Sorunlar

Sorunlar

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Sorun, yaşamın tuzu ve biberi gibidir. Yaşamın insanca bir lezzeti olmasında hiç kuşkusuz sorunların da yeri var. Sorunlar olmasa, belki de mutlu anlarımızın keyfine varmak da mümkün olmaz. Çoğu zaman ana nokta, sorunun kendisinde değil; bizim ona bakış açımızdadır. Bunu bardağın dolu veya boş kısmına dikkat etmeye benzetebiliriz.

Bazı insanlar, kendilerini ‘talihsiz’ bulurlar. Sorunların yağmur gibi üzerlerine yağdığından şikâyet ederler. Hepimizin sıkıntıları olabileceğini, ama bunları algılama, yönetme ve çözme yöntemlerimizin farklı olduğunu kavramak istemezler. Hatta pek çok kişide sorunlardan şikâyet etmek, bir haz duygusu haline gelmiştir. Sorunlarını anlatıp dertlenerek mutlu olduklarını bile söyleyebiliriz.

Sorunlarından şikâyetçi olan tanıdıklarıma şöyle diyorum: “Ya sorununu anlayıp çözmek için gayret et, ya da bu nedenle sızlanmayı bırak!” Biliyorum ki; sorunu çözmeyi denemek yerine ondan sürekli şikayet edip abartmak, sadece negatif yönlü bir sinerji üretilmesine yarar. Bir süre sonra sorun, kişinin gözünde öylesine büyür ki, o noktadan sonra çözmek veya yönetmek için yeterli gücü kendisinde bulamaz.

İnsanın (ya da bir kuruluşun) sorunlarıyla baş edebilmesi için öncelikle sorun kavramı üzerinde bilgi sahibi olmasında yarar var. Sorun, ilk bakışta can sıkıcı bir durum olarak gözükür. Gerçekte bir sorun, bir durumdan tercih ettiğimiz bir başka duruma geçerken önümüze çıkan engeller veya zorluklar olarak tanımlanabilir.

Sorun karşımıza iki farklı biçimde çıkar. Birincisi; mevcut durumun istediğimiz gibi olmamasıdır. Örneğin yeterli miktarda maddî kaynağa sahip olmamak böyle bir sorundur. Umulan bir şeyin gerçekleşmemesi ya da istenmeyen bir durumun oluşmaması yine bu gruba girer. Sahip olduğumuz bir değerli unsuru kaybetmeyi de bu grupta sayabiliriz. İşimizi yitirmeyi veya sağlığımızın kötüleşmesini bu duruma örnekler olarak verebiliriz.

İkinci sorun türü, daha iyi olabileceği halde ol(a)mayan konulardan kaynaklanır. İstenen hedefe ulaşamamak veya ulaşmak için yeni yolların denenmesi gereken durumlar, bu sorun grubunda yer alır. Üniversiteye girebilmek için çok sıkı çalışma ihtiyacını da bu grupta örnekleyebiliriz.

Bir sorunu çözmek için önce onu fark etmek gerekir. Dolayısıyla sorunun çözümünde mevcut durumun iyi tanımlanması, olması gereken durumun doğru tespit edilmesi ve hedefin netleştirilmesi önemlidir. Genel olarak sorunu doğru çözümlemekte sıkıntılarımız olur. İkincil seviyedeki sorunları (görünür sorunları), kaynak sorun ile karıştırırız. Ana sorunu çözerek hedefe kolayca uğraşmak yerine, ana sorunun yarattığı ikincil sorunlara takılıp kalırız. Önemli bir özdeyiş şöyle der: “Nereye gideceğinizi bilmiyorsanız, bütün yollar oraya gider.” Sorunun ne olduğundan emin değilseniz, gereksiz veya yanlış adımlar atarak yeni sorunlar üretmeniz şiddetle muhtemeldir.

Sorunun analiz edilmesi sürecini muhtemel çözümlerin neler olabileceği konusunda yapılacak düşünce süreci izlemelidir. Sorunun çözüm yolu, bir sır olmamalı; öngörülen çözümler arasından birisi olarak gerçekleşmelidir. Bu nedenle akılcı bir kişi veya kuruluş, çözümün sonunda elde edilecek sonuç konusunda daha baştan bilgilidir.

Bir çözümün doğrulanması gerekir. Bir başka deyişle; elde edilen çözümün, üzerinde uğraşılan sorunun çözümü olduğu doğrulanmak zorundadır. Bu nedenle çözümü doğrulayacak göstergelerin de izlenmesi ve uygunsa ölçülmesi gerekir. Sorun çözme süreci, sorunun ortadan kalkması ile bitmez. Tekrarının oluşmaması için çözüm sonrası oluşan durumun izlenmesi önemlidir.

Düşük kültür toplumları, genelde sorunlar karşısında kafalarını kuma gömmeyi tercih ederler. Bir toplumun problem çözme performansı ise onun gelişkinliği konusunda önemli ipuçları verir.

Muhbir

Muhbir

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

‘İş’, çocuklukta başlıyor. Okul öncesi yaşta önce kardeşlerinin yaramazlıklarını anne veya babana ihbar ediyorsun. Sonra okulda devam ediyor. Yaramazlık edenler, tahtaya yazılıyor, öğretmene şikâyet ediliyor. Okulda daha büyük bir sorun oluştuğunda müdüre ihbarda bulunuluyor. Müdür, muhbiri kendisine yardımcı olmaya çalışan ‘makbul’ öğrenci olarak benimsiyor.

İşyerinde yöneticinin veya patronun arkasından konuşanları, ilk elden ‘jurnallemek’ de ‘yararlı’ eleman olmanın ön koşullarından birisi olarak kabul ediliyor. Bir meslek odasında veya sivil toplum kuruluşunda başkan veya yönetimin aleyhinde olanlar hakkında bilgi edinip yetiştirmek de ‘meraklı muhbir’ olmanın gereklerinden birisi. Ortaklardan birisini etkileyebilecek gelişmeleri, diğer ortağa kar kış, iş güç demeden ‘belgelendirip’ yetiştirmekten ne bekler ki şu ‘muhbir’!…

Belki de sistem, düşük kaliteliyi ihbara yönlendiriyor. Belki muhbir, verdiği ‘bilgi’ karşılığında taltif edilmeyi veya bir işinin görülmesini bekliyor. İhbar etmenin altındaki mantık, bir ruhsal bozukluktan kaynaklanıyor olabilir mi? Hele yakın arkadaşları, dostları veya bir aile gibi birlikte çalışılan sivil takımı ihbar etme gayreti içinde olmanın anlamı nedir?

Muhbirlik sistemi, devletlerin ve orduların istihbarat örgütlenmesinin bir parçasıdır. Ulusal veya askersel düzeyde örgütlü güçlerin kendilerini koruma mekanizmalarından birisidir. Birbirini yok etme üzerine kurgulanmış bir anlayışın geçerli olduğu dünyada istihbarat esaslı ihbar sistemi karşısında ‘boynumuz kıldan ince’ olabilir. Ama insanlık ve sivil toplum söz konusu olduğunda, muhbirlik konusunda biraz durup düşünmek gerek.

Bir de; ticari kazanç konusundaki kayıplarını ihbar mekanizmaları ile korumaya çalışanlar var. Bazı ürünlerin üzerinde ihbar telefonları görüyoruz. Hatta muhbirlik karşılığında ödül verenler var. Bir tarihlerde gazetelerde yer almış, ihbar karşılığında 5000 TL gibi ödüllerden söz eden gazete ilanları hatırlıyorum. Bunları okuduğumda; Nazi Almanya’sı ve Mussolini İtalya’sı ile Pinochet Şili’si aklıma geliyor. Bugün ihbara teşvik edenin, yarın kendisinin aynı akıbete uğrayacağından adeta haberi yok. Yakın bir örnek istiyorsanız, işte size kan gölü haline gelmiş olan Irak…

Eğer ortalıkta bir insanlık suçu varsa, kuşkusuz hiç kimsenin ihbar konusunda söyleyeceği bir şey olmaz. Ama kişisel çıkarlar, grupsal beklentiler veya siyasi rant arayışları varsa, orada ‘ihbara dur’ demeyi bilmek gerekir. Bazen muhbirliğin arka planı, bu söylediklerimden çok daha basittir. Sadece yalakalık olsun diye veya ‘ileride bir işim olur’ beklentisiyle yapılan muhbirlik örnekleri de yaygındır.

Ulusal ve askersel nedenler dışında yapılan muhbirliğin arkasında bir tür aşağılık kompleksinin olması son derece muhtemel. İhbar alışkanlıklarının, bir ölçüde, evde anne – baba veya okulda öğretmen ve yöneticilerden görülen aşırı ve dengesiz baskıların (örneğin dayak ve fiziksel cezalandırmanın) sonuçlarından birisi olarak oluştuğu kanaatindeyim. İşin ilginci, muhbirliğin arkasında bir ruhsal arıza olmasına karşın tedavisi pek de akla gelen bir konu değil.

İhbarın beni ilgilendiren birincil zararı gereksiz aşırı eleştiri, karalama veya entrika aracılığı ile başarıyı olumsuz etkileyen bir yönü olmasıdır. Genelde yıkıcı ve bozucu anlamda etki yapar. Özellikle dezenformasyon (yanlış bilgi, karşı bilgi) ile birlikte ‘çalıştığından’, zararları beklendiğinden çok daha büyük olabiliyor.

Size (ne olur, ne olmaz) muhbire ve ihbara teşvik edenlere karşı uyanık olmanızı öneririm. Bir sözüm de muhbire: “Muhbir! Sen, gizli saklı bir şeyler yapmaya çalışıyorsun. Ama bil ki; herkes de seni görüyor, biliyor ve tanıyor.“

Kaht-ı Ricâl – 2

Kaht-ı Ricâl – 2

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Dünkü yazımda; Osmanlı’da duraklama ve gerilemeye işaret eden kaht-ı ricâl kavramının ‘adam kıtlığı’ anlamında kullanıldığından söz etmiştim. Bu deyim ile devletin siyasetçi, uzman, bürokrat ve yönetici olarak kaliteli insan kaynağına sahip olmadığı ifade edilirdi.

Genel anlamda bugünkü siyaset düzenine bakıldığında; bu sistemde gerçek anlamda bir kaht-ı ricâl (nitelikli insan kıtlığı) yaşandığını kabul etmek gerekir. Tabii ki; bu ifade ile tüm siyaset sektörünün niteliksiz olduğunu ifade etmekten ziyade, yaşamda başarılı olmuş, birikimli ve deneyimli insanların siyaset alanında pozisyon bulamadığını anlatmak istiyorum.

İlginç bulduğum bir gözlemimi aktarmak isterim. Ne sivil toplum yaşamı, ne de siyaset özellikle üniversite gençliğinin ilgisini çekmiyor. Ama bu kayıtsızlıkta sorunun sivil toplum kuruluşlarının gençlerle iletişim ve ilişki kuramamaları olduğunu düşünüyorum. Çünkü uygun biçimde iletişim kurulduğunda özellikle üniversite gençliğinin ciddi bir bölümünün sivil toplum konularına yakın durabildiğini gözlüyorum. Ama bu yaklaşımı siyaset için öngörmem mümkün değil. Bir başka deyişle; gençlik, sivil toplum faaliyetlerine dahil edilebilirken, siyasetin uzağında durmayı tercih ediyor. Bu nedenle gençliğin enerjisi, farklı yaratıcılığını ve yeni bakışlarını siyasete yansıtmak mümkün olmuyor. Bu durumun sonucunun kaht-ı ricâl (adam kıtlığı) olmasından doğal ne olabilir ki!…

Siyaset alanını yakından incelediğinizde; bu sektörün kendisi ile hiç de ilgili olmayan etnik, kültürel ve dinî unsurlar tarafından işgal edilmiş olduğunu görürsünüz. Kendini yetiştirmiş ve eğitimli bir kişi olarak siyaset alanında pozisyon bulamazken, bir etnik kimlik nedeniyle siyasi taraftarlarınız olabilir. Belli bir yerin hemşehrisi olmak veya bir cemaatin mensubu olmak, çoğu zaman siyasette yükselebilmek için gerekli altyapıyı oluşturur.

Önümüzdeki seçimler için oluşturulan aday listelerine bir göz atın. Bu listelerde kaç tane adayın siyasi birikimi, zengin yaşam deneyimi veya üstün problem çözme performansı nedeniyle orada yer aldığını söyleyebilir misiniz? İfade edeceğiniz sayının çok büyük olmadığını siz de, ben de biliyoruz. Listelerde yer alan adaylar cemaat / aşiret ilişkileri, belli bir yörenin insanı olmak veya rakip partinin oylarını bölmek gibi amaçlarla seçilmişlerdir. Böyle bir seçimi mubah (hatta akıllıca) gören kafa yapısı devam ettiği sürece, siyaset alanı için kaht-ı ricâl (adam kıtlığı) deyimini kullanmayı sürdürmek hiç de haksızlık olmayacaktır.

Siyasetçi, sadece problemleri bilip tanıyan, çözülmesi için bir yerlere taşıyan kişi değildir. Siyasetçi, öncelikle topluma öncü olması gereken kişidir. Bu nedenle siyasetçi, topluma örnek olması gereken pek çok özelliği üzerinde taşımak zorundadır. Hâlbuki yapılan kamuoyu soruşturmalarında en az güven duyulan kurumların başında siyaset gelmektedir.

Siyasetçi hangi özelliklere sahip olmalıdır? Siyasetçinin, öncelikle kesintisiz öğrenme ve kendini geliştirme özelliği bulunmalıdır. Bizde öyle midir? Siyasetçi hizmet yönelimli olmak zorunda mıdır? Seçildikten sonra şehre uğramayan vekiller için bu söyleyebilir miyiz? Siyasetçi pozitif enerji yamam özelliğine sahip olmalıdır? Muhalif olmak üzerine yapılan siyasetin pozitif enerji yaydığını söyleyebilir miyiz? Siyasetçi, insanlarda güven ve inanç uyandırmalıdır. Tanıdığınız bu özelliğe sahip siyasetçiler var mı?

Sözün kısası; sorular benden; cevaplaması sizden. Hadi; kolay gelsin.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.