Sivil Kadın Hareketi – 3

Sivil Kadın Hareketi – 3

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Gelelim ‘kadının kendi kendinin kurdu olması’ meselesine. Çok sayıda kadın temalı sivil toplum kuruluşunun (kadın STK’sının) bulunduğu yerleşimlerde; bu STK’ların, işbirliği ve dayanışma yerine çatışma üzerine kurgulanmış bir iletişimi tercih ettiklerini gözlüyoruz. Ortak çalışma ve paylaşım örneklerini ise nadiren görüyoruz. Bu olumsuzluk tablosunda siyasi ayrışmaların etkisi yanında, kişisel / bireysel çekişmelerin de çok etkili olduğunu izliyoruz. Dolayısıyla kadın STK’ları arasındaki rekabet, daha nitelikli hizmet üretmekten daha çok, çatışmalar nedeniyle üye ve gönüllü tabanının kaybedilmesine neden oluyor.

Genel anlamda STK’ların iyileştirilmesinde kapasite geliştirme eğitimlerinin büyük katkısı var. Ama yukarıda sözünü ettiğim türden üye ve katılımcı olarak daraltılmış ve dernek başkanının ‘babasının evi’ haline gelmiş STK’larda eğitim de fazla katkı yapamıyor. STK’da demokrasinin yerleşmesi ve kurumsal bir işleyişi geçilmesi için yeni üye ve katılımcıların sağlanmasının büyük önemi var. Ama bu durumda da ne yazık ki; iktidarı elinden bırakmak istemeyen STK başkanı ve yönetimdeki yandaşları (dernek oligarşisi) buna geçit vermiyor. Dolayısıyla kilitlenmiş bir görüntü veren STK, etkisiz ve verimsiz biçimde, canlı kalmaya çalışmaktan öte bir faaliyet gösteremiyor.

Kadın STK’larının en dikkati çeken yanlışlarından bir diğeri, siyasetle sivil toplum alanının birbirine karıştırılması şeklinde ortaya koyuyor. Seçim sürecinde bir parti veya siyasi adayın destekçisi durumuna düşen STK, kamuoyu gözünde inanılırlığından ve güvenilirliğinden her an bir parça daha kaybediyor. Bunda STK’nın başkan ve yönetim kademesinin kendi görüşlerini, STK’nın görüşleri olarak yansıtma çabalarının etkileri var. Bir kadın STK’sının yönetim kademesinde tek yönlü bir siyasi görüşün bulunması, o kuruluşun üye ve gönüllü tabanının kitlesellik ve demokratik işleyiş yönünden tıkanmasına neden oluyor.

Kadın STK’larına özel olarak değinebileceğim bir diğer konu, bu kuruluşların kamu ile ilişkileri. Özellikle yardım, destek ve katkı sağlama konusunda bağımsızlıklarını yitirecek ölçüde kamu ile iç içe geçtiklerinden, ‘sivil muhalefet’ fonksiyonunu yerine getirmekte eksik kalıyorlar. Hele işin ucunda siyasi rant olunca, teslimiyet üst düzeye çıkıyor.

Ancak kadın temalı sivil toplum kuruluşlarına haksızlık etmemek için şunu eklemeliyim. Kadın STK’larında yaşanan sorun ve zafiyetlerin (erkek hegemonyası dışında) neredeyse tamamı tüm dernek vakıf ve oluşumlarda da var. Zaten kadın, çevre, gençlik veya insan hakları gibi temalı örgütlerin kitlesel özellikli ve demokratik işleyişli olmasını ifade ederken, bu tür ortak sorunlardan kaynaklanan izlenimlerime dayanıyorum.

Önümüzde sosyal, ekonomik ve siyasal yaşamda yerini alamamış kadın gerçeği var. Buna karşılık kadına geçit vermek istemeyen bir sosyal sistem içinde yaşıyoruz. Kadın; önce insan, sonra kadın olarak neredeyse tüm sorunları ikiye katlanmış olarak yaşıyor. Yasalar önünde kadın ve erkeğin eşit olduğu gibi iddialar kâğıt üzerinde kalmaya devam ediyor. Kadınlar gerçek anlamda bir sosyal ve sivil güç olmadıkları sürece bu ‘zulüm düzeni’ bugünkü haliyle sürecek. Bu nedenle kadınların kitlesel örgütlü bir güç olamaya ihtiyaçları var.

Mevcut durum; kitlesel, demokratik ve kurumsal işleyişe sahip bir kadın örgütlenmesini zorunlu kılıyor. Bu tür yeni – dinamik kuruluşların, diğer temalardaki örgütler için de doğru örnekler oluşturarak sivil toplum çalışmalarına ivme kazandıracağına inanıyorum.

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)
http://www.duyguguncesi.net  (Duygusal yaşam yazıları) *** YENİ ***
http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)
http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)
http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://www.facebook.com/gurcan.banger  (Facebook sayfası)
http://twitter.com/gurcanbanger   (Twitter sayfası)

Sivil Kadın Hareketi – 2

Sivil Kadın Hareketi – 2

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) en önemli sorunlarından birisi, topluma ölçeklendiğinde görünürlük ve tanınırlıklarının düşük olması. Küçük olup küçük kalmayı bilinçli ve doğru bir tercih olarak yapanlar dışında, neredeyse tüm STK’lar, ‘toplum veya halk adına’ konuştukları iddiasında olmakla birlikte; yurttaşları çalışmalarına katmak için yeterli gayret içinde değiller. Muhtemelen yaygın ve etkin katılım için gerekli iş modelini de bilmiyorlar. Halkın desteğini alamadıkları için bir sivil güç oluşturamazken, bulundukları alandaki meşruiyetleri de tartışılır hale geliyor. Ama nedense STK’lar kendi atalet ve beceriksizliklerini, halkın ilgisizliğine ve kayıtsızlığına bağlamayı pek seviyorlar (!).

Bu sıkıntıları, neredeyse bir fotokopi özelliği ile sivil kadın oluşumları da taşıyor. Ülke ve il ölçeğinde ses getiren kadın temalı etkin faaliyetler göremiyoruz. Etkinlikler ya basın açıklamaları ile yetinmek zorunda kalıyor ya da yerel basının sayfalarında yer aldığı kadarı ile yetiniyor. Sivil kadın hareketi (bu alanda çalışan dernekler, vakıflar ve oluşumlar), kitleselleşme ihtiyacının yakıcılığını henüz yeterince duymuyor. Hareket, kendi ‘entelektüel meraklarından’ sıyrılıp, örneğin binlerce genç üniversite öğrencisinin, şehrin dış mahallerinde yaşayan kadınların veya kentli genç kızların varlığını hissetmiyor.

Bir ilginç noktaya dikkat çekmek isterim. Bence her STK, kendine şunu sormalı: Biz, ilk kurulduğumuzdan bu yana iş / üye / gönüllü / finans olarak ne kadar büyüdük? Ortalama bir değer vermek gerekirse; bir ildeki STK’ların yaklaşık yüzde 70-75’i doğumunu takiben ilk yılda durgunluk konumuna geçiyor. Bazıları ise ilk yılın sonunda yok olup gidiyor. Bunun ana nedeni, sivil toplum çalışmalarında büyümenin ve sürdürülebilirliğin gerekli kriterler olarak gözetilmemesi.

Benzer bir süreç kadın örgütlerinde de yaşanıyor. Uzun yıllar ‘canlı kalmayı’ başarmış pek çok kadın STK’sının bile yaşamını az sayıda üye veya gönüllü ile sürdürmek zorunda kaldığını biliyoruz. Bazı dönemlerde 1-2 faaliyet ile canlanmaya çalışan kadın kuruluşları misyonsuzluk, vizyonsuzluk, yönetim becerilerinin eksikliği veya yeterli insan katılımı olmayışı nedeniyle sessizliğe bürünüyor.

Diğer STK’larda olduğu gibi; kadın kuruluşlarının başta belediyeler olmak üzere kamu ile ilişkileri de ilginç bir görüntü veriyor. Yerel yönetim – STK işbirliği, halkın yönetime katılması için en uygun mekanizmalardan birisidir. Bu işbirliğinin doğru kurulması ve işletilmesi, yerel yönetişim için çok önemli örnekler ve deneyimler oluşturabilir.

Fakat gerçekleşen sürece baktığımızda; diğerleri gibi kadın STK’larının da belediyeleri (ve tabii ki diğer kamu birimlerini de) sadece finansal sponsor olarak görmeyi tercih ettiklerini fark ediyoruz. Bu durumu, tüm şikâyetlerine rağmen yerel yöneticilerin de kabul etmiş ve sindirmiş olduklarını görmek şaşırtıcıdır.

İşin bir diğer ilginç yönü, siyasette olduğu gibi sivil toplum alanında da yerel yönetim – STK ilişkilerinin hısım – akraba – tanıdık – partili ayrıcalıkları kullanılarak yapılmasıdır. Bir anlamda STK’lar, bulunulan yerleşimdeki belediyeler ve kamu birimlerini sponsorluk yönünden aralarında paylaşmış bir görüntü vermektedirler. Hele (örneğin belediyelerde olduğu gibi) siyaset kökeni açısından farklılıklar varsa; sponsorluk ilişkileri bir iktidar ve rant paylaşımı haline dönüşüyor. Kadın STK’ları açısından baktığımızda; adeta her siyasi partinin, her belediyenin veya her kadın STK’sının ‘kendi kadınları’ vardır. ‘Bizim kadınlar ve ötekiler’ misali…

STK – kamu ilişkilerindeki enformel (kuralsız) ilişki düzeninden sadece sivil toplum örgütlerini sorumlu tutmak haksızlık olur. Bu garip sürecin işlemeye devam etmesinde belediye yönetimlerinin ve kamu idaresinin sivil toplum konusundaki vizyon kısırlığının da ciddi katkıları var. Genelde sivil toplum örgütlenmesi özelde konumuz olan kadın hareketi ise gerekli kitlesellik ve güç birikiminde olmadığı için, bu ilişki düzenine kendi özünü ve şekillenmesini veremiyor. (Konuya devam edeceğim.)

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)

http://www.duyguguncesi.net  (Duygusal yaşam yazıları) *** YENİ ***

http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)

http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)

http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://www.facebook.com/gurcan.banger  (Facebook sayfası)

Sivil Kadın Hareketi

Sivil Kadın Hareketi

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Türkiye’de bir sosyal değişim olacaksa, bunda kadınların önemli bir rolü olacağına inananlardanım. Toplumun yüzde 50’sinden fazlasını oluşturdukları halde sosyal, ekonomik ve siyasal yaşamda çok daha düşük oranlarda yer alabilen kadınlar, objektif olarak değişimin güç ve nedenlerini içlerinde taşıyorlar. Neden derseniz; bu ülkenin olumsuz koşullarından önce insan, sonra kadın olarak ikiye katlanmış olarak olumsuz etkileniyorlar. Bu gerçek, kadınların sosyal değişim ve dönüşümü gerçekleştirmek için gerekli birincil nedenini oluşturuyor.

Bir objektif olgunun yaşamda fiilî yerini alabilmesi için söylem ve kadro olarak gerekli hazırlıklara sahip olması gerekir. Ne yazık ki; bir rant sistemi haline dönüşmüş olan siyaset alanında kadınların yer alması mümkün olmuyor. Yaşamın pek çok alanını işgal etmiş olan erkek yaşam modeli, tüm çabalara rağmen siyasette kadınlara yer bırakmıyor. Kadınların siyaset alanında daha fazla yer alması için yapılan çalışmalar, çoğu zaman partilerin genel merkezlerindeki ‘yüksek seçicilere (!)’ takılıp kalıyor.

Kadınların sosyal yaşam üzerindeki varlıklarını göstermek için yer alabilecekleri bir diğer alan ise sivil toplum çalışmaları. Ülkenin pek çok yerleşim noktasında değişik türden kadın örgütleri var. Kadın temalı sivil toplum örgütleri, ‘kendi bildikleri yol ve yöntemlerle’ kadının yaşamda yerini alması için gayret göstermelerine rağmen, elde edilen başarı istenen düzeye ulaşamıyor. “Kadının kendi kurdu olması” bir yana, kadın kuruluşlarının söylem, kadro, kitlesellik ve etkinlik yönünden hayli zayıf olmalarının, bu (olması gerekenden) düşük performansta ciddi katkısı var.

Ülkenin başka yerleşimlerindeki sivil kadın hareketlerini izlediğimde; bireysel olarak çok yüksek nitelikler gözledim. Ama her noktada kitlesellikte sorunlar vardı. Hareket, kitlesel bir niteliğe sahip olmadığında bir sosyal güç haline dönüşemiyor. Kitlesellik olmayınca, kariyerizm (ben-olmazsam-olmaz) türünden hastalıklar, sivil toplum kuruluşlarında (STK’larda) demokrasinin gelişmesini de engelliyor. (Aslına bakarsanız; bu saydıklarım, sadece kadın STK’larına özgür bir durum değil. Sivil toplum hareketleri içinde özveriyle yer alanların emeğine saygım var. Ama kitlesel ve demokratik olması gereken çevre, kadın, insan hakları ve gençlik benzeri tematik -bir konuya odaklı- kuruluşların çoğunda aynı zafiyet ve eksiklikler olduğu da bir başka gerçek.)

Birkaç ilde kadın STK’larının çalışmalarını izleme fırsatım oldu. Bana en şaşırtıcı gelen yanlardan birisi, -kimi diğer tematik alanlarda olduğu gibi- kadın STK’larının birlikte çalışma konusundaki başarısızlıkları. Ortada kadınların sosyal yaşamda insanca yer almaları gibi çok kapsayıcı bir konu olmasına rağmen, her STK (yöneticiler düzeyinde veya kurumsal olarak) kendi yaklaşımları konusunda katı ve ısrarcı (hatta tutucu) olduğundan ‘ortak payda’ bir türlü bulunamıyor. Yerelde yaklaşık üye sayısı 100’ü, aktif katılımcı sayısı ise 5-10’u geçmediği halde, kendilerini kadınların tam temsilcisi sayan bir STK, kitlesel ve demokratik bir hareketin önünde kimi zaman bir ‘engel’ olarak durabiliyor. Genel anlamda STK’lar etkili, verimli, yaratıcı, uzlaşıcı ve paylaşılabilir işbirlikleri oluşturmaları gerektiğinin henüz farkına varamadılar. Açıktır ki; 5 tane konuşmacının katıldığı ama ancak 5-10 dinleyicinin bulunduğu panellerle kadın hareketinin alabileceği pek fazla mesafe olamaz. Böyle söyleyerek herhangi bir kadın STK’sı veya hareketini eleştirmekten daha çok; yapılması gerekenlere, yenilenmesi gereken yol ve yordamlara işaret etmek istiyorum.

Kadın teması da dâhil olmak üzere; sivil toplum etkinliklerini, bir emeklilik faaliyeti veya boş zaman eğlencesi olmaktan çıkarıp; hedef grupların doğru saptandığı, bu insanlara nasıl ulaşılabileceği konusunda stratejilerin geliştirildiği ve kamuoyu ile doğru iletişimin kurulduğu kitlesel ve demokratik sivil hareketler haline getirmek zorundayız. Kadının sosyal yaşamdaki yükselişinin önemli noktalarından birisi, bu konuda yapılan çalışmaların (dar grupçuluktan kurtarılarak) kitlesel ve yaygın hale getirilmesidir. (Konuya devam edeceğim.)

Kadına Yönelik Şiddet

Kadına Yönelik Şiddet

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Kadına yönelik şiddet, genelde erkek tarafından güç kullanma, korkutma veya yıldırma, zor kullanma tehdidi gibi yollarla sürekli olarak uygulanan taciz / tecavüz eylemidir. “Genelde erkek” diyorum çünkü erkek egemen bir toplumda kadının maruz kaldığı tecavüzün ciddi bölümü erkekten kaynaklanmaktadır. Ama bu bağlamda kaynana, üvey anne, elti, görümce, kız kardeş vb tarafından uygulanan tacizi de unutmamak gerekir.

Yakın ve özel ilişkilerde uygulanan şiddet, zamanla sıklık ve düzey olarak artış gösterir. Böyle sağlıksız bir ilişkinin uzaması durumunda tacize maruz kalan kadının kalıcı olarak sakatlanması veya ölümü ihtimali artar.

Her ilişkide yolunda gitmeyen zaman ve durumlar olabilir. Bu, beklenen bir gelişme olarak kabul edilebilir. Eğer anlaşmazlıklar barış içinde ve fazla uzamadan çözülebiliyorsa, bu durumda bu sıkıntıların, ilişkinin yararına olduğunu söylemek mümkündür. Hiçbir ilişkinin sürekli iyilik ve güzellik monotonluğu içinde geçeceğini beklememek gerekir. Önemli olan, sorunun ne biçimde yönetildiği ve çözüldüğüdür.

Bazı toplumlarda sorun çözme performansı yüksektir. Özellikle saygı, hoşgörü ve empati gibi faktörlerin etkin olarak yer aldığı topluluklarda sorunların, ilişkilerin kalıcılığına ve sürekliliğine katkıda bulunduğu gözlenmiştir. Ne yazık ki; toplumumuz bu tür sağlıklı bir ruh yapısına sahip değildir. Mevcut güzel özelliklerin de zamanla kaybolmaya başladığını üzülerek gözlüyoruz. Sorunların kesintisiz ve acımasız biçimde sürdüğü alanlardan birisi de kadınların toplum ve aile içindeki yeridir. Halen sorunların bir bölümü, “erkek iktidarının elde tutulması” amacıyla kadına şiddet uygulanarak çözülmek istenmektedir.

Kadına uygulanan şiddet türleri arasında en bilinenleri; ekonomik şiddet, duygusal şiddet, fiziksel şiddet ve cinsel şiddettir. Bana kalırsa bunlar arasında en ciddi olanı, kadının maruz kaldığı cinsel şiddettir. Kadının bir cinsel nesne olarak algılandığı toplumlarda başka türlü olmasını da beklememek gerekir.

Kadının maruz kaldığı ekonomik şiddetin değişik uygulama biçimlerini görmek mümkündür. Bunlar arasında kadının para ve malının elinden alınması, kazandığı parayı harcamasına izin verilmemesi, malların koca üzerine intikali gibi unsurları söyleyebiliriz.

Duygusal şiddet ise doğrudan kadının ruh sağlığını hedef alır. Kadının olağan davranışlarının bile baskı altına alınmak istenmesi, küçümsenmesi, ezilmeye çalışılması, kadın ve insan olarak kimliğinin yok sayılması, evin tün sorumluluk ve yükümlülüklerinin kadının üzerine bırakılması, ilişkide saygı ve sevginin yok olması gibi örnekler duygusal şiddet örnekleri olarak listelenebilir.

Şiddet türleri arasında yaşamı en çok zorlayanı fiziksel şiddettir. Dayak, işkence, ağır ev işleri, kadın bedenine uygun olmayan veya ağır gelebilecek işlerin kadına yaptırılması en yaygın görülen türleridir. Genelde bu tür şiddetin arkasında erkeğin (veya zulmü yapanın) ruhsal hastalığı, alkol veya uyuşturucu bağımlılığı vardır. Bu nedenle kadına yönelik şiddetle mücadelenin bir yönü alkol ve uyuşturucu ile mücadele olmak zorundadır.

Bugünün dünyasında kâr hırsı her şeyi alınır satılır hale getiriyor. Bu bağlamda kadın bedeninin de “özel” bir yeri var. Ne yazık ki, bugün kadını bir seks nesnesi olmaktan kurtarmak hiç kolay değil. Seks endüstrisi öncelikle Batılı gelişmiş ülkelerin bir icadı ve uygulaması olarak giderek yaygınlaşıyor. Diğer ülkelere demokrasi dersi vermek isteyen pek çok Batılı toplumun kendisinde de cinsel şiddet bir kâbus olarak yaşamaya devam ediyor.

Toplumumuzda da kadına yönelik şiddetin en belirgin yönlerinden birisi cinsel taciz ve tecavüzlerdir. Bu sorun mekândan, zamandan ve kişiden bağımsız olarak ülkenin her yerinde yaşanabilmektedir. Daha da önemlisi, gizli kalan şiddet uygulamalarının başında gelmektedir.

Kadına yönelik şiddetle mücadele bir insanlık görevidir. Bu konuda kamudan yerel yönetimlere, sivil toplum örgütlerinden bireylere, ekonomik işletmelerden yasal ve hukuksal kurumlara kadar herkese iş ve görev düşmektedir.

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)

http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)

http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)

http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

Değişimin Temel Gücü

Değişimin Temel Gücü

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Fikrî olarak; Batı’ya bakarak Doğu’yu veya Doğu’ya bakarak Batı’yı açıklamaya çalışmanın, doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’yi de içine alan Doğu’yu anlamaya çalışırken, Batı’da gelişmiş olan bilimsel yaklaşımı veya Batı metodolojisini kullanabiliriz. Ama referans noktamız, Batı’nın değer yargıları kümesi olursa, muhtemelen yanlış bir noktaya varırız. Doğu ve Batı iki farklı yoldur. Küreselleşmenim tüm yaygın etkilerine rağmen, bu farklılık sürmektedir. “Medeniyetler Çatışması” olarak ifade edilen olgu da, bu farklılık gerçeğinin bir başka söyleyiş biçimidir.

Doğu toplum modelinde Engizisyon, Rönesans ve Sanayi Devrimi yaşanmamıştır. Bilişim Devrimi de Batı’ya aittir. Doğu toplumunun iç dinamikleri, sosyal ve ekonomik yaşamda etkin faktörler değildir. Doğu toplumlarında sosyal değişim olgusunun özellikleri de farklıdır. Örneğin; Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan reformların altındaki varsayım; toplumun, çağın zorladığı değişimi kendi başına gerçekleştiremeyeceği fikridir. Toplumsal yapıdaki güçlerin ve iç dinamiklerin zayıflığı nedeniyle değişimin, devlet eliyle gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. Son 30-40 yılda devlette çözülmenin ve iç çürümenin başlamasıyla, Cumhuriyet’in yarattığı değişim ve dönüşüm eğilimi de duraksamıştır. Bugün sosyal değişimin olağan yöneliminde gitmesini engelleyen faktörler incelendiğinde görülecektir ki, hepsinin altında devletin geçirdiği hastalıklar ve zafiyetler vardır. Geldiğimiz noktada; neredeyse devletin içi tamamen boşaltılmış olduğundan, değişimde öncülük görevini yapması neredeyse imkansızlaşmıştır. Eğer bugün mahalle bakkalı bile çağdaş teknolojiye geçmişken, e-devlet gibi bir projenin hâlâ sürünmesinin ardındaki mantık budur.

Batı toplumlarında sosyal değişimin ana güçleri arasında emekçiler ve sermaye sınıfı yer almıştır. Doğu’da ise durum farklıdır. Doğu toplumunda bu iki sınıfın etkilerini (sanayileşme sürecine geciktiren benzer nedenlerle) açık olarak göremiyoruz. Bu nedenle Doğu aydını, sosyal değişimi gerçekleştirmek için başka güçler aramıştır. Cuntacılık gibi akımların Türkiye aydınını yoğun etkilmesinin ardında daima, değişimi gerçekleştirecek bir sosyal gücün aranması fikri yer almıştır. Özellikle sol kanadın bir bölümü, “ihtilal yapacak” bir işçi sınıfı göremeyince, bunu ordunun devreye girmesi ile çözebileceği fikrine savrulmuştur. Bugünlerde “Cumhuriyet’i kurtarmak” düşüncesi ile ortaya çıkan bazı çetelerde de aynı fikrî yaklaşım vardır. Bir başka deyişle; toplumu ve ülkeyi kurtarmak için zora dayalı güç arayışı, sadece sola özgür bir durum değildir.

Devrim kültüründe devrimin kendini dayandırdığı sosyal güç(ler) vardır. Örneğin sosyalist devrimin temel gücü işçi sınıfıdır. Tarım toplumunda kapitalist topluma geçişte ise sermaye sınıfı etkili olmuştur. Sınıfsal ayrışmanın ve sosyal ilerlemenin Batı’daki gibi oluşmadığı Doğu toplumlarında durumun farklı özellikler gösterdiği iyi bilinir. Belki de (düşünsel yaratı sıkıntısı çeken) toplumuzun koşullarını doğru kavrayıp açıklayan evrensel özellikli bir sol yorumun bulunmayışındaki ana nedenlerden birisi budur.

Bir sosyal grubun (topluluğun, katmanın, sınıfın) değişim tarafında bir güç olabilmesi için, öncelikle değişimden kazanacakları olmalıdır. Sosyal değişimden beklentisi olmayan hiçbir sosyal tabaka, değişimden yana olmaz. Bir Doğu toplumunda değişimden en fazla olumlu katkılar alabilecek kesimlere baktığımda, kadınların özel bir konuma sahip olduğunu görüyorum. Önce insan, sonra kadın olarak tüm sosyal, ekonomik, kültürel ve dinsel boyutlarda “ikinci sıradaki cins” olarak görülen kadınların, düzenin değişmesinden en çok yarar sağlayacak kesimlerden olduğuna hiç kuşku yok. Bu durum, sadece bizim ülkemize özgü bir durum değil; Doğu toplumlarının tamamında yaşanıyor. Dikkat edilirse; Doğu toplumlarında reform hareketlerinin ön saflarında da kadınların bulunduğu görülecektir.

Kadının temel güç olarak değişim süreçlerinde yer alması için birinci eksiklik, kadın fikriyatı konusunda eksikliklerdir. Batı tipi feminizmin bu konuda yeterli olduğu kanaatinde değilim. Tabii ki; düşünce, ancak örgütlendiğinde güç haline geliyor. Kadının hak ve özgürlükler mücadelesinde alınacak daha pek çok yol var.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.