Gazetede Yazmak

Gazetede Yazmak

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Ortaokulda başlamıştım bazı dergilerde yazmaya. Son 25 yıldaki telif kitaplarımın sayısını gerçekten bilmiyorum. Keza kitap çevirilerimin sayısını da… Ne teliflerin ne de çevirilerin 1-2’si dışında kütüphanemde olanı yok.

Aynı dönemde yerel TV kanallarında ve bir yerel radyoda olabilen koşullarda program yaptım; daha doğrusu yapmayı denedim. Arkadaşlarımla ağır koşullar altında bir dergi çıkardım. 6 yıldan fazla bir süredir düzenli olarak her gün yazıyorum. Internet sitelerinde, meslekî dergilerde ve kimi zaman yaygın basında yayınlanan yazılarım da var.

Basında, belli bir yayın organına bağımlı olmadan yazan kişilere ‘serbest yazar’ veya ‘bağımsız yazar’ adı veriliyor. Eskişehir yerel basınında bana benzer şekilde genelde haftalık ya da düzenli – düzensiz haftada birkaç gün yazan başka köşe yazarları da var. Serbest yazarlar, genelde yazılarını e-posta, faks veya mektup aracılığı ile gazeteye iletirler. Gazete sahipleri, yönetimleri veya çalışanları ile çoğu durumda bir ortak noktaları yoktur. Ama bir gazetede düzenli olarak yazarsanız, sizi okuyanlar (belki de doğal olarak) gazete ile organik bir bağınız olduğunu düşünürler. Bir yazar olarak gazetenin ortağı veya yayın kurulu üyesi kabul edilmeniz çok karşılaşılan bir durumdur. Bu kabul üzerine pek çok soruya muhatap olursunuz.

Bir diğer durum ise malum gazetede köşe yazdığınız için, gazetede yazılan her şeyden sorumlu kabul edilmenizdir. “Yahu gene şöyle bir şey yazmışsınız” diye sitem aldığınız pek çok olur. Her ne kadar “Sevgili kardeşim, ben o gazetede sadece köşe yazıyorum. Gazetenin ne sahibi veya ortağı, ne de yöneticisiyim” deseniz de bu, pek kabul görmez. Özetle; okuyucunun gözünde bir gazetede yazmak demek, okurun gözünde o gazetenin eğrisine doğrusuna ortak olmak demektir.

Düzenli köşe yazarı olmanın bir diğer zor yanı ise gazetenin haber kaynağı olarak kabul edilmenizdir. Gazetede yer alan (doğru, hatalı veya eksik) tüm haberlerin kaynağının siz olduğunu düşünenler olur. Bu nedenle gazetede yer alan haberler hakkında sıklıkla ‘hesap vermek’ durumunda kalabilirsiniz. Gazetenin sadece sizden ibaret olmadığını, beğenilen veya beğenilmeyen şekliyle büyük bir ekip tarafından üretildiğini anlatmak pek kolay değildir. Size hak verenler bile, gazetede kendileriyle ilgili olumsuz bir haber yer aldığında derhal taraf değiştiriverirler.

Gazetenin bazı okuyucularının ilginç bir yaklaşımı daha vardır. Yazdıklarınızdan derhal kendilerine pay çıkarırlar. Yazınızda anılan olaydaki kişinin, kendileri olduğunu düşünürler. Derhal karşılık vermek için pozisyon alır ve fırsat kollarlar. Bu özellik, aslında köşe yazarlarının pek çoğunda da vardır. Bir başka köşe yazarının eleştirdiği kişinin kendileri olduğunu kabul etmeye çok yatkındırlar. Ama bu durumu, olumlu olarak kabul etmek gerekir. Gazete köşelerinin iyi ve sadık okuyucuları arasında köşe yazarları daima seçkin bir yere sahiptirler. Bir köşe yazarının ne yazdığı, her zaman diğer köşe yazarlarının merakını uyandırır.

Uzun kabul edilebilecek bir yazı yaşamım olmasına rağmen kendimi gazeteci saymadım, saymıyorum. İletişim konusunda kendimi geliştirmek için okuyor ve izliyorum. Gerçek gazeteciliğin etik kurallarına elimden geldiğince uymaya çalışıyorum. Daha iyi yazabilmek için zaman ayırıyor ve emek veriyorum. Ama benim yaptığım; bildiklerimi, araştırdıklarımı, düşündüklerimi, bana aktarılanları ve kimi zaman duygularımı bir gazete köşesinde vitrine çıkarmaktan daha fazla bir şey değil. Her vitrinin ayrı müşterileri (yani okurları) var. Bu nedenle benim yazdıklarımı da beğenenler veya beğenmeyenler olabilir. Bunu olağan karşılamak gerekir. Yeter ki; kime, hangi amaçla hitap ettiğimizin farkında olalım.

Yazdıklarım konusunda ne kimseden talimat alıyorum ne de başka yazar arkadaşlarıma bu tür bir baskı yapıldığını düşünüyorum. En azından herkesin kendi bağımsızlığını koruyabildiğine inanmak istiyorum. Olsa olsa; bazı yazarların kimi yazılarının bir köşe yazısı olmaktan çıkarak bir siyasal bildiriyi andırdığından şikâyet ediyorum. Belki de objektif bir yazı yerine bir siyasal bildiri okumak isteyen okurlar da vardır. Aynen bir gazeteyi okumayıp da okumuş gibi yapan ‘okurlar’ olduğu gibi…

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)
http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)
http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)
http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

 .

İletişim ve Değişen Dünya

İletişim ve Değişen Dünya

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Üniversitede ders verdiğim yıllarda öğrencilere, her dönem unutmaksızın ilettiğim bir öğüt şuydu: “Mutlaka yabancı dili ve bilgisayar kullanmayı öğrenin. Sadece bu ikisini bildiğiniz için bir iş sahibi olabilir ve yaşamınızı kazanabilirsiniz.” Özellikle yabancı dil derslerini ciddiye almayan öğrencilerin, okul sonrası bu eksikliklerini tamamlamak için kurs veya dershane kapılarında dolaşmalarını gülümseyerek hatırlarım.

Gerçekten günümüzde bilişim ve iletişim araçlarını kullanmak, bir meslek ve iş sahibi olmak için zorunlu unsurlardan birisi haline geldi. Bir anlamda ‘zamanın daralması’, bir başka anlamda ise ‘zamanın hızlanması’, geleneksel araçlar yerine yeni ve çağdaş teknolojilerin kullanılmasını zorunlu kılıyor. Neredeyse elektronik postadan yararlanmadan veya bilgisayar üzerinde MS Office gibi bir metin yazma programını kullanmadan pek çok mesleği icra etmek imkânsız hale geldi. Artık hastanelerde ve doktor muayenehanelerinde modern cihazlar, birer bilgisayar aygıtına bağlı olarak çalışıyorlar. Mühendislik hesaplarını bilgisayar ortamında çok daha hızlı ve hatasız yapabiliyoruz. Devletle olan işlerimizin giderek daha büyük bir bölümü, bilgisayar ve İnternet üzerinden yapılıyor. Neredeyse tüm gazetelerin birer elektronik kopyaları, İnternet üzerinde bulunuyor. Kısaca özetlediğim bu gelişmeler, bilgi dağarcığımız içinde bilişim ve iletişim araçlarının kullanım bilgisinin bulunmasını zorunlu kılıyor.

Dünya’daki değişmelere göre bilgi ihtiyacı da içerik ve biçim değiştiriyor. Örneğin 1970’li yıllardaki küresel enerji krizinin ardından; petrol mühendisliği, o dönemin en popüler mesleklerinden birisi haline gelmişti. Bu nedenle Dünya’nın her yerinde üniversite eğitimi için petrol mühendisliği seçimi yapanların sayısında ciddi bir artış gözlenmişti. Daha sonra bu heyecanın yerini, örneğin bilgisayarın albenisinin artması ile elektronik ve bilgisayar mühendislikleri aldı. Yine küreselleşmenin artan etkileri ile birlikte uluslararası ilişkiler veya iletişim gibi alanlara yönelik eğitim talebinin arttığını gözledik.

Dil konusunda da benzer gelişmeler oluyor. Örneğin bir zamanlar Fransızca bilmek, önemli kabul edilirmiş. Muhtemelen köklerini aynı dönemde bulan bir özdeyiş, “İki lisan, iki insan” diye öğüt verir. Almanya’nın diğer ülkelerden işçi almaya başladığı yıllarda Almanca gözde bir dil olarak ortaya çıktı. Sanırım 20’nci yüzyılın başından bu yana İngilizceye özel bir ilgi var. Özellikle Soğuk Savaş yıllarının ardından ve ABD’nin bir güç olarak ortaya çıkışından sonra İngilizce, adeta bir Dünya dili oldu. Bu arada unutmadan söylemeliyiz ki; bugün kendileri nüfus ve yüzölçümü olarak küçücük ülkeler olan Portekiz ve İngiltere’nin dillerinin milyonlarca hatta milyarlarca insan tarafından kullanılıyor olmasında, bu ülkelerin sömürgeci politikalarının etkileri de var. Bir sonuç olarak; günümüzün küresel dünyasında İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca ve Portekizce gibi dillerin yaygın olarak kullanılması, toplumumuzu da etkileyen bir kültür aynılaşmasına vesile oluyor.

Bugün Dünya’da 180-200 milyon dolayında kişinin Türkçe konuşuyor olması muhtemeldir. Ama ne yazık ki; Türkçenin daha güçlü bir Dünya dili olması konusunda yeterli derecede başarılı olamıyoruz. Özellikle Türkçe konuşan devletlerin Türkçenin geleceği konusunda (şimdiye kadar denenenler dışında) yapması gereken yeni ve ortak çalışmalar olduğu kanaatindeyim.

21’inci yüzyılın başında tüm ülkeleri ve endüstrileri cezbeden ekonomilerin başında Çin geliyor. Okuduklarımızdan ve bu ülkeyi ziyaret edenlerin aktardıklarından anlaşılıyor ki; Çin’de İngilizce gibi Batı’da yaygın kullanılan dilleri bilen kişilerin sayısı fazla değildir. Diğer yandan; aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkenin Çin ile iş yapmak istediği gerçeği hatırlanınca, Çince konuşma, okuma ve yazma bilgisine sahip olmanın önemi kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Yine yaşadığımız dönemde ihraç ürünleri açısından Arap pazarında ciddi bir potansiyel ortaya çıktığını gözlüyoruz. Diğer yandan bazı Kuzey Afrika ülkelerindeki ucuz işgücünü dikkate alan bazı sektör firmaları, bu bölgeye kayma çabası içindeler. Sonuç olarak Arapça konusunda da büyüyen bir ihtiyaç var. Benzer nedenlerle Rusçanın artan öneminden ve Rusça bilen kişi konusundaki yükselen ihtiyaçtan söz edebiliriz.

Günümüz dünyasında bilimsel ve teknolojik bilginin önemini reddetmek mümkün değil. Ama inanın ki; bunları iletmek için gerekli olan bilişim ve iletişim araçlarını kullanmayı bilmediğiniz ve sizin bilginize ihtiyaç duyan insanların kendi dilleriyle iletişim kuramadığınız zaman, (yukarıda da özetlediğim gibi) pek çok durumda ne bildiğinizin de fazla önemi olmuyor.

Siyaset ve İletişim – 3

Siyaset ve İletişim – 3

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Ortak kültürel değerlere yönelik aynılaşma sürecinde; milliyetçilik, demokratikleşme, laiklik gibi kavramların tüm partilerin söylemlerinde yer almasıyla; partiler arasındaki halkın tercihlerini de değişiyor. Her siyasi parti yeni hedefler üretmek yerine benzer argümanlara başvurmakta. Aynılaşma süreci içinde homojen olmayan katmanların birlikteymiş görüntüsü en ufak bir sarsıntıda parçalanmakta, katmanları oluşturan kitleler dağılmakta. Geleneksel siyasi mensubiyet kimliği, sınırlı bir birlikteliği sağlıyor görüntüsü verse de bu anlayışın giderek zayıfladığı da bir diğer gerçektir. 

Son yıllarda siyaset alanında bir kolaycılık oluştu. Siyasi partiler, vizyon, program ve proje üreterek halkın desteğini istemek yerine, geleneksel değerleri üzerine vurgu yaparak oy alma kolaycılığına savruldular. Bu özellikleri ile bizim siyasi partilerimiz, Batı’daki programatik parti örneklerinden ciddi ölçüde ayrılırlar. 

Üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir diğer önemli husus; baskı ve müdahale uygulamalarına yönelik içgüdüsel tepkimedir. Bu eğilim, belki de halkımızın en geniş oranda katılımını şekillendirmekte. Toplum katmanlarıyla sağlıklı bir iletişimin kurulması için, halkın umut ve beklentilerinin ciddiyetle ele alınması, bu doğrultuda çözüm ve öneriler geliştirilmesi yüksek önem ve değerdedir. Doğal olarak vatandaşın hak ve menfaatlerinin gözetilmesi yönünde geliştirilecek yapılanma ve uygulama politik ekseni belirginleştirecek. Bu anlamda siyaset alanında ciddi bir boşluk var. Ama şu anki politik yelpazede bu boşluğun doldurulmasına yönelik bir hareketlenme görülmemekte.

Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla, Dünya’daki gelişmeleri takip etmeye başlayan toplum kesitleri beklentilerini maksimum refah seviyesine yöneltti. Halkın taleplerinin ilk sıralarına yolsuzlukların önlenmesi, ekonominin düzeltilmesi gelmekte. Sıradan vatandaşın gözüyle bile ülkemizin bugünkü sosyal ve ekonomik tablosu kötümser gözlerle izlenmekte, siyasilerin dürüstlüğü sorgulanmakta, genç neslin yoğun olduğu dinamizm ve toplumun durağan olmayan eğilimleri önlerine gelen iyi ya da kötü örneklerin yansımasıyla pekişmekte… 

İşte tam da bu noktada; değişken ve çeşitlenen sorunların çözümünde toplumun önünden gidecek nitelikte örneklere fazlaca ihtiyaç duyulmakta. Ancak, karanlıkta yol bulmaya çalışırcasına debelenme görüntüsü veren, plansız programsız, hatta günübirlik yaklaşımlar, topluma hitap etmekte aciz kalmakta, halkın geleceğe yönelik umudu her geçen gün biraz daha körelmektedir. 

Günümüzde siyaset adamı (çevresini ve dünyadaki gelişmeleri izleyen) bir bilim adamının araştırıcı vasfıyla da donanmak zorunda. Toplumun tarihi ve kültürel mirasına aykırı düşmeyecek tarzda fikir ve çözümler üretme niteliğine haiz varlık göstermek günümüzde toplumsal tercih, talep ve beklentiler arasında yerini aldı. Toplumsal ayrılaşmayı şekillendiren homojen toplumsal yapı arayışının ya da marjinal eğilimlerin uzağında kalınmaya özel önem verilmekte, birliktelik ruhuna hitap eden uzlaşmacı eğilimler desteklenmekte. 

Siyaset alanında yeni ve yenilikçi yaklaşımlara ihtiyacımız var. Ama üzücü bir nokta var ki; ne siyasetçiler ne de seçmenler böyle bir talebi net olarak ortaya koyuyorlar. Bu olumsuz durum, en çok iktidar meraklısı siyasetçilerin işine yarıyor. Dünkü malzemeyle bugünü idare etmeye devam ediyorlar.

Siyaset ve İletişim – 2

Siyaset ve İletişim – 2

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Güncel siyaset; siyasetçiler, seçmenler, bürokratlar ve baskı / çıkar grupları arasında, hizmet temelli olarak oluşmuş bir sistemdir. Bu karmaşık ilişkiler sistemi içinde siyaset, bir “karşılıklı rıza” mekanizmasıdır. Siyasetçi, öngördüğü hizmeti verebilmek için öncelikle seçmeni ikna etmek zorundadır. (İkna mekanizmasının yapaylık veya sahtecilik üzerine kurulmuş olması, inandırıcılığın önemini değiştirmez.) 

Halka hizmet götürme adına uygulamaya konulacak politika ve düzenlemeleri gerçekleştirecek olanların inandırıcılığı, çoğu zaman üretilecek hizmetlerin bile önünde yer alır. Gelişen teknoloji sayesinde yaşamın kesitleri kaydedilebilmekte ve “bir öyle / bir böyle, bir dedim / bir demedim, ben öyle demedim / böyle dedim, kim dedi / ben demedim” ekseninde politika yapmaları da “bir ölçüde” tarihe karışmaktadır. Tabii ki; bu cümle ile, siyasetin yeterli teknolojik ve bilimsel düzeye eriştiğini iddia etmiyorum. Ama medya ve iletişimin, siyaset alanına kazandırdığı yeni boyutlar olduğu da bir gerçek. Önümüzdeki dönemde siyasetin, reklam ve halkla ilişkiler dışında başka yenilikçi unsurları da kullanmasını ümit edelim. 

Sosyal rıza, bugün siyasetin önemli ayaklarından birisidir. Siyasetçiler, inandıklarını söyledikleri için değil; inandırıcı olmadıkları için halkın gözünde yadırganır olmuştur. İnandırıcı olmak içi ise topluma onun değerleri cinsinden hitap etmek gerekmektedir. Toplumun beklentilerinin gerisinde kalan siyasal partilerin, akılcı ve tutarlı politikalar üretmesi ise hiç mümkün görünmemektedir. Sosyal ve ekonomik çözümler üretmek yerine; sadece iktidar olmayı hedefleyen siyasi partiler, “işin kolayını” bulmuşlardır doğrusu. “Halkın vicdanına” veya din / devlet / bayrak gibi geleneksel değerlerine hitap ederek siyaset boşluklarını doldurmamaya çalışırlar. 

Siyasette siyaset-dışı unsurların kullanılması, bu sistematik ilişkinin tüm taraflarını olumsuz etkiler. Böylesi bir ortamın soğuk nefesi, halk ile halkın yönetime katılmasının kanalı olması gereken siyasi partilerin yabancılaşmasına ve birbirinden kopmalarına yönelik bir haberci gibidir. Üstelik bu duruş, demokrasi düşüncesinin hem felsefik boyutta hem de uygulamada gelişip yerleşmesini engelleyecektir. Gerçek yaşamda da olan biten budur. 

Ülkemizde güncel siyaset, halkın ihtiyaçlarını karşılamak üzere siyaset yapmaktan daha çok; iktidar olmanın abartıldığı bir biçime dönüştü. Bu durum, siyasetin giderek içinin boşalmasına neden oluyor. Sistem, tamamen bir partinin ne pahasına olursa olsun iktidar olma savaşına dönüştü. Siyaset mücadelesi, giderek rant paylaşımı sürecine dönüşüyor. 

Siyasetin ana malzemesi kavramdır. Kavramın sunulması bütünsel tutarlılık gerektirir. Siyaset alanında tabandan yönetim kademesine kadar kurulan halkada; demokratik mekanizmaların daha sağlıklı kurulup işlerlik kazanması ile gelişmesinde ana beklenti budur. Toplumun tercihleri ve davranışları konusunda politikalar oluştururken; halkın gündemi ve algılama kanallarıyla paralellik kurulmalı, kavramlara farklı yorumlar ve anlamlar yüklenmemelidir. Kavramları bireylerin anladığı şekillerden farklı yönlere taşımak ve bazen da içlerinin boşaltarak halka aktarmak, siyasi mesajların amacına ulaşmasını engelleyen en önemli etkendir. 

Demokrasinin yaşama alanı, halkın yönetime güven duymasıyla orantılıdır. Güvene dayalı olmayan yönetim mekanizmasının karşısında demokrasi karşıtı düşüncelere yönelim baş gösterecektir.

Siyaset ve İletişim – 1

Siyaset ve İletişim – 1

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Politika ekseninden hareketle şekillenen bir çerçevede yazarken; siyasetin ana malzemesi üzerinde durmanın yerinde olacağı düşüncesindeyim. Siyasetin ana fikri, insana ve topluma hizmettir; bu nedenle her ikisinin de talep ve beklentilerinin iyi bilinmesi gerekir. Toplumun talep ve beklentilerine yönelik arayış içine girildiğinde ise; öncelikle sosyal ve ekonomik tercihleri belirleyen faktörler üzerinde durulmalıdır. 

Siyaset, herşeyden önce farklı bir tanımlama alanıdır. Bu alan; siyasetçileri, bürokratlerı, çıkar ve baskı grupları ile seçmenleri ilgilendirir. Tüm bu kesimleri ilgilendiren politik görüş ve düşünce üretilirken; kullanılan kavramlara anlaşılır (ortak dil ile ifade edilmiş) yorumlar ve anlamlar kullanılmalıdır. Siyasette doğrudan iletişime açık nitelikte ve ortak ahlâkî değerlere hitap etmenin gereğine inanırım.

Birey olmanın gereği, kendi farklılığını yaratmaktır. Fakat siyasetin temelleri ise benzerlikler üzerine kurulmuştur. Bu nedenle aynılaşma / benzeşme anlamındaki siyasi birliktelik, ortak siyasi bilinç etrafında gelişir. Yerel düzeyde bile olsa; topluma yansıtılan siyasi mesajların, evrensel ölçütlere uygunluğu aranır. Farklı kültür yapısındaki topluluklar açısından çeşitlilik gösteren kavramsal algılanma çeşitliliği en alt düzeyde tutulmalıdır. Özetlersek; siyasetin kullandığı kavram ve sözcükleri, onunla ilgili herkes, (en azından) benzer biçimlerde anlamalıdır. 

Bizim siyasal kültürümüz, siyah ve beyaz üzerine kurulmuştur. Bu nedenle siyasetin farklı kanatları (örneğin değişik düşünce grupları veya farklı siyasal partiler) birbirlerini yok ederek başarı kazanmaya çalışırlar. Geçtiğimiz yakın yıllardan birinde Müslüman kimliği ile tanıdığımız bir dostum, kendilerini Atatürkçü olarak ayırt eden bir kesimin bir toplantısını izlemek üzere gittiğini, fakat orada bulunuşunun bazı kişiler tarafından garip karşılandığını anlattı. Orada bulunmasının dışlayıcı bir tavırla karşılanmasını anlamakta zorluk çektiğinden söz etti. Buna benzer biçimde, toplumu parçalara bölerek “biz ve ötekiler” anlayışını yaratmaya çalışan pek çok kesimin siyaset alanında da var olduğunu gözlüyoruz. 

Demokrasinin özünün, sadece çoğulculuktan değil; farklı eğilimlerin uzlaşısından mayalandığı asla unutulmamalıdır. Bu çerçevede gelişen (gelişmesini ümit ettiğimiz) toplumsal mutabakat, aynı zamanda demokrasinin kurumsallaşması ve iyi işlemesi bakımından da önemlidir. Özellikle, halkın tercihlerinin iktidara taşınmasında rol alan siyasi partilerin ve yöneticilerinin, etik değer anlayışına özel önem vermeleri, buna uygun örnek nitelikte tavır ve davranışlar sergilemeleri beklenir. Ama yerel partilerimizdeki iç çekişme ve çatışma düzeyine baktığımızda; kendi içlerinde bile anlaşamayan siyasilerin, farklı düşünce grupları veya siyasi partiler olarak anlaşmaları pek mümkün görülmüyor. En azında; kısa vadede bu yönlü bir umut ışığı olduğunu söyleyemeyiz. 

Sivil veya siyasi; örgütlerimizde uzlaşma yerine çatışma kültürünün yerleşmiş olması, sosyal ortamlara ait bir durum değildir. Genelde aile, iş veya okul ortamlarında da hiç farklı davranmıyoruz. Bu sorunumuzu uzlaşma yönünde aşmak için de, fazla bir çabamız olduğunu söylemek mümkün değil. Eğitim anlayışını, siyaset yapma modelinin bir parçası haline getirememiş örgütlerimizle, durumun daha farklı olmasını da beklemiyorum doğrusu.

Siyaset, toplumun geleceği konusunda söz sahipliğine talip olmak demektir. Sıradan işleri yerine getirebilmek için bile, uzun süreli eğitimler görmek gerektiğine göre; siyasal eğitimin de politik örgütlerin doğal bir parçası olması gerekir. Ama ne yazık ki; hem siyasi hem de siyasal örgütlerimizde “okumuş olmak”, en az sevilen özelliklerin başında gelir. Eğitim özürlü bir siyasetçiler topluluğunun yaptığı da, bugün ortaya çıkandan pek farklı olmuyor.

Getto

Getto

Gürcan Banger 

Getto, bir kentin mekânsal parçalarından birisi olarak toplum ve kent bilimcileri tarafından da kullanılan bir sözcüktür. Pek çok kavram gibi tarihsel bir geçmişi vardır. İbranice bir kökene sahip olan sözcük, geçmişte bazı Orta ve Doğu Avrupa kentlerinde Yahudilerin zorla veya gönüllü yerleştiği semt ve alanlara verilen isimdir. Tarihsel olarak bir “azınlık” yerleşimini ifade eder. Günümüzde kötü yerleşim ve yaşam koşulları olan kentsel alanları ifade etmek üzere kullanılır. 

Getto sözcüğü, Dünya’nın büyük metropellerinde yoksul zenci veya göçmenlerin (veya azınlıkların) yaşadığı düşük kaliteli kent mekânları için kullanılır. Bu bölgeler; genelde yasadışı işler yapılan, suç unsurları için bir saklanma ortamı oluşturan semtler olarak kabul edilir. Hatta kent gezi kitaplarında ziyaretçilere, bu bölgelerle ilgili özel uyarılar kaleme alınır. Gerçekten de (kent yöneticileri tarafından) bu semtlerin, “izole alanlar” olarak kent yaşamının dışında tutulmasına “özel” olarak dikkat edilir, çaba sarf edilir. 

Getto türünde semtlerin, kentin gelişimi alanı içinde kalması bazı sorunlar oluşturur. Aynen düşük kaliteli alt ve üst yapı özelliğine sahip kent mekânları gibi, gettolar da kentin bir bölümünü, diğer bölümünden ayıran bir izolasyon duvarına benzerler. Kentin akışkanlığının önüne bir set olarak dururlar. 

Tabii ki; gettonun varlığı, yaşam koşullarının ağırlığı ve yoksulluk nedeniyle bu semtlerde yaşamak zorunda kalan yurttaşların sorumluluğunda değildir. En azından, tümüyle onların sorumlu olduğunu söyleyemeyiz. Yoksulluğun (dolayısıyla gettoların) yok edilmesinde başta devlet ve yerel yönetimler olmak üzere, ulusal politika ve programların uygulanmasına ihtiyaç vardır. Kent toplumu temelinde uygulanacak mikro politikalar da bu sürece katkı koyacaktır. 

Dikkat edilmesi gereken nokta, getto öz ve içeriğine sahip semtlerin oluşmasına karşı önceden önlem almaktır. Eğer bir kent, kendi gelişim vizyonuna sahip olur ve bunu da plan ve programlarına yansıtırsa, kent yoksulluğu ile mücadele konusunda (tümüyle yeterli olmasa bile) ciddi bir adım atılmış olur. 

Bugün kullanmakta olduğumuz pek çok sözcük, ilk çıkış anlamlarından farklılığa uğramışlardır. Bazıları kısmî anlam değişimine uğrarken, bazıları çıkış kaynağından tamamen farklı bir anlama bürünmüşlerdir. Bu anlam farklılaşmasının ardında, yeni sözcük veya anlam ihtiyaçları karşısında, kullanılmakta olan sözcüklere farklı görevler yüklemesi de vardır. Getto sözcüğü de, yakın zamanlarda bu tür anlam değişikliğine uğramaya adaylardan birisi olarak görülmektedir. 

Son günlerde (başını İstanbul’un çektiği, giderek aralarında Eskişehir’in de yer almaya başladığı) bazı kentlerde “yeni türden” gettolar oluşmaya başladığı dikkatimizi çekiyor. Bunların, yukarıda sözünü ettiğim getto türünden ciddi farkları var. Bunlar; zengin yurttaşların kendilerini, kentin olağan yaşamından izole etmek için yer aldıkları yüksek kaliteli “zengin mahalleleri”. 

Zengin gettoları, genelde kentin ayrılmış bölgelerinde yapılan ve yüksek bedellerle pazarlanan villa tipi konutlardan oluşuyor. Denetimli giriş(ler)e sahip, özel güvenlik kuruluşları korunan bu alanların çevresi duvarlarla çevrilmiş olabiliyor. Yeni yapılan yeni türden gettoların servis alanları içinde, genelde yabancı firma ve markalardan oluşan alışveriş merkezleri ve rekreasyon alanları da var. Çoğu zaman yerel yönetimlerden (veya bazı kamu birimlerinden) yüksek nitelikli özel hizmetler alabiliyorlar. Çünkü getto ahalisi içinde zenginler, yüksek düzeyli bürokratlar ve yüksek ücretli yöneticiler var. Bunların da yüksek lobi gücü mevcut. Getto lobilerinin kimi zaman siyasal, etnik, kültürel veya inanç temelli cemaate dayalı özellikler gösterdiğini izleyebiliyoruz. 

Kentin akışkan olmasını gerektiğini düşünüyorum. Ulaşılabilir, erişilebilir, bölgeler arasında izolasyon duvarları olmaksızın… Gettonun her türünün kentin geleceğinde bir tehlike riski taşıdığı kanısındayım. Kentte zenginlik / yoksulluk, azınlık, aşiret, klan, mezhep, dil, bölgecilik vb türünde üzerine kurulmuş tüm gettoların toplumsal gerginliği artırmaktan başka bir sonucu olamaz. Eninde sonunda, birileri bu gerginliğin bedelini öder.

“Yeşiller ve Kırmızılar”

“Yeşiller ve Kırmızılar”

Gürcan Banger

Zamanım elverdiğince Eskişehir’de gerçekleşen sosyal ve kültürel etkinlikleri izlemeye çalışıyorum. Eskişehir nüfusunun, öğrenciler nedeniyle artmasına ve yapısal özelliklerinin değişmesine rağmen, bu tür etkinlikleri izleyen belirli bir hemşehri topluluğu var. Dolayısıyla izleyebildiğim etkinliklerin pek çoğunda mekânı dolduran kalabalığın bir bölümünü önceden tanıyor olurum. Tanımasam bile pek çoğu ile uzaktan da olsa görüşmüşlüğümüz, tanışmışlığımız vardır. 

Sanırım 2000’li yılların ortaları idi; bir arkadaşım, beni (yaklaşımları benim için biraz farklı olan) bir sivil toplum kuruluşunun bir sosyal etkinliğine davet etti. Bu faaliyet, Ahmet Özhan ve Tarihi Türk Musikisi Topluluğu’nun konseri ve sema gösterisi idi. O güne kadar söz konusu kuruluşun herhangi bir etkinliğine katılmamıştım. 

Genelde sivil kuruluşların herhangi birisine karşı önyargılı olmadığım için, o kuruluşa ait bir faaliyeti izleme konusunda da önyargılı davranmam. Ama insanların birbirlerine karşı önyargılı (hatta fanatik) olabildiklerini bildiğimden, rahatsızlık oluşturabileceğim ortamlarda bulunmaktan sakınırım. 

Sözü uzatmayayım. Yukarıda anlattığım konser ve gösteriye, etkinliğin başlamasına birkaç dakika kala katıldım. Neredeyse salonun tamamı doluydu. Girerken ve çıkarken izleyicilere dikkat etmeye çalıştım. Benim açımdan; bu etkinliğin, daha önce izlediklerinden önemli bir farkı vardı. Her zaman salonda ciddi oranda insan topluluğuna aşina olmama rağmen bu sefer tanıdığım insan sayısı hayli azdı. Tanıyorum diyebileceklerim arasında beni davet eden arkadaşım, düzenleyen kuruluşun başkanı ve bir de medyadan izlediğim Ahmet Özhan vardı. Özetle; bir salon dolusu insan vardı ve ben, sadece 3 tanesini tanıdığımı söyleyebilirdim. Bu, kendi açımdan ders çıkarılması gereken bir durumdu. 

O zamana kadar toplumla iletişimim açısından demokrat, önyargısız ve açık olmaya çalıştığımı düşünüyordum. Toplumsal değişim ve dönüşümün, katılım ve paylaşım üzerine kurulması gerektiği fikrindeydim; ki hala böyle düşünmeye devam ediyorum. Bu nedenle görüşlerimi (özellikle sosyal görüşlerimi) aktarırken, insanları başta siyasal olmak üzere fikirlerine göre kategorize etmemeyi deniyorum. Ama söz konusu kültürel etkinliğin bana verdiği mesaj şu idi: “Ne denli özen gösterirsen göster, sonuçta toplumun bir bölümüne sıkışıp kalıyorsun. Toplumun sadece bir bölümü ile ilgilenerek tamamının değiştirilip dönüştürülmesi ise mümkün değil.” 

İlginç bir ülkede, ilginç bir toplum içinde yaşıyoruz. İçinde yer aldığımız sosyal bütünlüğü oluşturan kimi farklılıklar olduğu gibi, toplumun bir bütün halinde durmasını sağlayan sosyal özellikler de var. Bakışımızı, farklılıklardan biri veya da birkaçı üzerine yoğunlaştırarak doğru sosyal ilerleme yolunu bulmamız mümkün değil. Toplumun bir kesimini, diğer kesimine düşman ederek sosyal ve ekonomik refah ve dengeyi yakalamamamız hiç mümkün değil. Gerginlikler ve düşmanlıklar üzerine kurulu politikalar, ancak bölünmelere ve dağılmalara yol açar. Toplumu oluşturan tüm unsurları anlamak ve uzlaşma kültürü çerçevesinde geleceği birlikte oluşturmak zorundayız. Bu nedenle; sosyal sorumluluk proje ve faaliyetleri içindeyseniz toplumun tamamını doğru anlamak ve buna göre davranmak zorundasınız. “Bu, bizden; şu, bizden değil” diyerek “bizimkiler ve ötekiler” ayırımı yapmamanız gerekir. 

Toplumsal geleceği oluşturmada iki ana fikir vardır. Bunlardan birincisi; farklı olanların farklılıklarını barış içinde sürdürebilme hakkıdır. İkincisi ise farklılıklarla yaşama hakkının, dağılmaya ve bölünmeye neden olmayacak bir bütünlük içinde sürdürülmesidir.

Toplumun vardığı bugünkü olumsuz noktada, birbirlerini “yeşil” ve “kırmızı” olarak itham eden kesimlerin herbirinin ayrı ayrı “sorumlu ve suçlu” olduğunu düşünüyorum. Hatta sivil toplum kuruluşu statüsüne sahip olup siyasal parti gibi davranan bazılarının sorumluluk ve kabahatinin daha fazla olduğu kanısındayım.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.