On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 6

On Yıl Önce, On Yıl Sonra – 6

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Bir toplumun bozulma riskini en yüksek yaşadığı anlar, değerlerinin çekiştirilip başka amaçlara uygun hale getirilmeye çalışıldığı dönemlerdir. 1970’li yıllardan bu yana böyle bir süreç yaşanıyor. Çok farklı güçlerin etkisiyle toplumun değerleri ve kurumları, ciddi düzeyde bozulmalar uğradı. Bu süreç, 1990’lı yıllardan sonra Batı’nın lanse ettiği tüketim toplumu anlayışı ile sürüyor.

Erozyona uğradığını düşündüğüm kurumlar arasında ailenin ve eğitim sisteminin özel bir yeri var. Şunları yazalı 10 yıldan fazla olmuş (-ki 1990’lı yılların ortalarına doğru bunları anlattığım bir konferansta dinleyici topluluktan bana katılmayanlar olmuştu): “Geleneksel aile hızla çözülüyor. Geleneksel büyük aileden çekirdek aileye geçişin, ülkemizde daha farklı süreç ve nitelikleri olduğunu görüyoruz. Ailedeki çözülme, eğitim sistemindeki çöküş ile çakışıyor. Bir kültür iletişim ortamı alarak ailenin yerini dolduramayan eğitim sistemi, yeni bir ‘kültürel boşluğun’ oluşmasına yardımcı oluyor. Özellikle gençleri etkileyen bu boşluk; medya, mafya ve sokak tarafından dolduruluyor.”

Artık gazete manşetlerine taşınmaya başlamış olan aile içi sorunlar, sokak çocuklarının sayısındaki artış ve sokakta oluşan suç oranları, sanırım o yıllardaki bu tespitimi doğruluyor. Özellikle eğitim sistemi üzerindeki yaz-boz değişimler ve eğitimin öneminin yeterince anlaşılmayıp sadece öğretim olarak algılanması, bizi bugün yaşadığımız olumsuz noktaya ulaştırdı. Okul başarısı, bir başka okula ‘terfi etmek’ için gerekli olan sınav başarısı haline dönüştü. Eğitim sistemi (özellikle bu sistemin yöneticileri), eğitimin üretim için olması gereğini çoktan unuttular.

Siyaset yanına baktığımızda; halkı kandırmaya yönelik “ÖSS kaldırılsın” sloganlarıyla ‘iş’ idare edilmeye çalışılıyor. Sanki ÖSS (veya eşdeğeri her ne varsa) kaldırıldığında her şey güllük gülistanlık olacakmış gibi… Artık bir yozlaşma kaynağı haline gelmiş eğitim sisteminin gerçek sorununun istihdam yaratamamak olduğu gözden inatla kaçırılıyor. Siyasetçiler, sadece kolay problemleri çözerek göz boyamaya devam ederken, işsizlik sorunu karşısında ağızlarını açmıyorlar.

Eğer çirkin siyasetçi, gerçek sorunları çözemezse o zaman toplumu başka gerginlik noktalarına sürüklemeye çalışır; farklı (ve çoğu zaman işe yaramaz) gündemlerle halkı meşgul etmeyi dener. Yine buna benzer ortamlarda sosyal ve ulusal çıkarlar, iç politika malzemesi olarak kullanılır, çok önemli değerler siyaset rantını elde etmek için kurban edilir. Aşırı milliyetçiliğin artan düzeylerde pompalandığı dönemler, genelde bu tür özellikler taşır. Sonuçta sosyal psikolojinin daha fazla bozulmasından başka bir sonuç elde edilmez.

Sanırım, şu yazdıklarım 1996 yılına ait olmalı: ”Etnik ve dinsel bir mozaik görüntüsü veren ülkemizde şiddet, hızla bir ifade biçimi haline dönüşüyor. Şiddetin oluşması için çoğu zaman kışkırtmalara bile gerek kalmıyor. Bu arada toplumu şizofrenik, paranoid veya histerik tepkilerden uzak tutması gereken siyasetçilerin, tam tersine hezeyan niteliğinde komplo teorilerini gerçekmiş gibi insanlara aşıladığına sık sık şahit olmaktayız. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok”, “Haçlı ruhu…”, “İç ve dış düşmanlar çevremizi sardı, hiç bu kadar olmamıştı”, “Din elden gidiyor, durum kritik” gibi karamsar, abartılı ve sağlıksız yaklaşımlar yetkili kabul edilen kişiler tarafından yazılıp söylendiğinde toplumun önemli bir bölümü toplumsal panik, histeri, depresyon ve paranoyanın nesneleri durumuna düşüp, sürü davranışları göstermektedirler.”

Başka ülkelerde başarılı olmuş şirketlerin, Türkiye’de başarısızlık nedenleri incelendiğinde; risk yönetimi konusunda zayıf ve eksikli oldukları gözlenmiş. Türkiye’nin bulunduğu bölge ve iç güçler dengesi açısından pek çok riski içerdiği ortadadır. Bu ülkede olumlu ve başarılı sonuçlar elde etmek kolay değildir. Risk yönetimi konusunda birikimli ve deneyimli olmayan bir iktidarın kalıcı başarılar elde etmesi zordur.

Ama “değişimi omuzlayacak olan malzeme budur; siyasal kalitenin tohumlarını atacağımız toprak burasıdır. Tüm zorluklara karşın kötümser (ümitsiz) olmanın gereği de yoktur.” İşin kolay olmadığı da gün gibi ortadadır.

Etik ve Eğitim

Etik ve Eğitim

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Çoğu zaman ‘etik’ sözcüğünü ahlak ile eşanlamlı olarak kullanıyoruz. Ama sözcüğün başka anlamları da var. Örneğin bir anlamıyla etik, töre bilimi demektir. Etik bilimi kapsamında topluma ait kurallar dizisini içeren bir bilim dalı olarak ele alınabilir. Etiğin bir başka anlamı ise bir mesleği oluşturan kişi veya kuruluşların uymak zorunda oldukları davranış biçimleridir. Özetle; etik kavramı ile iyi ve doğru davranmayı (ahlaklı yaşamayı) ifade etmeye çalışırız.

Etik sorunu, çok eski yıllardan beri insan düşüncesinin konusu olmuştur. İsimlerini hayal meyal hatırladığımız (ya da hiç bilmediğimiz) pek çok düşünür, bu konuda yazmış ve görüş belirtmiştir. Etik üzerine ayırt edici çalışmaları olan pek çok düşünür vardır. Diğer yandan etik, toplumların değişim ve dönüşüm süreçlerinde ilk akla gelen kavramlardan birisidir. Çünkü sosyal değişimin karmaşık görüntüsünün, toplum içinde her türlü ilişkinin temelindeki ahlakî davranış kalıplarını bozduğu ve yok ettiği düşünülür. Yine bu süreçlerde gelenek ve göreneklerde oluşan değişiklikler bu tür düşüncelere güç ve yön verir.

Günümüz Türkiye’sine baktığımızda, yukarıda söylendiği biçimde bir değişim (belki de bir dönüşüm) yaşandığı gözleniyor. Bu süreci etkileyen birkaç faktör var. Türkiye, yerel olarak kültürleri bozacak biçimde karıştıran sosyal göçün etkilerini net olarak hissediyor. Genel olarak kırdan kente göç, hem kırın sosyal davranış kalıplarını değiştirirken, diğer yandan da kentlere uygun olmayan bir kentsel davranış modelinin gelişmesine vesile oluyor. Kır ahlakı ile kent ahlakı, bir araya gelerek anlamsız ve düzeysiz yeni bir sentez oluşturuyor.

İkinci önemli faktör ise küreselleşme olarak özetlenen genel olgunun, toplumu etkilemesi olarak ortaya çıkıyor. Toplum, hızla yaşam ve tüketim alışkanlıklarını değiştiriyor. Ekonomik yeterliliğe, gelecek güvencesine ve tasarrufa önem veren bir sosyal yapı, tüketim güdümlü olma yolunda dev adımlarla ilerliyor. Bunda da başta medyanın kolaylaştırıcılığı ile olmak üzere, küresel güçlerin Türkiye üzerinde artan etkilerinin önemi var. Aşırı ve irrasyonel (akıl dışı) tüketim yönelimini, sadece Türkiye’ye mal edemeyiz. Ulus ötesi şirketler, Dünya üzerindeki tüketimi sınırsız artırarak, bir yandan kârlarını korumayı hedeflerken, diğer yandan da yandaşı oldukları ideolojik düşünce ve yönetim modelinin (kapitalizmin) sürdürülebilirliğini kolaylaştırıyorlar.

Etik kavramı, daha çok felsefî bir boyut taşır. Günlük yaşama indiğimizde, günlük ahlakı ifade etmek üzere ahlakî değerler anlamına ‘moral değerler’ kavramını kullanırız. İster etik ister moral diyelim, ahlakî değerler, bir kişisel davranış modeli oluşturacak biçimde önce ailede öğrenilir. Yukarıda anlattığım nedenlerle veya sadece bozulan gelir dağılımı nedeniyle, ailenin davranış kalıplarında da farklılıklar oluşacağına hiç kuşku yok. Özellikle medyanın fütursuz biçimde kolay ve şaşaalı yaşama özendirmesi ile önce ailelerde etik değerlerden uzaklaşarak ‘kolay kazanma’ eğilimleri filizleniyor. Bu nedenle; genç insanlar, geleneksel dönemde olduğu gibi aileden doğru kültür edinmede zorlanıyorlar. Günümüzde çekirdek ailenin yaygınlaştığı ve çocuklarla genç bireylerin, aile ortamında daha az zaman geçirdikleri düşünülürse, ailede alınan etik derslerinin (bir anlamda) sonu gelmiş gibi duruyor.

Aile içinde geçen zamanın yerini okul alıyor. Dolayısıyla bu durumda ahlakî davranışın okulda öğrenilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ama ne yazık ki, eğitim sistemimizin her seviyesinde sürüp giden bozulma, buna izin vermiyor. Okul, bazı durumlarda ahlakın öğrenildiği yer olmak yerine, ahlaksızlığın talim edildiği ortam haline dönüşüyor. Özellikle ilk ve orta seviyeli öğrenimde bu durumu netlikle gözlemeye başladık.

Bu durumda karşımıza iki seçenek çıkıyor. Bunlardan birincisi, yüksek öğrenim düzeyinde içeriği ve ağırlığı saptırılmaksızın ‘zorunlu meslek etiği’ derslerinin konmasıdır. Bu derslerin öğretmenlerinin seçiminde de çok hassas davranılması gerektiğine hiç kuşku yoktur. Sadece ders ücreti vermek için veya ‘ders boş geçmesin’ diye yapılacak öğretmen atamalarının, işi yozlaştırmaktan başka bir anlamı olmayacaktır. İkinci olarak; sivil toplum örgütlerinin (STK’ların), ‘yaşam etiği’ konularına önem ve ağırlık vermeleri gerektiği kanısındayım. STK’ların bu konuda yapacakları yaygın eğitim çalışmaları, hiç kuşkusuz kötü gidişe biraz olsun dur diyebilecektir. Bu arada danışmanlık ve eğitim hizmeti veren işletmeler için ‘yaşam okulu’ türünde projeler içinde etik eğitimi de yer alabilir. Umarım, ahlaklı yaşam elimizden daha fazla kayıp gitmeden soruna bir çözüm buluruz.

Mafya Dizilerini Yasaklayın!

Mafya Dizilerini ‘Yasaklayın’ !

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Yıllardır dikkate alınmayan bazı sosyal olayların sonuçları, kendilerini göstermeye başladı. Geçmiş bir olayda Sakarya ile Ankara arasında yaklaşık 2 günde 7 kişiyi öldürüp 2 kişiyi yaralayan katilleri yaratan sürecin nedenleri bunlardır.

Sosyal göç, 1950’li yıllarda başladı. Bunun ardından kamu arazileri talan edildi. Dünya’nın iyi bildiği, ama bizim uzun süre farkında olmadığımız gecekondu gerçeği ülkeyi sardı. Bu bölgelerde kentleri ve varılan uygarlık düzeyini geriye götüren yeni bir kültür oluştu. Siyasetçiler ve bürokratlar seyrettiler. Seyretmekle kalmadılar, koltuklarını kaybetmemek için gecekondu işgalcilerine “prim” verdiler.

Gecekondu ile başlayan kültür, yeni bir erozyon yarattı. Bu süreç içinde Cumhuriyet ile kazanılmış kimi değerler aktı, yok oldu, gitti. Bir dönem yeraltına inmiş olan karanlık tutkunları, bu sürece olanca güçleriyle destek verdiler. Bu durumu seyretmekle yetinenler arasında Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i dilinden düşürmeyenlerin de sayısı hiç az değildi.

Biz farkında değildik ama farkında olanlar vardı. Başta ABD olmak üzere pek çok gelişmiş ülke, Ortadoğu’daki çıkar düzenini sürdürmek için Türkiye’deki sosyal gelişmeleri izledi ve yönlendirdi. Toplumun değişik kesimlerini birbirlerine kırdırdılar. Bu sürece destek olanlar, alkış tutanlar oldu. Bu süreçte masum sayabileceklerimiz ise sadece olanı biteni, sessiz bir ürkeklikle seyretmekle yetindiler.

Doğal olarak bu süreçte okullar da bozuldu. Okul ve öğretmen kalitesi ciddi ölçüde düştü. İlk ve orta öğretim, bir “doldur-boşalt” oyununa döndü. Okullarımız, bırakın ülkenin ve ulusun değerlerini öğretmeyi, İstiklal Marşı’nı bile belletemez hale geldi. Eğitim sisteminin okulları, ahlakî çöküntünün inşa mekanizmaları haline dönüştü. Okul yaramazlıkları, öğrenci çeteleri halini aldı. Okul, bir görev ve sorumluluk olmaktan çıkıp “maksat muhabbet” türünden bir belgelendirme müessesesi oldu. Genç insanlar, kötü alışkanlıklardan uzak durmayı öğrenecekleri yerde, okullar bunların kitlesel olarak öğretildiği kurumlar haline dönüştü. Bugün sigaranın, içkinin, uyuşturucunun en ideal piyasası olarak görünüyor okullu genç insanların ortamları.

Hemen hemen her şehre üniversite açtık. Ama öğretim üyeleri olamadı. Laboratuarları yoktu. Bazılarının hâlâ düzgün bir kütüphanesi bile yok. Üniversite öğretmenliği sıradan bir iş haline dönüştü. Ortalık üniversite mezunu işsizlerle doldu. İşsiz insanların geleceğini güvence altına alacak sosyal ve ekonomik mekanizmaları geliştiremedik. Genç insanlar hâlâ devlete kapıkulu olma zihniyetinde; girişimcilik ve bunun için gerekli altyapı çok uzağımızda.

Ülkenin ürettiği pasta hayli küçük. Diğer yandan; bu pastadan pay almak isteyen bir sosyal güç (işsizlerin gücü), sokakta hızla büyüyor. Normal yollardan yaşanabilir bir geçim sağlamak giderek zorlaşıyor. Başta görsel medya tarafından olmak üzere lüks yaşama özendirilen işsiz ve yoksullar ordusu, normal geçim dışında daha kolay ve daha hızlı yollar bulmaya çalışıyor. Ülkede az sayıdaki zenginler ile çığ gibi büyüyen yoksullar arasında açılmaya devam eden uçurum, yoksul insanların gözünü karartıyor.

Prime time diye anılan en çok izleme saatlerinde TV kalanlarını bir gezinin. Hepsinde insanları lüks tüketime ve kolay yaşama özendiren programlar. Büyük bir bölümünde ise kolay yoldan para kazanmayı cazip gösteren mafya dizileri. Medya patronları ve yardakçıları, bunu da sadece kendi çıkarları ve cüzdan şişkinlikleri için yapıyorlar. Halk ve ülke umurlarında bile değil. Bunlar, ülkenin pazarlayamadıkları her neyi kaldıysa, yakında onu da satarlar.

Toplumu; ahlâksızlığa, kara para kazanmaya, şiddet yoluyla güç elde etmeye yönelten her ne varsa, bunun kalkanı demokrasi olamaz, olmamalıdır. Yaş ortalaması hayli düşük olan toplumun, devletin sosyal koruma şemsiyesine ihtiyacı vardır. Bu satırları okuyan siz; her kimseniz ve her ne kadar gücünüz varsa, toplumu bu “mafya sevici” medyadan kurtarın! Kurtaralım. Bunun sonu iyi görünmüyor.

Bir Zamanlar Eskişehir ve Eğitim

Bir Zamanlar Eskişehir ve Eğitim

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş

Eskişehir ile ilgili olarak övündüğümüz özelliklerin başında yüksek okullaşma oranı ile iki üniversitenin varlığı gelir. Önümüzdeki yıllarda kentteki üniversite sayısı ile birlikte diğer öğretim düzeylerinde nitel ve nicel artış bekleniyor. Bu yönüyle Eskişehir, başka özelliklerinin yanında bir ‘eğitim kenti’ olarak da gelişiyor. 

Porsuk Çayı ve termal su kaynağı ile Eskişehir, her zaman ilgi gören bir yer oldu. Ama 1800’lü yılların son çeyreğine kadar büyük bir yerleşim değildi. 19’uncu yüzyılın sonlarına kadar Konya ya da Bursa kentlerinin gelişkinliğine erişemedi. Osmanlı’nın kuruluş döneminde Eskişehir bir sancak merkezi idi. Osmanlı’da sancaklar vilayetleri oluşturur ve kazalara ayrılırdı. Birden fazla ili bünyesinde bulunduran yapılara ise eyalet adı verilirdi. Tanzimat’ın ilanından sonra Anadolu Eyaleti’nin kaldırılması ile Eskişehir, Hüdâvendigâr Eyaleti’nin Kütahya Sancağı’na bağlı bir kaza haline dönüştü. Bu durum, Eskişehir’in kuruluş döneminden Tanzimat’a kadar nasıl (ağır aksak ve ilgi görmeyen) bir ekonomik ve sosyal gelişme gösterdiğinin işaretidir. 

Eskişehir’in gelişimine eğitim açısından baktığımızda; Osmanlı’nın kuruluşundan Tanzimat’a kadar olan döneminde Anadolu’nun başka yerlerine oranla hayli gerilerde kaldığını görürüz. 1869’da yürürlüğe konan Maarif Nizamnamesi, Osmanlı’da eğitim açılımının başlangıcı sayılır. Özellikle 19’uncu yüzyılda Balkanlar, Kafkaslar ve Kırım’dan gelen göçlerle Batı tarzında eğitim veren kurumların sayısında bir artış görülür. 

Sıklıkla belirttiğim gibi; Anadolu Demiryolu’nun yapımı ve Eskişehir’den geçmesi kentte önemli değişikliklere neden olur. Bu hattın yapımında Fransız, İtalyan ve İsviçreli mühendis ve işçilerin bulunması, yabancılar için bir okulun açılmasını sağlar. 1891 yılında (muhtemelen misyonerlik çalışmaları için) Eskişehir’e yerleşen Saint Augustin de I’Assomption rahipleri bir okul açarlar.

Osmanlı tarihi, büyük ölçüde saray tarihidir. Bu nedenle Anadolu hakkındaki bilgilerin ciddi bölümünü (çoğunlu yabancı olan) seyyahların yazdıklarından öğreniriz. Sözünü ettiğim bu okul hakkında da birkaç seyahatname dışında fazlaca bilgi yoktur. Bir bölüm bilgi de salname adı verilen yerel / bölgesel resmî yıllıklardan elde edilebilir. Gene Eskişehir ve civarında Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin açtıkları okullar, bunların müfredatı, eğitimin niteliği ve ders verenlerin kimlikleri hakkında yeterli bilgiye ulaşmak zordur. 

Tanin Gazetesi yazarı Ahmet Şerif, 1900’lü yılların başlarında Anadolu’ya yaptığı seyahatlerde bu toprakların gerçeğini ortaya koyar. Yazılarında çözümün eğitimden geçtiğini belirtir. Bu geziler sırasında ziyaret ettiği eğitim kurumlarından birisi de Eskişehir’de 1909’da Ermeni vatandaşların açtığı okuldur. Hükümet yardımı olmaksızın Ermeniler tarafından açılan okulun başarılı durumu Ahmet Şerif’in dikkatini çeker ve yazılarına konu olur.

Ahmet Şerif’in daha sonra ziyaret ettiği Numune-i Terakki isimli ilkokuldaki izlenimleri de anlamlıdır. Bir hayırsever tarafından bağışlanan konakta kurulan okuldaki eğitimi (kıyaslamalı olarak) beğenmediğini ifade eder. 

Eskişehir’in geçmişini çok fazla seyahatnamede bulmak mümkün değil. 1554’te Busbecq, 18’inci yüzyılda Paul Lucas, gene 18’inci yüzyılda Piton de Tournefort Eskişehir’de söz ederler. 19’uncu yüzyılın başlarında Charles Texier, 1864’te Perrot, 1882’de Humann ve Puchstein, Eskişehir ve civarına seyahat yapan gezginlerdir. 1893’te Georges Radet ve 1894’te Vital Cuinet Eskişehir’de söz ederler. Bunlara Körte, Amsverdh, Tchihatcheff, Heimmer ve Naumann gibi başka isimleri de ekleyebilirim. Ama genelde Eskişehir’in ekonomik, sosyal ve eğitsel yaşamının ayrıntılarını bulmak pek mümkün olmaz. 

Eskişehir eğitim alanındaki atılımını Cumhuriyet ile birlikte yapar. 1935 yılında Türkiye’nin eğitimli insan ortalaması yüzde 17 iken bu oran Eskişehir’de yüzde 29’a ulaşmıştır. 

Eskişehir’in eğitim tarihinin diğer detaylarına bir başka yazıda değinme dileğiyle bir tespitimi ileterek bitirmek isterim. Bugün (Türkiye şartlarına oranla) Eskişehir, eğitimli bir nüfusa sahiptir. Ama çağın gereklerini yerine getirmek için mevcut eğitim düzeyi ve kalitesi yeterli değildir. Kent sanayisindeki gözlemlerim bu durumu net olarak ortaya koyuyor. Bu nedenle Eskişehir’in eğitim içeriği, çeşitliliği ve kalitesi konusunda yeni atılımlara ihtiyacı var.

Cehaletin Cesareti

Cehaletin Cesareti

Gürcan Banger 

Televizyon kanallarında değişik türden yarışmalar var. Bunlardan bazıları, bilgi sorularını cevaplamaya yönelik… İlgi gören programlardan en az birisini pek çoğumuz, en az birkaç kez izlemişizdir. 

Gören göz, duyan kulak için televizyon programları toplumun aynası oldu. Yukarıda sözünü ettiğim program için de aynı savı tekrar edebilirim. Yarışmanın para ödüllü olması, insanları bu tür yarışmalara katılmaya teşvik ediyor. Ama bu teşvik, bir bilgi gösterisi olmaktan daha çok, kişisel ekonomik durumu iyileştirme ortamı olarak algılanıyor. Bu nedenle insanlar bilgi düzeylerine bakmaksızın bu tür ortamların taliplisi oluyorlar. Hatta yarışma sırasında ihtiyaç duyulan para miktarı konusunda yarışmacı ile sunucu arasında adı konmamış pazarlık yapıldığına bile tanık oluyoruz. Sanırım; bu tür para ödüllü yarışmalar, ülkede ekonomik zorlukların hangi noktalara ulaştığının göstergelerinden birisi. 

Para ödüllü bilgi yarışmalarının sergilediği gerçekler, sadece ekonomik durum ile ilgili değil; aynı zamanda ülkemizde eğitim ve öğretimin içler acısı halini de ortaya koyuyor. Sıradan bir coğrafya sorusunu bilemeyen coğrafya öğretmenini, güncel sinemayı bile izlemediği anlaşılan mezun olma aşamasındaki iletişim öğrencisini, genel kültürle bilinebilecek sağlık sorusunu bilemeyen bir doktoru anlamak (anlayışla karşılamak) mümkün değil. 

Eskiden teknik alanda eğitim görmüşlerin sosyal konuları bilmemesine veya sosyal alanda diploma sahibi bir kişinin teknik konulara uzak olmasına hafif yollu alayla bakılırdı. Şimdi ise kişiler, kendi meslek ve diploma alanlarından bile bir hayli uzak. Burada bilimin ve teknolojinin son derece gelişmiş olması durumuna sığınamayız. Dünya üzerinde bilimsel bilgi miktarı hızla artarken, bireylerin bilgilerini artırmak için gerekli mekanizmalar da aynı hızda gelişiyor. Demek ki; biz, ya bilgiyi talep etmiyoruz ya da bilgiyi edinmek için gerekli araçları başka amaçlarla kullanıyoruz. Sanırım; bu iki seçeneğin ikisi de doğru. 

Okullarımızın, üniversitelerimizin bilgi ve bilim üretim merkezleri olmadıkları, fakat birer öğretim kurumu haline dönüştükleri hepimizin malumu. Öğretim üyesi başına düşen bilimsel bildiri oranlarına baktığımızda bunu kolayca gözlüyoruz. Yine öğretim üyelerinin ekonomi, sanayi, ticaret ve kültürel yaşam alanlarındaki süreçlere katılımlarına baktığımızda bir kez daha hayal kırıklığına uğruyoruz. Öğrenciler ise büyük hızla diplomayı alıp eğitim ve öğretim alanından uzaklaşmak istiyorlar. Okul yaşamı, insanları eğitimin sürekliliğine ikna edemiyor. 

Diğer yandan; gerek bilişim gerekse iletişim alanında sağlanan ilerlemeleri ne amaçlarla kullandığımızı hepimiz biliyoruz. Ülkemiz, bir Internet’te sohbet (chat) programı olan MSN Messenger’ın en yaygın kullanıldığı ülkeler listesinde ilk sıralarda yer alıyor. Geçmişte telsiz kullanımındaki seviyesiz furyayı da hatırlayanlarımız olacaktır. Televizyon yayınlarındaki çoğu zaman etik dışı, genelde popüler tüketim kültürüne yönelik programları hatırlatmama gerek bile yok. Böyle bir ortamda kim, neden bilimsel bilgiyi tercih etsin ve ona yönelsin ki… 

Kentlerimizdeki mekânsal kullanım ve yeni tüketim profili de insanları sıradanlaştırıyor. Bireysel kültürün, insanları farklılaştırması ortadan kalkarken; popüler kültür ile yetinen, seri üretim robotlar gibi birbirine benzeyen, yeni bir kuşak yetişiyor. Neredeyse tümünde aynı cehalet ve aynı fütursuz cesaret var. Buna “cehaletin cesareti” demek yanlış olmaz. Nereye baksanız, örneklerini görüyorsunuz. Geleceği kaybediyoruz; ama sanki umurumuzda bile değil.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.