AVM ve Sonrası

AVM ve Sonrası

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Türkiye’nin her yerleşim noktasında peşpeşe alışveriş merkezleri (AVM’ler) açılıyor. Yaşadığımzı kent de bu organize perakendecilik rüzgârından kendi nasibini her geçen gün daha fazla alıyor. Yıllar öncesinden beri öngörüleri güçlü kişi ve kuruluşlar tarafından gündemde tutulmaya çalışılan bu konu, ‘yumurta kapıya dayanınca’ günlük konuşma gündemlerinde yerini almaya başladı. Süreç, özellikle esnaf ve küçük tüccar kesimlerinde bazen bir şaşkınlık, kimi zaman korku ile sorgulanır oldu.

Küçük ticaret ile uğraşan kesimden sıklıkla şu soruyu alıyorum: “Bu kent, bu kadar çok perakendecilik organizasyonunu kaldırabilir mi? Peşpeşe açılan süper ve hiper marketler ile alışveriş merkezleri bu kentte tüketime ayrılabilir kaynaklar açısından fazla değil mi?”

Şu noktanın farkında olmak lazım. Serbest piyasa sisteminin, (kitabî ifadelere göre) kendiliğinden düzenlediği bazı konular olsa da, arz ve talep dengesini (ya da bir başka deyişle arz edenle talep eden dengesini) kendiliğinden kurduğunu söyleyemeyiz. Bugünün iş dünyasında (piyasa işlemlerinin fiilî net görünümü olarak) müşteri az, buna karşılık üretici ve satıcı çoktur.

20’nci yüzyılın son çeyreğinde üretim teknolojisi sorunlarının aşılmasıyla üretim alanında bir patlama oldu. Mallar ve hizmetler Dünyanın herhangi bir noktasında istenen kalitede elde edilir hale geldi. Buna bağlı olarak da bu ürün ve hizmetleri pazarlamak isteyen satıcılar piyasayı doldurdu. Bu ürün ve hizmet patlaması (ve tabii ki satıcı patlaması) karşısında, adeta alıcıların azaldığı şeklinde bir görünüm oluştu.

Bir örnek üzerinden gidelim. Bugün piyasada 100 birim müşteri (bir başka deyişle 100 birim ihtiyaç) varsa, bunun çok ötesinde (lafın gelişi, 300 birim ürün, bir başka deyişle 300 birim satıcı) mevcut. Bu örnek üzerinden gidersek, 300 birim satıcı, 100 birim müşteriyi paylaşmak zorundalar. Kim ne satarsa satsın, kolaylıkla anlaşılıyor ki; 200 birim satıcı (üretici), mallarını satamayacak.

Azalan müşteri – çoğalan satıcı ortamında; süper ve hiper marketlerle alışveriş merkezleri, organize perakendecilik teknikleri ile geleneksel ticaretin payını elinden alıyorlar. Bu nedenle geleneksel esnaf ve küçük ticaret kesimleri hızla işlerini kaybediyorlar.

Organize perakendeciler, esnaf ve küçük ticareti bitirdikten sonra savaşı kendi aralarında sürdürmeye başlıyorlar. Tüm Dünyada gerileyen alışveriş merkezlerinin tarihi bu gerçeği doğruluyor. Önümüzdeki günlerde alışveriş merkezleri arasındaki savaşın (rekabetin sınırlarını fazlasıyla aşar biçimde) sertleşerek süreceğini gözleyeceğiz.

AVM’lerin bir yerleşime gelmesi ile birlikte gözlenen bir diğer gelişme, cadde mağazalarının bir bölümünün, İngilizce ‘outlet’ adı verilen indirimli ve kampanyalı karma ürün satış noktalarına dönüşmeleridir. Tüm Dünyada AVM’lerin yoğun baskısı karşısında geliştirilen tekniklerden birisi budur. Önümüzdeki günlerde bu tür örnekleri de çevremizde artan sıklıkta göreceğiz.

Bir başka gelişme olarak; satın almak için alışveriş merkezinin karmaşasına girmeye değmeyecek ürünlerle ilgili dükkânların (küçük işyerlerinin) çoğalması beklenir. Sigara-içki satıcıları veya az sayıda seçilmiş ürünler satan bakkallar bu türün örnekleri arasındadır.

Sözün iyisi sona kaldı. Bir alışveriş merkezi, tüketici için bir sanal dünya yaratır. Müşteri yaşamının pek çok noktasına hitap etmeye çalışır. Ama sonuçta hedef daha fazla mal ve hizmet satmaktır. Burada çoğu zaman düşük fiyat ile önemli bir avantaj sağlanmaya çalışılır. AVM’lerin ürün çeşitliliği ve ucuz fiyat baskısına karşı koymanın yollarından en önemlisi, ürün ve hizmet satarak kâr elde etme modeli yerine ‘nitelikli ve tercih edilir çözüm satmaktır.’ Organize perakendeciliğe karşı en etkin yöntemin, bu yol olduğu kanaatindeyim. “Nasıl?” derseniz, onu da bir başka yazıda anlatırım.

Nitelikli İşgücü

Nitelikli İşgücü

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Eskişehir ekonomisinin geleceği ile ilgili olarak yapılan neredeyse tüm çalışmalarda önümüze çıkan bir çelişik durum olur. Bir yandan iki üniversitemiz ve nitelikli işgücümüz (insan potansiyelimiz) ile övünürüz. Diğer yandan sanayi, ticaret ve hizmet işletmelerimiz kaliteli personel bulamadıklarından şikâyet ederler. Bu durumda pek çok soru zihnimize doluşuyor. Nitelikli işgücü şehrimizde gerçekten var mıdır? Bu işgücü, kendisine ihtiyaç duyan işlerle karşılaşmakta mı zorluk çekmektedir? Yoksa nitelikli işgücüne sahip olduğumuz düşüncesi, bir yanılsamadan mı ibarettir?

Bu soruları cevaplamaya çalıştığımızda, bir gerçeğin ortaya çıkmasına vesile oluyoruz. Eğitim – öğretim kurumlarının işgücü pazarına sundukları insan potansiyeli, eğitimdeki performans ölçümleri açısından gerçekten başarılı ve nitelikli olabilir. Ama bu arz; sanayi, ticaret ve hizmetler sektörlerinin ihtiyaç duyduğu işgücü talep ve ihtiyacı ile çakışmayabilir. Eskişehir ekonomisini yakından izlemeye çalışan bir kişi olarak bu ihtimalin üzerinde düşünülmeye değer olduğunu söyleyebilirim.

Bir işyerinde lisans, yüksek lisans veya doktora derecesinde eğitim almış veya pek çok meslekî eğitim faaliyetine katılmış çalışanlar olabilir. Bir işletmenin nitelikli eğitim almış personele sahip olması, kaliteli mal ve hizmetler üretmesinin ve işleyen bir iş modeline sahip olmasının ‘yeter şartı’ değildir. Bir firmada daha düşük nitelikli ama diğerlerine oranla daha verimli olan ve daha fazla katma değer sağlayan çalışanlar bulunabilir. Örneğin evlere ve işyerlerine servis yapan bir işletmede getir-götür işlerini yapan bir genç insanın işindeki başarısı, işyerinin toplam başarısını en az mal ve hizmet üretimi işlerini gerçekleştirenler kadar etkiler. Hâlbuki mal ve hizmet üretimi nitelikli işgücü gerektirirken, getir-götür işleri bu tür bir formasyonu gerektirmez.

Bir yöneticinin, çalışanları performanslarına göre değerlendirmesi ve ücretlendirmeyi buna göre belirlemesi gerekir. Bu değerlendirmenin yapılabilmesi için mal ve hizmet üretimi zinciri (değerler zinciri) içinde her çalışanın verimliliğinin doğru tespit edilebilmesi gerekir. Her firma, kendisinin pazarda seçkin bir yer almasını sağlayan personelin farkında olması gerekir.

İş dünyamızın kuruluşlarının büyük bölümü, aile işletmelerinden oluşur. Geleneksel işletmelerde çalışan kadroların sürekliliği, dikkate alınan ve önemsenen bir konu değildir. Anahtar önemde bir noktada çalışan bir kişinin yedeklenmesi, ancak o çalışanın işi terk etmesi veya emekli olması durumunda akla gelir. Bir başka deyişle; yönetici adaylarının yetiştirilmesi ve yeni kadroların oluşmasına yönelik oryantasyon eğitimi, henüz yeterince bilincine varılmış bir konu değildir. Genelde önemli bir yöneticinin veya çalışanın emekliliği, işletmede birikmiş deneyimin erozyona uğraması anlamına gelir.

Önemli gördüğüm bir başka konudan söz etmek istiyorum. Bazı sektörler verimlidir ve işletmelerin hızla büyümesi için uygun bir ortam oluşturur. Bazı girişimciler, kendilerine özgü yetenekleri nedeniyle firmalarının hızla büyümesini sağlarlar. Firmalar büyürken, işletme yönetiminin de büyümeye uygun biçimde gelişmesi gerekir. Firmanın büyümesi ile yönetim modelinin gelişiminin aynı tempoda olmaması, geleneksel işletmelerimizin en ciddi sorunlarında birisidir. İşletmenin kendi büyürken; genelde firma yönetimi, önceki döneme ait eski geleneksel biçiminde kalmaktadır. Özetle; işletme gelişirken, yönetim modeli de buna uygun gelişimi gerçekleştirmek zorundadır.

Son yıllarda teknolojide ciddi gelişmeler oldu. Ama bilim ve teknoloji alanlarına eşdeğer (hatta daha yüksek) ölçüde olmak üzere yönetim teori ve uygulamalarında değişim ve dönüşümler yaşandı. Bu nedenle bir malı veya hizmeti üretmek ve satmak kadar buna ilişkin iş modelinin gelişmişliği de önemli hale geldi. İş modeli içinde çalışanın rolü ise giderek daha önemli ve değerli hale geliyor. ‘Taş yerinde ağır’ sözü gibi çalışanın da bulunduğu halkadaki yerinin doğru ağırlıkta kavranması gerekiyor.

Eskişehir’i Tehdit Edenler

Eskişehir’i Tehdit Edenler

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Eskişehir’in, ülkenin yıldızlaşan şehirlerinden olduğuna dair kuşkusu olan yok. Giderek artan ilgiden bu durumu tespit etmek çok zor değil. Eskişehir’in kimi üstün yönleri hızla gelişirken, dışarıdan gelen tehditlerin varlığını da kabul etmemiz gerekir. Bu tehditlerin bir kısmı merkezî hükümetin tasarruflarından kaynaklanırken, yurt içinden ve dışından yansıyan tehditlerin de gözetilmesi gerekiyor.

Olumsuz gelişmelerin başında, yanlış bir mantıkla başlatılan bölgesel teşvik uygulamaları akla gelebilir. Eskişehir, özellikle çevresindeki illere verilen teşviklerden yararlanamadığı için eşitsiz bir muameleye maruz kalıyor.

Teşvik uygulamasındaki en önemli hata, bu yasanın kişi başına gelir gibi tek göstergeye bağlı olmasıydı. Diğer yandan, teşvik alan illerde çok yeni yatırımların planlama süreçleri oluşturulamadığından bir başka yöreye gitmek üzere planlanan yatırımların teşvikli bölgelere kayması biçiminde bir uygulamayla karşılaşılıyor.

Teşvik verilen bazı illerde kayıtdışı ekonominin varlığına dikkat edilmemiş olması, haksız rekabet yaratan unsurlardan bir diğeri olarak dikkati çekiyor. Eskişehir, vergisini ödeyen ve yüksek tahakkuk gerçekleştiren bir il olarak, teşvik dışında bırakılmakla adeta cezalandırılmış oluyor.

Eskişehir’in cezalandırılması, sadece teşvik dışında kalmakla bitmiyor. Ankara’ya komşu olması, şehrin önemli talihsizliklerinden biri olarak görünüyor. Ankara’nın komşusu olmak, Eskişehir’in il ekonomisi aleyhine olabilecek pek çok konuda pilot olarak belirlenmesi için ‘kolaycı’ bir neden olarak algılanıyor. Özellikle malî ve sosyal güvenlik gibi denetimlerde pilot il olmak, sermayenin ve şirketlerin Eskişehir’den kaçmasının bir başka nedeni. Denetim alanlarında Eskişehir özelinde gösterilen hassasiyetin başka büyük iller için gösterilmemesi gerçekten çok şaşırtıcı. Bu konuda girişken olması gereken siyasi temsilcilerimizin yeterince dinamik olabildiklerini söyleyemeyiz.

Bugün tüm dünya birleşik ve tümleşik bir pazar olarak görünmektedir. Bu durum, küreselleşmenin doğal sonuçlarından birisidir. Tümleşik dünya pazarında yer alabilmenin ilk koşullarının başında, düşük maliyetler gelmektedir. Buna karşılık işçilik ücretleri üzerinde kamunun yarattığı ağır yük ile pek çok ülkeye göre aşırı yüksek olarak vergi oranları, il ekonomisini (genel anlamda) olumsuz etkileyen faktörlerden birisidir. Yasalara ve kamunun malî koşullarına uyumlu olmaya özen gösteren Eskişehir, bu durumdan birkaç kat daha fazla etkilenmektedir.

Yukarıda değindiğim gibi; yasalara ve kurallara uygun çalışan bir şirketin veya sektörün önemli sorunlarından birisi, aynı iş alanında bulunan kayıtdışılığın oranıdır. Pek çok yörede bu konuya yeterli ağırlık verilmediği durumlarda, haksız rekabet ölçeği büyümektedir. Bu konuda Eskişehir ekonomisinin özellikle Kayseri ve Konya’daki görmemezlikten gelinen kayıtdışılıktan olumsuz etkilendiğine dair şikâyetler duyuyorum.

Eğer bir şehre fazlaca denetim baskısı uygularsanız, ucuz işgücü ve ucuz enerji teklif eden ülkelere doğru bir kayış oluşmaya başlar. Bu ülkeler arasında Çin ve Hindistan yanında Rusya, Bulgaristan, Romanya ve Kuzey Afrika ülkeleri giderek daha cazip olmaya başlamıştır. Yüzde 15 – 20 dolayında işsizlik (ve ölçülemeyen oranda gizli işsizlik) olan ülkemizde bu cazibenin işsizliğe giderek daha fazla ciddi katkıları olmaktadır. Bu durumun, ülke yöneticileri tarafından önemle dikkate alınması gerekir. Eskişehir de bu anlamda şirket erozyonuna uğramaya başlamış illerden bir tanesidir.

Bir şehri savunmak, sadece iyi olanları gözler önüne sermekten ibaret değildir. Aynı zamanda değişik nedenlerle oluşan tehditlerin de üstesinden gelinmesi gerekir. Eskişehir ekonomisi bunu beklemektedir.

İşsizlik

İşsizlik

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Vatandaşların sorunlarını tespit etmeye yönelik sorular içeren kamuoyu anketlerinde ilk sıradaki şikâyetler arasında daima geçim sıkıntısı ve işsizlik yer bulmuştur. Ben de; ekonomik ve sosyal programların başarısını ölçerken, bu politikaların işsizliğe olan etkilerine bakmayı özellikle tercih ederim. Ülke politikalarının başarısında işsizlikle mücadelede elde edilen başarıların vazgeçilmez önemde olduğunu düşünüyorum. Geçim sıkıntısını azaltmanın ve ulusal gelirin adaletli dağıtımının sağlanmasının ilk adımı, hiç kuşkusuz işsizliğin azaltılmasından geçmektedir.

Aslında ekonomik büyüme ve işsizlikle mücadele, bir anlamda yumurta – tavuk ilişkisini de andırır. Yeni iş olanaklarının yaratılması ekonomik büyüme ile yakından ilgilidir; diğer yandan yeni istihdam ise devamında ekonomik büyümeyi getirebilir.

İşsizlik sadece ülkemize özgü bir sorun değil. Gelişmiş ülkelerin bazılarını da tehdit eden bir sorun olmaya devam ediyor. Küresel gelişmeler, özellikle niteliksiz işgücünün hızla ekonomi dışında kalmasına neden oluyor. Hindistan, Çin, Rusya veya Brezilya gibi ucuz işgücü sunan ülkeler, gelişmiş ülkelerdeki emekçi kesimlerin işlerini tehdit etmeye devam ediyor. Ülkeler arasındaki ücret farklılaşmasının yeni ve ilginç bir görünümünü izliyoruz. Ucuz işgücü sunan ülkelerdeki emekçiler son derece düşük ücretlerle çalışırken, diğer ülkelerdeki işçiler işlerini bu ücret eşitsizliği içinde kaybetmeye mahkûm oluyorlar.

Teknolojinin iş süreçlerine daha fazla girmesiyle iş kavramının içeriği değişmeye başladı. Gelişmeler, büyük bir hızla düz işçiliği üretim alanlarından kaldırıyor. İşgücünün kendini pazarlama şansını artırabilmesi için niteliklendirilmeye ihtiyacı her geçen gün biraz daha artıyor. Eğitim ihtiyacı, ‘yaşam boyu eğitim’ diye özetleyebileceğimiz bir kavramı dayatıyor. Bu nedenle eğitim, tek tek vatandaşların olduğu kadar çağı yakalayıp zor rekabet koşullarında ayakta kalmayı becerecek ve büyümeyi gerçekleştirecek firmaların da birincil sorunlarından birisi oldu.

Klasik iktisadın ‘tam istihdam’ kabullerinin örneklerini göremedik. Her dönemde işsizlik, ulusal ekonomilerin ciddi sorunları arasında yer aldı. Diğer yandan son iki yüzyılda ‘bir iş sahibi olmak’ kavramında da ciddi değişimler yaşandı. Öncelikle esnek ve kısmî zamanlı iş kavramları gelişti. İngilizce ‘home office’ olarak isimlendirilen ‘ev ofisine’ uygun işler yaşamımızda yer almaya başladı. Bu bağlamda pek çok insan ayrı bir ofise veya işyerine sahip olmadan ev koşullarında kısmî zamanlı olarak çalışmaya başladı.

Tüm bu gelişmeler olurken, bir başka gerçek var ki; o da işsizliğin giderek daha büyük ve ciddi bir sorun olmaya başladığıdır. İşsizlik sorununun çözümü, klasik ‘tam istihdam’ hayalinin gerçekleşmesi olmasa bile, (tam zamanlı veya kısmî zamanlı ya da mikro ölçekte) herkesin bir işe sahip olmasıdır. Bu ifade, çalışabilir işgücünü oluşturan tüm vatandaşların bir başkasına ait bir firmada, kendi işletmesinde veya kendi yaşam koşullarında küçük girişimci olarak emeğinin karşılığında bir gelir elde edebilmesini anlatmaktadır.

Kolayca kavranacağı gibi; işsizlikle mücadele, aynı zamanda yoksullukla mücadelenin ana yollarından birisidir. Düşük nitelikli işgücüne sahip yoksul kesimlerin ekonomiye dâhil edilip bir gelir elde eder hale getirilmelerinin seçenek yollarından birisi olarak ‘mikro kredilendirme sistemleri’ önerilmektedir. Özellikle ev kadınlarına yönelik biçimde gündeme gelen mikro kredi, düşük gelirli kesimlerin kendi yaşam koşullarında küçük bir sermaye ile gelir getirici bir iş sahibi olmaları felsefesi üzerine kurulmuştur. Dünya’nın değişik ülkelerinde mikro kredi sistemlerinin uygulandığını biliyoruz.

Yoksulluk ve işsizlikle mücadele, toplumun tamamını ilgilendiren bir sorundur. Çünkü yoksulluğun ve işsizliğin sonuçları, doğrudan toplumun kendisini etkilemektedir. Makro ölçekte devleti ilgilendiren bu sorunların, mikro ölçekteki çözümleri için sivil toplumun (derneklerin, vakıfların, odaların, yerel yönetimlerin, şirketlerin ve vatandaş topluluklarının) da daha yoğun ve etkin olarak devreye girmesi gerekmektedir.

İstihdam Üzerine – 2

İstihdam Üzerine – 2

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

İşgören ve işvereni ilgilendiren çalışma yaşamına ilişkin tutarsız sistem, sosyal güvenlik ve sosyal yardım konularında bugünkü olumsuz noktaya varmamıza neden oldu. Avrupa Birliği çalışma ilkeleri arasında anılan “aktif yaşlanma” ilkesi, ülkemizde (siyasal rant nedenleriyle) akla bile getirilmediğinden, bugün gözlenen genç emekliler topluluğunun sorunlarını ve yükünü, sistem ve halk üzerine almak zorunda kaldı. Bu konuda çalışma dünyasının taraflarının bir araya gelerek gerçek bir anlaşma platformu oluşturmaları mümkün olmadı. Eğitim ile çalışma arasında doğru ilişki ve akışkanlık kurulamadı. Kadınların aleyhine olan ücret ve çalışma farklılıkları giderilemedi. Özetle; başta devlet olmak üzere ekonominin çalışma dünyası ile ilgili geçerli stratejileri geliştirilemedi.

Kamuoyu anketleri, toplumumuzda en az “anlaşılan” kavramlar arasında çalışma ilişkileri olduğunu gösterir. Yurttaşların anketlerde çalışma dünyasına ilişkin verdikleri cevaplar, bir beton zemin üzerine atılmış bir avuç misket gibi tutarsız ve ilişkisiz bir görüntü vermektedir. Bu da, yıllardır çalışma ve istihdam konularında ne denli eksikli olduğumuzun bir işaretidir. Kayıtdışı istihdamın son derece yaygın olduğu ve sendikaların ücret sendikacılığı dışında adım atmadıkları bir ekonomide; insanların iş dünyasını ücret alınan bir sistem olmaktan öte anlamaları da beklenen bir durum olmaz.

Zaman zaman ifade ettiğim gibi; bu çağı ayırt eden özellikler arasında, eğitimin yaşam boyu sürekli hale gelmesi yüksek önem sırasındadır. Bugünün iş dünyasında okulla tamamlanmış bir eğitim süreci yeterli değildir. Artık niteliksiz işçiliğe olan talep tüm sektörlerde giderek azalmaktadır. Bu durum ise emekçiler için (geçen yüzyıldaki emekçiler arası dayanışma ruhunun aksine) bir rekabet ortamı yaratmaktadır. Bu ortamda eğitimli – kaliteli işgücü ile düz işçilik, hem iş bulma hem de ücretlendirme açısından ayrılmaktadır. Emek kesimi içinde eş rekabet koşullarının sağlanması için emekçilerin de aktif olarak eğitim süreçlerine katılmaları gereklidir. Çağın, sendikal hareketin önüne koyduğu görevlerden birisi budur. Bugün emeğin hukukunu savunanlar, ücret kadar eğitim de talep etmek durumundadırlar. Daha kaliteli üretim yapmak isteyen işletmeler de çalışanların önünü açmak ve emek niteliğini yükseltmek için insana (eğitim ve geliştirme anlamında) yatırım yapmak zorundadırlar.

Ülkemizde istihdam sorunları arasında ilk sıralarda yer alanlardan birisi, gerçek çalışma koşullarında cinsiyet eşitliğinin sağlanamamış olmasıdır. “Eş işe eşdeğer ücret ve imkan” uygulaması, cinsiyet açısından bakıldığında, ciddi sorunlar ve kadınlar aleyhine zayıflıklar içeriyor olarak görülmektedir. İşe ilk girişte ve çalışma sürekliliğinin sağlanmasında konunun esastan ele alınması ihtiyacı vardır.

Toplum bir bütündür. Çalışma dünyası da bu kurala uymak zorundadır. Bu nedenle bedensel engellilerin iş yaşamına kazandırılması için özel koşullar ve olanaklar geliştirilmek zorundadır. Engellilerin yaşama kazandırılması, son yıllarda siyasetin en çok dile getirdiği konulardan birisi olmakla birlikte, bu konuda yeterli ve gerekli adımların atıldığını söylemek mümkün değildir. Engellilere benzer biçimde; sistemin dışına itilme ihtimali yüksek diğer sorunlu bireylerin de yaşama ve ekonomiye kazandırılması, toplumdaki olası sıkıntıların önlenmesi yönünde (hâlâ eksikli olduğumuz bir konuda) olumlu bir adım olacaktır.

Ülkemiz ekonomisi, işgücü etkinliği ve yoğunluğu açısından bölgesellik özelliği göstermektedir. Bazı bölgelerde iş imkanları daha zengin iken, bazı il ve yörelerde istihdam olanakları çok sınırlıdır. Bölgesel istihdam farklılıklarının giderilmesi, sosyal ve siyasal politikalar arasında yer almak zorundadır.

Bir ülkenin gelişmişliğini ve zenginliğini ifade ederken, genellikle kişi başına düşen yıllık gelir değeri kullanılır. Sanırım; nüfusun değişik katmanlarının çalışma dünyasına katılım oranlarına, istihdam dışı kalan nüfusun yüzdesine, elde edilen ortalama gelire ve yaşam standartları kalitesine daha fazla dikkat etmemiz gerektiğini hatırlamalıyız. Sosyal manzara onu gösteriyor ki; işi olmayan yurttaşın muhtemelen kaybedebileceği (hatta kaybetmekte olduğu) zincirlerinden daha fazla şey var. Bunu kavramak için görsel medyaya biraz dikkat etmek yeterli.

İstihdam Üzerine

İstihdam Üzerine

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Ekonomi konusunda yaklaşımlar geliştirirken, bakış açımızı doğru temeller üzerine oturtmalıyız. Ele alınan sektörü analiz edip bir yenisi için sentezlerken; üzümle çöpünü ayıklamak, elma ile armutu karıştırmamak önemlidir. Bugünkü yazımdaki  işsizlik ve istihdam üzerine olan sözlerimi bazı temel noktalar üzerine yerleştirmek istiyorum.

Günümüz ekonomilerinin öncelikli sorunlarından birisi artan işsizliktir. Pek çok devlet, istihdam sorunlarının çözülmesini önüne hedef olarak koymaktadır. Ama istihdam olanaklarını artırırken, işten çıkarmayı kolaylaştıran bazı yasal gelişmelerin olduğu örnek ülkeler de görmekteyiz. İstihdamı artırıcı politikaların; bir işe sahip kişilerin güvence altında işlerini sürdürmeleri kadar, işsizler ve aktif çalışmaya uygun olmayanlar için gerekli koruyucu önlemleri alması gerekir. Bir hükümet politikası, “İş bulan çalışır, bulamayan başının çaresine bakar” biçiminde bir yaklaşım doğru değildir. Ekonomik program ne denli liberal olursa olsun, işgücünün sağlıklılığını ve sürekliliğini sağlamak zorundadır. İşsizleri sokağa terk etmek, otoriteyi sokağın ve mafyanın eline bırakmakla eşdeğerdir.

Bir örnekle devam etmek istiyorum. Bugün yerel yönetimler ve bazı sosyal kuruluşlar tarafından mesleğe yönelik kurslar açılmaktadır. Bu kursların bazılarında el sanatlarına yönelik beceriler öğretilmektedir. Bir kurs olarak başırılı olan etkinliğin, süreklilik ve gelir getirme yönünden aynı başarıyı sağlayamadığını sıklıkla gözlüyoruz. Hatta çoğu zaman kursun sonuna doğru katılımcı sayısında ciddi düşüşler oluşabiliyor, kursun sonraki tekrarları gerçekleşmiyor. Buradaki temel sorun, yapılan işin gelire dönüşememesidir. Özetle; bir iş, öncelikle gelir getirici olmalıdır.

Dolayısıyla istihdam sağlayıcı politikaların, öncelikle işin gelir sağlayıcı hale getirilmesini dikkate almaları gerekmektedir. Bu nokta, hem özel işler hem de ücretli işler açısından incelenmeli; ücret karşılığı yapılan işlerde işgörenin durumu kadar işverenin koşulları da değerlendirilmelidir. Gelir getirici işin sürekliliğinin sağlanması, bu anlamda çok kriterli bir konudur.

Yoksulluk paylaşılmaz. Ülkemiz ekonomisinin birincil sorunu, bölüşülecek olan ekmeğin yetersizliğidir. Bu nedenle istihdamın artırılması, yeni iş alanlarının açılmasına ve yeni yatırımların yapılmasına bağlıdır. Bu bağlamda daha iyi gelir getiren işler için girişimciliğin desteklenmesi kaçınılmazdır. Kamu ve özel sektör örgütleri; yenilikçilik (innovasyon) ve girişimciliğin yaygınlaşması, rekabetçi ortamda büyümenin sağlanması ve daha verimli sürdürülebilir iş imkanları yaratılması konularında çalışmalar yapmalıdırlar. Günümüzde; istihdamın artırılması ve giderek tam istihdam koşullarına yaklaşılması yönünde yapılacak çalışmalar, kamu, özel veya sivil ayırımsız olarak tüm sektörlerin acil görevleri arasındadır.

Ülkemizdeki ekonomik sorunlar dikkate alındığında, ağır vergi koşulları daha önemli hale gelmektedir. Böyle bir durum, kayıtlı olarak çalışan, vergisini düzenli ödeyen, dürüst iş sahipleri ile kayıtdışı koşullarda iş gören kuruluşlar arasında haksız rekabet koşulları yaratmaktadır. Bu bağlamda kayıtdışı istihdamla mücadele, sosyal ve siyasal politikaların ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır. Kayıtdışı istihdama karşı savaş, işgücünü korumaya yönelik çalışmaların bir parçası olma yanında, kamu kayıplarının azalmasını da beraberinde getirecektir. Bugünkü politikalar; kamunun kayıtdışından kaybettiğini, dürüst çalışanların üstüne yüklemek biçiminde gerçekleşmektedir. Kamunun kendi beceriksizliğini, dürüst kişi ve kuruluşlara artan vergi ve prim zulmü yaparak karşılamasını anlamak mümkün değildir.

Öncelikle istihdama ilişkin mevzuatın ve yaptırımların basitleştirilmesi kaçınılmazdır. Kayıtdışı konusunda bilinçlenme sağlamak için, vergi dairelerinin ve çalışma müdürlüklerinin baskınlarından daha fazla eğitim ve bilinçlendirme çalışmasına ihtiyaç vardır. Bugünkü vergi yükü ile istihdamın artacağını öngörmek, hayalden ötesine geçemez; sadece fason işçiliğin ülkeler arasında yer değiştirmesine bakmak bile bu konuyu anlamak için yeterlidir.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.