşlara hemşeri olma fırsatı sunar. Katılımcı bütçe süreci, tümüyle yasalara uygun bir katılımcı demokrasi geliştirme modelidir.

Eskişehir’de son yıllarda sivil toplum kuruluşları (tüm süregelen sorunlarına rağmen) giderek daha iyi bir noktaya geldiler. Eskişehir Sivil Yerel Oluşum (ESYO) çatısı ile oluşturulan kapasite geliştirme platformu ve sivil ağ, ciddi başarı öykülerine imza attı. Şimdi sıra, işin yerel yönetim ve kamu ayağının tamamlanmasına geldi. Bu anlamda katılımcı demokrasi ve katılımcı bütçe, Eskişehir’in yeni gündemi olmak durumundadır.

Hiç kuşkusuz; katılımcı bütçe süreci ve mekanizması, buraya kadar kısaca özetlediğimden ibaret değil. İşin bir de yerelleştirilmiş örgütsel yapı ve süreç yönetimi tarafı var ki; bu yönüyle konu, daha kapsamlı ve iyi zamanlanmış bir seminer sunumunda ancak aktarılabilir. Bu nedenle bu dergi yazısının sınırlarını daha fazla zorlamayacağım. Yerel seçimlere doğru akan önümüzdeki dönemde modelin teknik ayrıntılarını başka vesilelerle anlatabileceğimi umuyorum.

Son söz niyetine…

Kent deyince; evvela akla kentli yurttaşlar gelir. Halk olmadığında kent de olmaz. Bu nedenle; Eskişehir, öncelikle bu kentte yaşamayı tercih edenlere aittir. Biraz incelediğimizde; kentli yurttaşların tüm gelişmiş ülkelerde kabul edilmiş hakları olduğunu görürüz. Bu hakların genel perspektifi kent halkının iyi yaşam taleplerine ilişkindir. Kentli olmanın bilinci ise;  talep ettiği hak ölçüsünde kente ilişkin sorumluluklarının idrakine varılması ile gelişir. Bu bağlamda; kentte yönetici olmanın temel koşulu, yerel halka hizmet etmektir. Çünkü öncelikle kent halkının insan haklarına saygılı bir çevrede yaşama hakları vardır.

Kent halkının taleplerini dinlemek ve çözüm bulmak için uğraş vermek, asla popülizm değildir. Kent, bireye kendisini geliştirme fırsatları sunmalıdır. Kentli hakları geliştirilmeye açık olmalı, sorumluluk bilincini aşılamalıdır. Böylece; kent, bireylerin refahını ve kişiliğini geliştirecek yönde ilerlemelidir.

Mesela; kentte yaşayan insanlar, ekonomik ve sosyal olarak daha iyi bir yaşam için daha iyi altyapıya sahip olma haklarına işlerlik kazandırmalıdır. Böylesi bir altyapıyı talep etmek son derece olağandır. Eğer söz konusu altyapı, kaynak ve zaman sorunları nedeniyle bir programa bağlanması gerekiyorsa bu, halkın katılımı ve rızası yoluyla yapılmalıdır.

Kent olumsuz bir noktada ise tüm sorumluluk, sadece kentte mevcut kurum ve kuruluşlara ya da o kurum ve kuruluşlardaki yöneticilere atfedilemez. Kentin idari makamlarında bulunan kişiler kadar olmasa da, zamanında sesini yüksek perdeden çıkarması gereken ‘okumuş’ bireyler de sorumluluk üstlenmelidir. Kentin bugün bulunduğu noktada kimsenin şikâyet hakkı yoktur.  Bu gün günah keçisi aramak yerine dünü değerlendirmek gerekirdi. “Dün öyleydi, bu gün böyle” diyerek “dünü dün, bugünü bugün saymak” işlerin yolunda gitmesi için çözüm üretmez.

Kentin yönetim sorumluluğunu almış kişilerden; kentin hizmet birimlerini aktif biçimde ve etik ilkeler doğrultusunda çalıştırması beklenir. Ancak; kentlinin de sorunlarına sahip çıkma ve yüksek ses oluşturma sorumluluğu vardır ve bu sorumluluğu yok sayılmamalıdır. Demokrasi bizzat günlük yaşamın bir parçası haline gelmelidir. Kent adına kentli birlikteliği; ‘halkın katılımı’ ilkesi etrafındaki katılımcı demokrasinin vazgeçilmez unsuru olmalıdır. Kente; saygı, hoşgörü ve empati duyguları hakim olmalıdır.

Bu vesile ile yerel projelerde ‘halkın katılımı’ ilkesinin ne denli önemli olduğunu bir kez daha hatırlatmak ve (sözü birliktelik ruhuna taşıyacak nitelikte) bir fıkraya bağlamak isterim. Bu sıralar yaygın anlatılan bu anekdotun ‘ağır’ anlamının yeri burasıdır, diye düşünüyorum.

Anadolu’nun orta halli bir kasabasından 40-50 kadar kişi, yakındaki büyük kente alışverişe gitmiş. Hayvanlara yüklemişler nohudu, buğdayı; onları satıp kumaşlar, tencereler almışlar. Dönüşte 3 hırsız, kervanın yolunu kesmiş; çekmişler silahı, ”Yatın, kıpırdamayın” diyerek hepsini soymuş ve yarı çıplak yollamışlar. Kasabanın girişinde durumu gören hemşehriler şaşırmış ve sormuşlar: “Ne oldu size, ne bu haliniz?” “Soyulduk” yanıtı alınca yüklenmişler: ”Kim soydu, nerede soydu, kaç kişiydi?” İçlerinden biri durumu özetlemiş: ”Onlar 3 kişi beraberdi, biz ise 40 kişi yalnızdık!”

Eskişehir’in geleceğini bir kişiden, üç kişiden kurtarıp bu kentte yaşayan yurttaşlar olarak birlikte tasarlayıp kurmamız gereken zaman geldi de geçiyor. Şimdi zamanın ruhu katılımcı demokrasiden yana… İşte bu nedenle; Eskişehir olarak Strazburg yerine Porto Alegre olmayı öne alabiliriz.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.