AVM ve Sonrası

AVM ve Sonrası

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Türkiye’nin her yerleşim noktasında peşpeşe alışveriş merkezleri (AVM’ler) açılıyor. Yaşadığımzı kent de bu organize perakendecilik rüzgârından kendi nasibini her geçen gün daha fazla alıyor. Yıllar öncesinden beri öngörüleri güçlü kişi ve kuruluşlar tarafından gündemde tutulmaya çalışılan bu konu, ‘yumurta kapıya dayanınca’ günlük konuşma gündemlerinde yerini almaya başladı. Süreç, özellikle esnaf ve küçük tüccar kesimlerinde bazen bir şaşkınlık, kimi zaman korku ile sorgulanır oldu.

Küçük ticaret ile uğraşan kesimden sıklıkla şu soruyu alıyorum: “Bu kent, bu kadar çok perakendecilik organizasyonunu kaldırabilir mi? Peşpeşe açılan süper ve hiper marketler ile alışveriş merkezleri bu kentte tüketime ayrılabilir kaynaklar açısından fazla değil mi?”

Şu noktanın farkında olmak lazım. Serbest piyasa sisteminin, (kitabî ifadelere göre) kendiliğinden düzenlediği bazı konular olsa da, arz ve talep dengesini (ya da bir başka deyişle arz edenle talep eden dengesini) kendiliğinden kurduğunu söyleyemeyiz. Bugünün iş dünyasında (piyasa işlemlerinin fiilî net görünümü olarak) müşteri az, buna karşılık üretici ve satıcı çoktur.

20’nci yüzyılın son çeyreğinde üretim teknolojisi sorunlarının aşılmasıyla üretim alanında bir patlama oldu. Mallar ve hizmetler Dünyanın herhangi bir noktasında istenen kalitede elde edilir hale geldi. Buna bağlı olarak da bu ürün ve hizmetleri pazarlamak isteyen satıcılar piyasayı doldurdu. Bu ürün ve hizmet patlaması (ve tabii ki satıcı patlaması) karşısında, adeta alıcıların azaldığı şeklinde bir görünüm oluştu.

Bir örnek üzerinden gidelim. Bugün piyasada 100 birim müşteri (bir başka deyişle 100 birim ihtiyaç) varsa, bunun çok ötesinde (lafın gelişi, 300 birim ürün, bir başka deyişle 300 birim satıcı) mevcut. Bu örnek üzerinden gidersek, 300 birim satıcı, 100 birim müşteriyi paylaşmak zorundalar. Kim ne satarsa satsın, kolaylıkla anlaşılıyor ki; 200 birim satıcı (üretici), mallarını satamayacak.

Azalan müşteri – çoğalan satıcı ortamında; süper ve hiper marketlerle alışveriş merkezleri, organize perakendecilik teknikleri ile geleneksel ticaretin payını elinden alıyorlar. Bu nedenle geleneksel esnaf ve küçük ticaret kesimleri hızla işlerini kaybediyorlar.

Organize perakendeciler, esnaf ve küçük ticareti bitirdikten sonra savaşı kendi aralarında sürdürmeye başlıyorlar. Tüm Dünyada gerileyen alışveriş merkezlerinin tarihi bu gerçeği doğruluyor. Önümüzdeki günlerde alışveriş merkezleri arasındaki savaşın (rekabetin sınırlarını fazlasıyla aşar biçimde) sertleşerek süreceğini gözleyeceğiz.

AVM’lerin bir yerleşime gelmesi ile birlikte gözlenen bir diğer gelişme, cadde mağazalarının bir bölümünün, İngilizce ‘outlet’ adı verilen indirimli ve kampanyalı karma ürün satış noktalarına dönüşmeleridir. Tüm Dünyada AVM’lerin yoğun baskısı karşısında geliştirilen tekniklerden birisi budur. Önümüzdeki günlerde bu tür örnekleri de çevremizde artan sıklıkta göreceğiz.

Bir başka gelişme olarak; satın almak için alışveriş merkezinin karmaşasına girmeye değmeyecek ürünlerle ilgili dükkânların (küçük işyerlerinin) çoğalması beklenir. Sigara-içki satıcıları veya az sayıda seçilmiş ürünler satan bakkallar bu türün örnekleri arasındadır.

Sözün iyisi sona kaldı. Bir alışveriş merkezi, tüketici için bir sanal dünya yaratır. Müşteri yaşamının pek çok noktasına hitap etmeye çalışır. Ama sonuçta hedef daha fazla mal ve hizmet satmaktır. Burada çoğu zaman düşük fiyat ile önemli bir avantaj sağlanmaya çalışılır. AVM’lerin ürün çeşitliliği ve ucuz fiyat baskısına karşı koymanın yollarından en önemlisi, ürün ve hizmet satarak kâr elde etme modeli yerine ‘nitelikli ve tercih edilir çözüm satmaktır.’ Organize perakendeciliğe karşı en etkin yöntemin, bu yol olduğu kanaatindeyim. “Nasıl?” derseniz, onu da bir başka yazıda anlatırım.

Değişim ve Deneyim

Değişim ve Deneyim

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENİ ***

Pek çok vesile ile saydığım gibi şirketlerimizin sermaye yetersizliğinden kurumsallaşmaya, insan kaynaklarından belge sistemine kadar sayısız alanda zafiyet ve sorunları var. Başta küçük ve orta büyüklükteki işletmeler (kobiler) olmak üzere neredeyse tamamının sorunu, geleneksel bir yapıyı aşarak çağa uygun işletmeler olamamalarından kaynaklanıyor.

Ülkemizde ekonomik sektörlerin pek çoğu kendi iç dinamikleri ile gelişmediğinden Batıda görülen örneklerin başarısına ulaşamıyor. Çoğu zaman babadan görme, kulaktan dolma veya deneyerek becerme gibi usullerle başarıya ulaşılmaya çalışıyor. Böyle olunca da; başarılı olabildiğimiz iki unsur kalıyor geriye. Birincisi, kahramanca (daha doğrusu karakucak) bir girişim cesareti; ikincisi, “Çalış Osman, çiftlik senin” felsefesine uygun olarak çalışan ucuz işgücü. Bu ikisini çıkardığımızda, girişim başarı öykülerimizde geriye bir şey kalmıyor.

Son yıllarda şirketlere yönelik çalışma yapan organizasyonlar oluştu. Bunlar, genellikle danışmanlık ve eğitim firmaları olarak ortaya çıkıyorlar. Ama ne yazık ki, yapıları ve iş modelleri açısından her gün gördüğümüz diğer işletmelerden fazlaca bir farkları yok. Danışmanlık ve eğitim işini sıradanlaştırarak kurum ve kuruluşlara sağlıklı hizmet aktaracaklarına, sadece para kazanma adına ortalığı karıştırıyorlar.

Bu firmalardan bazılarının yapageldiği ciddi hatalardan birisi de, yabancı danışmanlık ve eğitim deneyimlerini (ülke ve bölge koşullarını dikkate almaksızın) uygulamaya çalışmak. Bu tür bilinçsiz yaklaşımlar sayesinde Batıda geliştirilmiş bazı yararlı yöntem ve teknikler de bir ucube haline dönüştürülüyor.

Gerek yazılarımda gerekse konuşmalarımda sıklıkla dile getirdiğim bir konu var. Danışmanlık ve eğitim alanlarında çalışan her kişi ve kuruluş, Türkiye gibi bir ülkede (Batılı örneklere göre geleneksel özellikleri olan bir ülkede) çalıştığının farkında olmak zorundadır. Yerelliği ve gelenekselliği dikkate almayan kurumsal çalışmaların bu toplum koşullarında başarılı olması zordur.

Toplumun iş geleneklerinin farkında olmak, standartlardan taviz vermek veya kalite çıtasını düşük tutmak anlamına gelmez. Değişimin peşinde olan birey veya kuruluş, öncelikle hangi iklimde yaşamaya çalıştığının farkında olmak zorundadır. Kendi sistem çevresini, burada yer alan ekonomik ve sosyal aktörleri dikkate almayan bir değişim projesinin başarıya ulaşması zordur.

Yukarıda sözünü ettiğim savı, işletmenin iç çevresi açısından da tekrar edebilirim. Örneğin yaptığım kurumsal çalışmaların bana öğrettiği ana ilkelerden birisi şudur. Bizim toplumumuzda ‘hiza önderliğini’ özel bir değeri ve anlamı var. İnsanlar, soyut ve kuramsal bilgilerden daha çok, hiza önderi olarak gördükleri kişi ve kuruluşların tutum ve davranışlarını dikkate alıyorlar. Bu açıdan bakıldığında; bir kuruluşta değişimin önemli noktalarında duracak liderlerin özel bir öneme sahip olduğu fark ediliyor.

Herhangi bir kurum veya kuruluşta “değişimi sağlamak için ilk adımda ne yapmam lazım gelir?” şeklinde bir soru ile karşılaşırsanız, size önerim “Yerel liderler üretin!” olacaktır. Böylece hem ağır görevi paylaşmış olacaksınız, hem de diğer bireyler için hiza önderleri yaratmış olacaksınız.

Müşteri Merkezli İş

Müşteri Merkezli İş

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Sıklıkla ifade ettiğim gibi; iş dünyası açısından 1970’li yılların sonları bir kırılma noktası oldu. 20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar Dünya, üreticilerin ve satıcıların (bir başka deyişle arz edenlerin) dünyasıydı. Bu kırılma noktasından başlayarak önem sırası açısından talep, arzın önünde yer almaya başladı. Üretim teknolojilerindeki darboğazların aşılması ile piyasalar, birbirleri ile rekabet etmeye aday mal ve hizmetlerle doldu, taştı. Satmak, üretmekten daha önemli hale geldi. Kısaca; müşteri kavramı, iş dünyasının merkezine yerleşti.

1980 sonrasının ‘her an daha çok tüketim’ esaslı dünyasında başarıya temel olan faktörler de değişti. Yeni iş dünyasında başarılı olan firmalar, iş önceliklerini müşteri öncelikleri ile çakıştıranlar arasından çıktı. Müşteri önceliklerine uygun iş tasarımlarını kurabilen işletmelerin diğerleri arasında sıyrılarak başarıyı yakaladığını gözledik.

‘Müşteri merkezli iş’ kavramını doğru kavramak için, ürün değeri ve müşteri önceliği ile kast edilen unsurların neler olduğunu anlamak gerekir. Müşteri önceliği, müşterinin ortalama fiyata göre bir ek meblağ ödemeye razı olacağı (ödemeyi isteyeceği) bir ‘niteliktir’. Eğer müşteri, bu ‘niteliği’ bulamazsa üreticisini / markasını / satıcısını değiştirmeyi göze alır. Bu ‘niteliğin’ ürünün bir özelliği olması gerekmez. Bu ‘nitelik’, üründen elde edilen tatmin olabildiği gibi bazen ambalaj, bazen reklâm, kimi zaman ise ürünün yaratacağı saygınlık olabilir.

Müşterinin bir ürüne talip olması, onun değeri ile ilgilidir. Sürekli ve yoğun tüketim dünyasında bir ürün veya hizmetin değeri ise (o ürün veya hizmetin) müşteri önceliklerini karşılayabilme yeteneği ve kapasitesidir. İşte bu nedenle; bugünün iş dünyasında işletmelerin anlaması gereken önemli kavramlardan iki tanesi, ürün değeri ve müşteri öncelikleridir.

Müşteri önceliklerini karşılamak için öncelikle bunları algılayıp kavramak gerekir. Müşteri önceliklerinin gizemi ise işletmede masa başında oturarak ya da içe dönük yönetici toplantıları yapılarak çözülemez. Müşterinin önceliklerine ilişkin bilgi, piyasanın içindedir ve onu ‘orada’ yakalamak gerekir. Müşterinin öncelik, ihtiyaç ve beklentileri çarşıda, pazarda, onun işyerinde veya fabrikasında aranmalıdır.

Bu gerçeğe karşın işletmelerimizi yakından incelediğimizde; garip bir gerçekle karşılaşıyoruz. İlginç bir şekilde firmalarımızdaki üst düzey yöneticiler zamanlarının yaklaşık yüzde 70 gibi bir oranını hâlâ ‘iç dünyalarına’ yoğunlaşarak geçiriyorlar. Birim toplantıları, kırtasiye işler veya sıradan faaliyetler, iş zamanının önemli bir kısmını yiyip bitiriyor.

Yöneticilerin müşterilerle daha fazla zaman geçirmeleri veya onların nabzını elde tutmaya çalışmaları konusunda söylemem gereken bir kaç nokta var. Birincisi; müşteri çalışmasını çok sayıda piyasa araştırması içinde sayılar ve grafikler arasında kaybolmak olarak anlamamak gerekir. Bu tür araştırma raporları müşteri önceliklerini anlamak için her zaman yeterli olmaz.

İkincisi; piyasa araştırma çalışmaları, genelde geçmiş durumu (bir önceki müşteri profilini) verir. Hâlbuki önemli olan müşteri gözüyle ‘yarını’ görebilmektir. Çünkü yapılan çalışmalar, geleceğe yönelik stratejiler üzerine kurgulanacağından müşteri önceliklerinin yarınını anlamak ve saptamak önemlidir.

Bir üçüncü nokta şudur. Yöneticiler genelde iyi ve memnun müşteriler ile sohbet etmeyi severler. Hâlbuki bu, yanıltıcı bir tercihtir. Bir firmanın bilgisine ihtiyacı olan kişi ve firmalar arasında ‘zor müşterilerin’ özel bir önemi vardır. Dolayısıyla bize gelecek hakkında önemli ipucu verebilecek, piyasanın geleceğine ışık tutabilecek zor müşteriler her zaman özel değere sahiptir.

Çağın sert rekabet koşulları altında, tüketim özellikleri giderek etkileşen bir dünyada firmalar açısından başarıya giden yol, müşteri merkezli iş tasarımlarından geçiyor. Ama böyle bir kültüre ulaşmak, iş sahiplerinin veya yöneticilerin sadece iş konularına yoğunlaşarak edinilebilecekleri bir yetkinlik değil. Yeni iş tasarımları hakkında uzmanlık bilgisi ihtiyacı, firmalar için olmazsa olmaz bir noktaya ulaştı. Gelecekte ayakta kalmak ve büyümek isteyen işletmelerin bu konuya özel önem vermeleri gerekiyor.

İnternet Ne İşime Yarıyor?

İnternet Ne İşime Yarıyor?

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Bilgisayarla 1970’li yılların hemen başında tanıştım. Bu teknoloji, yaklaşık 35 yıl önce yaşamıma vazgeçilmez biçimde girdi. O zamandan bu yana kendi öğrenme çabam yanında; insanların bu teknoloji ile tanışması ve yakınlaşması için hayli emek verdim. Kitaplar, gazete ve dergilere yazılar yazdım. Özel veya akademik ortamlarda dersler, kurslar ve konferanslar verdim. Tamircilikten yazılım üreticiliğine, teknisyenlikten elektronik devre tasarımına kadar girmediğim bilgisayar dalı kalmadı.

Tüm bu süreç boyunca bir uzman olmaktan daha çok, daima iyi bir kullanıcı olmayı özledim. Sanırım; yaşam, bu dileğimi gerçekleştirmek için bana yardımcı oldu. Biraz da; İnternet’in günlük yaşamımıza girişi ile birlikte ‘iyi kullanıcı’ olmaya yönelik dileğim yerine geldi. Bilgisayarın, bir kurumsal ve kişisel gelişim danışmanı olarak yaşamımda artık doğru yere oturduğunu biliyorum.

Buluşlar, insan yaşamını değiştiriyor. İnsanlar da bu buluşların yarattığı teknolojik değişime ayak uyduruyorlar. Gelmiş geçmiş buluşların en önemlilerinden birisi olan bilgisayar, bu iki yönlü etkileşimin doğrulandığı alanlardan birisi oldu. Özellikle İnternet’in yerleşmesi, gelişmesi ve hızlanması ile birlikte elektronik / sanal tabanlı yeni bir yaşam ve iş modeli oluştu.

İnternet’le birlikte ülkelerin hukukî ve politik sınırları var olmaya devam etmekle birlikte, ekonomik sınırlar ortadan kalktı. Ticaretteki liberalleşme ve bilişim – iletişim teknolojilerindeki gelişmeler birbirine eşlik edince; ekonomik sınırların belirsizleşmesi ivme kazandı.

Bu gelişmeler ne anlama geliyor derseniz; buna birkaç farklı açıdan bakmak lazım gelir. Öncelikle; sınırların silikleşmesi, beraberinde dünya pazarlarının birbirini daha fazla etkiler hale gelmesine neden oldu. Her pazara başka ülkelerden yeni üretici ve satıcılar (yani rakipler) girdi. Piyasalara servis edilen mal ve hizmet sayısında sayı ve nitelik olarak çeşitlilik oluştu.

İşte; İnternet, her piyasada yer alan bu ürün ve hizmet çeşitliliğine müşteriler tarafından kolayca ulaşılmasını sağladı. Tanıtımların, reklâmların ve pazarlama malzemelerinin Internet’e taşınması ile mal ve hizmet hakkında bilgi bolluğu oluştu. E-ticaret siteleri, bu ortamda alışveriş yapmanın kolaylığını müşterilere, tahsilât yapmanın güvenliğini ise firmalara sundular.

İnternet ortamındaki e-ticaret olanaklarını genelde kitap almak için kullanıyorum. Özellikle yurtdışında veya bir başka kentte henüz satışa sunulmuş yayınlara, piyasada bulunması zor sahaf kitaplarına veya sadece Internet’te dosya olarak pazarlanan kimi dokümanlara ulaşmak son derece kolay oluyor.

Cep telefonu veya fotoğraf makinesi gibi kişisel kullanıma yönelik bir ürün almadan önce, ürün özellikleri (ve tabii ki fiyat) açısından araştırma yapmak için Internet, ideal bir ortam oluşturuyor. Ürünün teknik nitelikleri bir yana; normal çarşı – pazar yöntemi ile alacağım ürünler konusunda bile, önceden (bilgisayar başı) fiyat araştırması yapmak yararlı oluyor. Ürünleri birbirleri ile karşılaştırmak, aynı ürünü daha önce alıp kullananların görüşlerini öğrenmek ve hatta elinizde mevcut ama ihtiyacınızı karşılamayan ürünü ikinci el olarak satmak bu ortamdan son derece kolay.

Her geçen gün iş yapma modelini İnternet ortamına taşıyan kişi ve kuruluş sayısı artıyor. E-ticaret sitelerinde çok hızlı bir çeşitlenme yaşıyoruz. Pek çok büyük firmanın yeni pazarlama ve satış anlayışlarını Internet’i temel alarak geliştirdiklerini görüyoruz. Anlaşılıyor ki; bir kullanıcı olarak bilgisayar ve İnternet, yaşamımızda daha fazla yer almaya devam edecek.

Wal-Mart

Wal-Mart

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Wal-Mart, dünyanın en büyük organize perakendecilik şirketlerinden birisi. Wal-Mart süpermarketler zinciri, 1962 yılında Sam Walton tarafından ABD’nin Arkansas Eyaleti’nden başlayarak kurulmuş. Forbes 500 Dergisi’nin değerlendirmesine göre bugün Walton’lar Dünya’nın en varlıklı ailelerinden birisidir. Aile, ABD’nin en zenginleri listesinde her yıl ilk 10 içinde yer almaktadır. Aile, Wal-Mart’ın yüzde 38 hissesini elinde tutmakta. Ailenin toplam servetinin 100 milyar doları geçtiği ifade ediliyor.

GSMH olarak kısaltılan ‘gayri safi milli hâsıla’, bir ülke vatandaşlarının bir yıl içinde ürettikleri mal ve hizmetlerin değerleri toplamıdır. Basit ifade ile bir ülkenin yıllık ‘cirosu’ olarak yorumlanabilir. Yaklaşık olarak verirsem; Türkiye’nin GSMH’sı 2003 yılında 240, 2004’te 301, 2005’te 362 ve 2006’da 400 milyar ABD dolarıdır. Wal-Mart’ın 2003 cirosu ise (Türkiye GSMH’sının üstünde olarak) 258 dolar olarak gerçekleşmiştir. Şirket, 2012 yılında 1 triyon dolar ciro yapmayı hedeflemektedir.

Wal-Mart, giderek ülke sayısı artmakla birlikte İngiltere, Meksika, Japonya, Almanya, Arjantin, Brezilya, Kanada, Güney Kore ve Porto Riko gibi ülkelerde faaliyet gösteriyor. Yaklaşık 2 milyon kişiye istihdam sağlıyor. Cirosu pek çok ülkenin yıllık gelirinden çok daha büyük. Bilindiği kadarı ile Dünya’da en ucuza tedarik (mal ve hizmet) sağlayan firmaların başında geliyor. Perakendecilik alanında en uygun (ucuz) fiyatları veren marketlerin başında sayılıyor. Şirketin sihirli cümlesi “Daima düşük fiyatlar (Always Low Prices)” olarak belirlenmiş.

ABD’nin Arkansas Eyaleti’nde küçük bir marketle başlayıp Dünya’nın en büyük devlerinden birisi olan Wal-Mart’ın kurucusu Sam Walton, 1992 yılında öldü. Şirketi, ailesi ve profesyoneller yönetiyor. Kurulduğundan bu yana Wal-Mart’ın 25 süpermarket zincirini yok ettiğinden söz ediliyor. Şirketle ilgili araştırma yapanların ifade ettiğine göre; Wal-Mart herhangi bir noktada konuşlanma planı ile birlikte oradaki rakipleri yok etmeyi de eşzamanlı başlatıyor. Şirketin temel politikalarından birisi bu. Rakipleri en kısa yoldan ortadan kaldırmak…

Daha önce AVM’ler konusunda yazdığım bir yazıda hipermarket – tedarikçi ilişkisinin tedarikçileri fiyatlar ve ödeme planları açısından nasıl zora soktuğunu ele almıştım. Wal-Mart’ın bu kuralın yaratıcısı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Wal-Mart, kendi politikası gereği ilk elden üretici, tedarikçi ve toptancıların denetimini eline geçirir. Başlangıçta tedarikçiler için çok cazip ödeme planları sunarak kendine bağlar ve kendini vazgeçilmez hale getirir. Bu noktadan sonra Wal-Mart, tedarikçilerin önüne kendi çıkarlarını maksimize eden yeni bir anlaşma koyar ki; bu akit, tedarikçi için ‘ölüm fermanı’ gibidir. Ya batacaktır ya da koşulları kabul edecektir. Wal-Mart’ın ‘daima en düşük fiyatlar’ politikasının arkasındaki gerçek budur.

Rakipleri ‘buharlaştırma’ ve tedarikçileri ‘ucuza kapatma’ anlayışı, genel olarak hipermarketlerdeki ucuza mal satıp para kazanma mantığının arka planıdır. Wal-Mart’ın bu politikaların ‘en iyi’ uygulayıcılarından birisi olduğu söylenir.

Wal-Mart ile ilgili olarak sendikasızlaşma, kaçak göçmen çalıştırma veya kadın işçilerin yükselmesini önleme gibi pek çok olumsuzluk nedeniyle eleştirildiği de dile getiriliyor. Ama bunlar, kanıtlanması kolay iddialar değil; en azından şu anda elimde yeterli kaynak bilgi yok.

“Wal-Mart’tan bana ne!” diyebilirsiniz. Bu konuyu neden yazdım derseniz; Migros’u Dünya’nın en büyük organize devlerinden birisi olan Wal-Mart’ın almak istediğine ve birkaç yıldır Koç Grubu ile aralarında ortaklık görüşmeleri sürdürüldüğüne ilişkin bir yazı okudum. Ardından konuyla ilgili bir araştırma yaptım. Bu organize perakende işinin nerelere varabileceğini siz de merak edersiniz diye kaleme aldım.

Doğrusu; Wal-Mart gibi perakendecilerin Türkiye’ye gelişi ile yabancı sermaye mi gelmiş oluyor yoksa yerli kaynaklar mı yurt dışına gidiyor; ona siz karar verin. Verdiğiniz kararı, dört duvar market yapılınca ‘yabancı sermaye getirdik’ sananlara da detayıyla anlatıverin bir zahmet…

Beklentileri Aşmak

Beklentileri Aşmak

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Son olarak aldığım fotoğraf makinesi ile cep telefonunun her birinin bir parmak kalınlığında kullanım kılavuzu var. Aradan 6-12 ay geçmesine rağmen sayfalarını bile karıştırmaya zamanım olmadı. Her iki cihaz da teknik veya ekonomik olarak kullanılamaz hale geldiğinde bile, muhtemelen kullanım kitaplarını hâlâ açmamış olacağım.

Çok miktarda çıktı aldığım için; evde kullandığım düşük performanslı mürekkep püskürtmeli bilgisayar yazıcısının yanına daha yüksek verimli bir lazer yazıcı aldım. Paketin içinde bir kullanım kılavuzu yoktu. Kitap yerine; yazıcının (bilgisayara yüklenecek) programlarını da içeren bir CD koymuşlar. Kullanım kitabı da CD ortamında dosya olarak verilmiş. Üretici firmanın kâğıttan ve maiyetten tasarruf etme düşüncesi bir yana; bu sayısal kullanım kitabının hacmi, onu okumaya ayırabileceğimden çok daha büyük. Dolayısıyla çıktısını almayacağım gibi, çok olağan bir durum dışında okumam da gerekmeyecek.

Özetleyeyim. Firmalar öyle ürünler piyasaya sürüyorlar ki; bırakın, o özelliklerden yararlanmayı; nasıl kullanılacağını anlatan dokümanı okumaya zamanımız dahi olmuyor. Her gün kullandığımız cihazların her birinin pek çok özelliği ve bunları anlatan cilt cilt kullanım kılavuzları olduğunu düşünürsek; bu dokümanları öğrenmeye çalışmaktan başka meslekî / edebî vb okumalar yapmaya zaman kalmayabilir.

Bu durum, ürünlerini daha değerli hale getirmeye çalışan üreticilerin, biteviye yeni özellikler geliştirmeye çabalamalarından kaynaklanıyor. Sonuçta; müşteri ihtiyaçlarının ötesine geçen ve kullanımı fazlasıyla ek bilgi gerektiren ürünlerle baş başa kalıyoruz. Buna ‘üreticilerin müşteri taleplerinin önüne geçmesi’ diyebiliriz. Oluşan bu yeni durum, ‘iyi’ olarak kabul edilebilir mi; bunu söylemem mümkün değil.

Ürün özelliklerinin müşteri ihtiyaç ve beklentilerinin önüne geçmesi, yaşadığımız çağın özelliklerinden birisi. Üreticiler ürün fiyatlarının hızlı düşüşü karşısında yüksek kârlılık bölgesinde kalabilmek için ürünlerini yeni ve karmaşık özelliklerle donatıyorlar. Böylece ‘beklentilerin aşılması’ olarak isimlendirilen, bir firmanın ürün ve hizmetlerinde olması gereken boyutun ötesinde fonksiyon bulunması durumu oluşuyor.

Müşteriler daima (benim aldığım fotoğraf makinesi veya cep telefonunda olduğu gibi) yüksek nitelikli gelişmiş ürünleri almak isterler. Ama müşteriler, sürekli gündeme gelen yeni geliştirmeler için ek fiyat ödemek istemezler. En azından; gelişmeler için yaptıkları ödemeler konusunda giderek isteksiz davranmaya başlarlar. Bu da, ürünü sürekli olarak yeni özelliklerle donatarak pazarda yol almaya çalışmanın darboğazlarından birisidir.

Bugünün işletme anlayışının odak noktasında müşteri var. Ama sıklıkla tekrar edilen bu olgunun yeterince doğru kavranılmadığı da bir başka gerçek. Müşteri beklentilerini aşan ürün ve hizmetlerin piyasaya sürülmesi, bunu doğrulayan kanıtlardan sadece bir tanesi. Müşteri beklentilerinin aşılması olgusu, kendisini iki farklı biçimde ortaya koyuyor. Birincisi; müşterilerin kullandıkları ürünlerdeki sıradan geliştirmelere daha az ilgi duyduklarını gözlüyoruz. Yeni değişiklikler karşısında müşteriler, kayıtsız kalma eğilimlerini yükseltiyorlar. Dolayısıyla başta inovasyon (yenilikçilik) gibi duran özellik yükseltme, ilerleyen aşamalarda müşteri gözünde sıradanlaşıyor. En azından; alıcılar, (muhtemelen hiç kullanmayacakları veya pek az yararlanacakları) ek özellik(ler) için daha yüksek fiyat ödemek istemiyorlar.

Cep telefonumu gelen – giden konuşmalar, kısa mesaj alma – gönderme ve (beni dünya ve ülke hakkında bilgilendiren) haber temelli hücresel iletişimden yararlanmak için kullanıyorum. Benim açımdan bir cep telefonunda olabilecek en büyük özellik, hızlı ve kolay kullanım olanakları. Tabii ki; yetenekli bir telefon rehberi olabilmesi de önemli. Bunun dışındaki özelliklerin benim açımdan fazlaca önemi yok; pek çok kullanıcının da böyle düşündüğü kanaatindeyim.

Bu durum, beklentilerin aşılması konusundaki ikinci gerçeği oluşturuyor. Müşteriler, pek çok sektörde daha basit, daha kolay kullanımlı (ve daha sağlam tabii) ama daha düşük fiyatlı ürünlere yöneliyorlar. Bu, piyasaların yeni bir yönelimi olarak üretici ve satıcıların dikkat etmesi gereken bir durum. Özetle; bugünün iş dünyasında bir süre için akıllı bir strateji ve avantaj olabilen yaklaşım, çağın koşulları nedeniyle kısa sürede dezavantaja dönüşebiliyor. Bu çağda ayakta kalmak ve büyümek zor. Akıllı, esnek ve çevik olmak lazım.

Örneklerden Ders Almak

Örneklerden Ders Almak

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

İnsanın en basit ve temel öğrenme yolu karşılaştırmalardır. Bu nedenle siyahı beyazı, ışığı ve gölgeyi karşılaştırarak, ama ikisini birden (aynı anda) öğrenir. Siyahı ve beyazı grilerle karşılaştırmaya başladığında ise hem öğrenme süreci hem de genel anlamda insanın kendisi yaşam deneyimi açısından zenginleşir.

İş yaşamında karşılaştırmalar yapmamıza yardımcı olan unsurlardan birisi de kişilerin ve kuruluşların başarı öyküleridir. Bir başarının nasıl elde edildiği, gelecekte karşılaşılan durumlar için yeni davranış modelleri yaratılmasında yol göstericidir. Benzer biçimde; başarısızlık öykülerinden de gerekli dersler çıkarılır.

İşletme yönetimi, artık bir bilim haline dönüştü. Eskiden bir disiplin gibi söz ettiğimiz bu dalın, bir bilim olduğundan artık kuşkumuz kalmadı. Bu dalda, en az fizik – kimya – biyoloji gibi deneysel dallarda olduğu kadar yayın, buluş ve yenilik üretiliyor. İşletme yönetiminin kendi yolunu bulduğu ve yeni açılımlar yaptığı alanlarda en büyük yardımcısı ise başarı ve başarısızlık öyküleri olmakta. Bu nedenle bu tür öyküleri okumaya, incelemeye ve gerekli dersleri çıkarmaya özel bir önem vermek gerekli.

Yalnız kişilerin veya kuruluşların öykülerini okurken, durumu edebî bir hikâye veya roman okuma şekline de dönüştürmemek lazım. Bir başarı öyküsü, bir bilimsel esere göre daha az yoğun yazılmasına rağmen dikkat vererek okumayı gerektirir. Bu nedenle aşağıda sıralayacağım bazı önerileri göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim.

Öncelikle; bir başarı (veya başarısızlık) öyküsünü okurken, söz konusu kişi veya kuruluşun içinde bulunduğu Dünya, ülke, bölge ve yakın çevre koşullarının farkında olmak gerekir. Hiçbir hikâye, içinde yer aldığı süper sistemden bağımsız olarak algılanmaya çalışılmamalıdır.

Benimle birlikte film izlemek zordur. Çünkü filmin devamı hakkında sürekli tahminler ve yorumlar yapmayı severim. Eğer sesli düşünüyorsam; bu da, yanımdakiler için filmi sevimsiz hale getirir. Bu nedenle tahmin yapmamı zorlaştıran yüksek tempolu filmleri izlemeyi daha çok seviyorum. Film izleme konusunda böyle bir özürüm olmasına rağmen, bir başarı öyküsünü okurken size tahmin yapmayı öneririm. Okuduğunuz her olayın sonrasında yöneticilerin veya iş sahiplerinin nasıl davranmaları (veya davranmamaları) gerektiği konusunda yapacağınız tahminler, hikâyenin ilerleyen bölümlerinde sizin düşüncenizle gerçek olay arasında karşılaştırmalar yapmanıza imkân verir. Sizin, kendinizi sınamanız açısından bir tür gösterge olur.

Gerek okuma öncesinde gerekse öykünün ilerleyen aşamalarında hikâye sahibinin güçlü ve zayıf yanları ile çevresinde yer almış fırsat ve tehditlerin neler olduğunu bulup not almaya çalışmak yararlıdır. Bu bulgular arasında stratejik olanların farkına varmak, kendi çevrenizi doğru algılamak açısından bir antrenman özelliği taşır.

Okuduğunuz başarı öyküsü, tümüyle sizin iş alanınızdan farklı olabilir. Bu durum, sizin öyküden dersler çıkaramayacağınız anlamına gelmez. Şunu da unutmayın ki; iş dünyası giderek karmaşıklaşıyor. Artık birbirinden soyutlanmış iş alanları çok fazla değil. Bugün eğlence diye okuduğunuz bir konu, kısa bir süre sonra ciddi iş alanınız olabiliyor.

Bir noktaya dikkat çekmek isterim. Bir başarı öyküsünü takdir edebilirsiniz. Ama okumaya daha başında bir ‘hayran’ olarak başlamayın. Böyle bir bakış açısı, ‘at gözlüğü’ görevi yapar. Bir miyopi yaratır. Sezar’ın hakkını Sezar’a verseniz de; eleştirel ve tartışmacı bakış açınızı kaybetmemelisiniz. Benzer biçimde başarısızlık öykülerini de bir kınama veya küçük görme vesilesi yaparak okuma anlayışı içinde olmamalısınız. Unutmayın ki; iyisiyle kötüsüyle yaşamın kendisi, daima bizim için derslerle doludur.

Müşteri

Müşteri

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Elimde değişik ülkelerde şube ve temsilcilikleri bulunan Strativity Group isimli danışmanlık şirketinin yaptığı ilginç bir çalışmanın özeti var. Şirket, firmalara değişik sorular yönelterek “Müşteri Deneyimi Yönetimi” ismini verdikleri bir çalışma geliştirmiş. Araştırma, küresel düzeyde yapılmasına rağmen Türkiye açısından da yorumlanabilir diye düşünüyorum. Gelişmiş ülkelerde özellikle müşteri odaklı kurumsal çalışmalarda hayli mesafe alındığı düşünülürse, araştırmanın bizim açımızdan önemi, daha nice yol almamızı işaret ediyor olmasıdır.

Firmaların kendi yapılanmaları ve kaynakları vardır. Her firma, kendini meydana getiren unsurlar ve ilişkilerle kendi başına bir sistem oluşturur. Bunun yanında firmanın uzak ve yakın çevresi bulunur. Bu çevrenin en önemli unsuru ise müşteridir.

Kabaca 1980’ler öncesinde sanayinin başlıca sorunu üretim veya bir başka deyişle ürün idi. Bu dönemde ürün almak isteyen müşteriler, bunları bulmakta zorlanıyorlardı. Bir anlamda talep, arzın önündeydi.

Son 30-35 yılda üretim teknolojilerindeki gelişmeler nedeniyle sınai üretimin ciddi problemleri aşıldı. Benzer ürünler istenen bollukta dünyanın herhangi bir noktasında bulunabiliyor. Bu yeni durumda adeta arz, talebin önüne geçti. Bir başka deyişle; üretici ve satıcı bolluğu yaşanırken, sanki müşteriler kıtlaştı. Bu nedenle de müşteri, eski dönemlere oranla daha önemli hale geldi. Çünkü dünya ekonomik sisteminin varlığını sürdürebilmesi için daha fazla ürün ve hizmet tüketilmesi gerekiyor.

2006’da da yenilenmiş olan Strativity Group 2005 araştırmasında ilginç sonuçlar var. Şirketlere sorulan sorulardan birisinde; firma için bir müşterinin yıllık ortalama değerini bilinip bilinmediği sorgulanıyor. Müşteriye ‘gözbebeği gibi bakması’ gereken firmaların verdiği cevaplardan oluşan toplam sonuç hayli ilginç. Firmaların yaklaşık yüzde 87’si müşterinin (firma açısından) ortalama değerini bilmediğini ifade ediyor. Bir başka söyleyişle; firmaların ancak 8’de 1’i müşterinin kendisi için değerinin farkında.

Üreticiler ve satıcılar için en önemli konulardan birisi müşteri şikâyetleridir. Firmalarda bu amaçla ‘Müşteri Hizmetleri’ birimleri kurulur. Hatalı ürün veya iade sorunları bu hizmet noktalarında karşılanmaya çalışılır. Müşteri hizmetleri, kalite yönetim sistemleri ve kurumsal yönetim anlayışları açısından da önemli kabul edilir. Bu konuda firmalara yöneltilen “Bir müşteri şikâyetinin firmanıza maliyetini biliyor musunuz?” şeklindeki soruya verilen cevapların toplamı da bir sorunu işaret ediyor. Soruşturmaya katılan firmaların yaklaşık yüzde 90’ı, bir müşteri şikâyetinin kendilerine olan maliyetini bilmediklerini ifade etmişler. Demek ki; ulusal ve yerelde olduğu gibi, küresel düzeyde de “Müşteri velinimetimiz” değil. Müşteri şikâyetleri, firmaların geleceğini alıp götürdüğü halde firmalar büyük bir aymazlık içinde olmaya devam ediyorlar.

Tanıtım, reklâm ve pazarlama çalışmalarının tamamının hedefinde müşteri var. Bir işletmenin faaliyetlerinin önemli bir bölümü, yeni müşteriler kazanmak veya mevcut müşteri portföyünü korumak üzerine kurgulanmış. Fakat Strativity Group araştırmasında sorulan “Yeni bir müşteri kazanmanın maliyetini biliyor musunuz?” sorusu gene ‘ümit vermeyen’ cevaplara neden oluyor. Verilen cevaplara göre firmaların yüzde 91’inin yeni bir müşteri elde etmenin maliyetini bilmedikleri ortaya çıkıyor. Herkes, müşteri peşinde ama bunun kaça mal olduğunu bilen yok.

Bu tartışma, ister istemez (sanırım seçim haftasında olmamızın etkisiyle) aklıma siyasetle bir benzerlik getirdi. Kendi kendime şunları sordum. Bir siyasi parti, bir seçmenin kendisi için değer ve önemini bilir mi? Bir siyasi parti, bir vatandaşın şikâyetlerinin kendisine neye mal olduğunun farkında mıdır? Bir siyasi parti için yeni bir seçmen kazanmanın yolu yordamı ve maliyeti nedir? Partilerin bu soruların cevaplarını bilmediklerine eminim. Çünkü siyasetin genel görünümü bunu zaten doğruluyor. Siyaset alanımız henüz yeterli olgunluk ve yetkinlik düzeyine ulaşamadı. Umarım bazı siyasiler, bu bilgisizliklerinin diyetini seçim sonrasında ödemeye razı olurlar.

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)
http://www.duyguguncesi.net  (Duygusal yaşam yazıları) *** YENİ ***
http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)
http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)
http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

Nevrotik Şirket

Nevrotik Şirket

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Dün; insanların yaşadıkları korku ve endişeleri firmaların da yaşadığından söz ederek, yazımı “nevrotik şirket” olarak dile getirdiğim bir kavram ile bitirmiştim. Bu konuyu biraz daha didiklemekte yarar görüyorum. (Dün olduğu gibi bugün de; ekonomik işletme, firma ve şirket terimlerini, aralarındaki bazı farklara rağmen benzer anlamlara gelmek üzere karışık olarak kullanacağım.)

Aşırı teknik ifadeler kullanmadan anlatmak gerekirse; nevroz, ruhsal kaynaklı bir hastalıktır. Kişinin yaşamını sürdürmesini tümüyle engellememekle birlikte, beden görevleri üzerinde yakınmalara ve ruhsal bunalımlara neden olur. Böyle bir hastalığa sahip kişi ise “nevrotik birey” olarak isimlendirilir.

Her ekonomik işletmede değişen sayıda yönetici ve çalışan bulunur. İşletmede bulunan her bireyin görev ve iş tanımları bulunmasına rağmen, bu görevin yerine getirilmesinde kişinin psikolojisi etkili olur. Bir başka deyişle kişiler, kendi psikolojilerini kaçınılmaz biçimde kendi iş yapışlarına ve günlük çalışmalarına yansıtırlar. Dolayısıyla işletmenin psikolojisi, özellikle patronların ve yöneticilerin ruh durumlarının bir bileşkesi olarak kendini gösterir. Bu nedenle; baskın nevrotik kişilikler (nevrotik patron ve yöneticiler), şirketin nevrotik (ruh hastalıklı, dengesizlik izlenimi veren) bir görünüm yansıtmasına neden olur. Özetle; “nevrotik şirket”, kişilerin bozuk ruhsal yapılarının şirketin iş yapma modeline ve çalışma usullerine yansıdığı durumdur. Aile işletmeleri başta olmak üzere firmalarımızın pek çoğunun gerçek durumu budur.

Nevroz, şirketlerin akıllı ve yapıya uygun kurumsallaşma ile kurtulmaları gereken bir sorundur. Ama genelde bizim işletmelerimiz, ya nevrozun farkında değillerdir, ya da nevroza neden olan endişelerden kaçınmak için bazı hatalı yollar geliştirirler. Bu kaçınmalardan bir tanesinin, şirketin önündeki (aslında bir endişeden başka bir şey olmayan) engellerin “rasyonelleştirmesi” olduğunu söylemiştim. Örneğin yeni yatırım yapmamak veya şirket sermayesini artırmamak için patron veya yöneticiler, kendilerince “akıllı ve mantıklı” gerekçeler üretmeye başlarlar. Böylece “akıllı” davrandıklarını düşünerek, kendi nevrotik durumlarını şirkete yansıttıklarını ört bas etmeye çalışırlar.

İkinci kaçınma yolu, hem şirketin, hem de patron veya yöneticinin nevrozu inkâr etmesidir. Bu tür işletmelerde sorunların tespit edilmesi, tartışılması ve öneriler geliştirilmesi adeta bir “suç” olarak kabul edilir. Patronun veya yöneticinin gözlerinde adeta bir “iyimserlik filtresi” vardır. Her şeyin tozpembe olduğuna kendilerini ikna etmişlerdir.

Üçüncü kaçınma yolu ise, aynen insanlar da olduğu gibi, kendini uyuşturma yolları bulmaya çalışmaktır. Bu tür işletme yapılarında en kolay görünen özelliklerden birisi, patronların veya üst düzey yöneticilerin asla kendilerini ilgilendirmeyen aşırı ayrıntı konularla ilgilenmeleridir. Yine nevrotik şirketlerde görünen durumlardan bir diğeri, patronların (nevrozun kaynağı olarak düşündükleri) çalışanlarla “oynamaları” durumudur. Nevrotik şirketler, mobbing olarak bilinen işyeri tacizi için adeta bir laboratuar gibidir. Bu tür işletmelerde çalışan huzurluğu üst düzeydir ve genelde çalışanın işletmedeki yaşam süresi kısadır.

Nevrotik şirket; çalışanların, nevrotik patron veya yöneticinin ruh durumuna göre davrandıkları bir iş modelidir. Dolayısıyla bu iş modelinde kurumsal iletişim ve ilişkiler yerine, informel (gayri resmi) iş yaşamı ve eş-dost-arkadaş ilişkileri sistemi öne çıkar. Özetle; nevrotik şirket, kaçınılmaz olarak tedaviye muhtaç olan ekonomik işletmedir. Sık görülür. Tedavisi olmadığı durumda ölümcüldür.

Ekonomi ve Psikoloji

Ekonomi ve Psikoloji

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Öyle sanıyorum ki; bizim iş dünyamız, ekonomi ve psikoloji arasındaki etkileşimi en net olarak ortaya koyan örneklerden birisidir. Bir başka ekonomide psikolojik etkilerin bu denli ağırlıklı olduğunu gözlemek, (aşırı iddialı olmak istemem ama) pek mümkün olmayabilir. İş yapmanın bu denli pamuk ipliğine bağlı ve dış etkiler nedeniyle bilinemezlerle dolu olduğu bir başka ulusal ekonomi örneği bulmak zordur. Bir eski bakanın açıklaması veya bir üst düzeyli toplantıdaki tartışmanın basına yansıması, toplumun ve iş dünyasının psikolojisini bir anda değiştiriveriyor; hatırlayacaksınız.

Psikolojinin; ekonomi üzerindeki bu denli etkisinin ardında, ülkedeki istikrara olan güvensizlik var. Son yıllardaki tek parti iktidarına rağmen bu güvenin yeterince oluşmadığı (bir dönem yükselişe geçmekle birlikte, güven noktasında kalıcı olmadığı) anlaşılıyor. Tabii ki; ülkedeki görünür istikrarın arkasında küresel sermayenin olması, tür finansın malî piyasalar dışına ilgi duymaması ve kolayca kaçabilen özelliklere sahip olması, bu durumun arkasındaki psikolojik pozisyon alışları açıklıyor.

Psikolojinin ilgilendiği unsurlardan iki tanesi, korku ve endişedir. Korku, genelde daha somut konulardan kaynaklanır. Kişinin ağır bir hastalığı varsa ve kişi, bunun onu ölüme götürebileceği düşüncesindeyse; bu durum, kendini korku olarak ortaya vurur. Bir başka deyişle; korkunun gerçek ve (genelde) somut bir nedeni vardır. Endişe ise kurgulardan kaynaklanır. Eğer kişi, “Ya ağır bir hastalığa kapılırsam …” ve “Ya bu hastalık beni öldürürse …” diye düşünüyorsa; bu durumda bir endişeden söz ederiz.

Korkularınızın farkındaysanız, onların üzerine gitmek daha kolaydır. Çoğu zaman korku nedenini ortadan kaldırınca, korkuyu da yok etmek (en azından bir olasılık olarak) mümkün olabilir. Ama endişe daha yıpratıcıdır. Endişe, yüksek ateş gibidir; yapıyı için için yer bitirir. İşte; ekonomimizin yaşadığı psikoloji de bu türden endişe kökenlidir. Uzunca bir süredir endişeli firmalarımız ve endişeli iş insanlarımız var. Ekonominin her unsuru, her gün yeni bir endişe unsuru üreterek, daha fazla kaynağını bu endişeyi gidermek üzere harcıyor veya bu endişeli ruh hali nedeniyle girişim ve yatırım özelliklerini yitiriyor.

İnsanlarda olduğu gibi; ekonomik işletmelerde de endişelerin korkulara dönüştürülmesi eğilimi vardır. Firmalar veya kişiler, girişimci olmalarını engelleyen endişelerini bir süre sonra “mantıklı” bir korku haline dönüştürürler. Kendilerince ekonomik olarak atıl davranmalarına “mantıklı” gerekçeler uydururlar. Böylece kendilerince işe yatırım yapmamak veya yeni atılımlarda bulunmamak, “akıllı” bir iş politikası haline dönüşür.

Bizim toplumumuzda insanların, kendilerini ruhen daha iyi hissetmelerini sağlayacak destek mekanizmaları gelişmemiştir. Psikolog veya psikiyatrist olarak isimlendirilen uzman, “deli doktoru” sınıfından sayıldığından; bu uzmanların sağladığı türden ruhsal destek alınması pek alışılmış değildir. Benzer mantığı, ekonomik işletmeler için de yürütebiliriz. Firmalarımızı, örgütsel ve ruhsal olarak elden geçirecek mekanizmalarımız ya yoktur, ya da bu konu bir ihtiyaç olarak görülmez. Hâlbuki gerçek o ki; birçok firmanın sorunlarının kaynağı, firma psikolojisi ile ilgilidir. Bu psikolojide elde edilecek iyileştirmeler, firmanın ayakta kalmasını ve geleceğe güvenle bakmasını sağlayacaktır.

Olumsuz firma psikolojisindeki bir diğer unsur ise özel olarak ataleti sağlayan endişelerin ve genelde firma psikolojisi olgusunun inkâr edilmesidir. Dolayısıyla inkârla başlayan bir konunun, sağlıklı sonuçlara doğru gelişmesi mümkün değildir.

Yukarıda sözünü ettiğim türden bu iş anlayışındaki şirkete, “nevrotik şirket” desek doğruya yakın bir tanımlama yapmış oluruz. Bu konu üzerinde daha fazla düşünülmesi ve tartışılması gerekli (ama yeterince farkında olmadığımız) iş yaşamı sorunlarından birisi olarak varlığını sürdürmektedir.

« Daha eski yazılar

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.