Geleceği Yaşamak

Geleceği Yaşamak

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Geçmişin savaşlarına ve büyük çatışmalarına baktığımızda; bunların pek çoğunun toprak, su, yeraltındaki madenler veya petrol gibi kaynakların paylaşımı üzerine olduğunu görürüz. Diğer yandan hava ve su da dâhil olmak üzere dünyanın insan yaşamına temel olan zenginliklerinin hızla yok olduğunu izliyoruz. Hayvan ve bitki türleri azalıyor. Küresel ısınma nedeni ile dünya iklimi değişiyor. Tatlı su kaynakları an be an yok oluyor. Toprak, verimlilik niteliğini yitiriyor. Öte yandan dünya nüfusu ise tüm önlemlere karşın büyük bir hızla artmaya devam ediyor. 2050 yılında dünyadaki nüfusun 9 milyar kişiye ulaşacağı öngörülüyor. Teknolojik gelişmeleri de dikkate alsak, önümüzde yaşam koşulları açısından belirsiz bir gelecek olduğu anlaşılıyor.

Dünyayı küresel olarak göz attığımızda, ilginç bir biçimde her geçen yıl dünya ekonomisinin daha çok tüketmek üzerine kurgulandığını görüyoruz. Bir yandan dünya kaynaklarının yok olduğunu dehşetle izlerken, diğer yandan daha fazla tüketmek için teşvik etmeye ve edilmeye devam ediyoruz. Hızla kıtlaşan kaynaklar, önümüzdeki dönemde bu kaynaklara sahip olma yolunda gerginliğin daha fazla artacağı yolunda ipuçları veriyor.

Ağırlaşan koşullara rağmen her toplumun kendi sürdürülebilirliğini sağlamak üzere dünya kaynaklarına sahip olmak istemesi beklenen bir tutumdur. Dünyadaki savaşların arka planına bakıldığında; toplumların, ellerindeki kaynaklar kendilerine yetmediğinde başkalarınınkini ele geçirmek üzere savaşlar üretmiş olduğunu kavrarız. Bugün Ortadoğu’da yaşadığımız çok sayıdaki çatışmanın arkasında da büyük devletlerin çıkarları bulunmaktadır.

Dünya kaynaklarını kullanmanın bilinen belli başlı iki yolu var. Ya barış içinde olağan ekonomi koşulları altında ticaret temelli adil bir paylaşım olacak ya da kaynakların mülkiyeti konusundaki beklentiler savaşarak ‘çözülecek’. Bugün hâlâ çözümün çatışmalar yoluyla olmasının tercih edildiği anlaşılıyor. Başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeler, dünyanın pek çok noktasında etnik, kültürel, dinsel ve sosyal çatışmaları körükleyerek buralarda güç ve egemenlik elde etmeye çalışıyorlar. Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de izlediğimiz kanlı savaşın arka planı budur.

Bugünkü dünya durumu içinde küresel barışın sağlanması, kendiliğinden olabilecek bir gelişme değildir. Diğer yandan dünyada uzlaşmayı sağlamak için kurulmuş olan Birleşmiş Milletler gibi küresel örgütler de çağa uygunluklarını kaybetmiş gibi durmaktalar. İkinci Dünya Savaşı sonrasının küresel örgütleri bugünkü sorunları çözmek için yeterli olmuyor. Reel sosyalist sistemin çöküşünden sonra dünyada oluşan tek kutupluluk, andığım bu örgütlerin işleyişinde tek yanlılık oluşmasına vesile oldu. Dünyada güçler dengesinin mevcut olduğu daha olumlu bir durumda, yaşamakta olduğumuz kanlı savaşlar dönemini farklı bir biçimde geçirebilirdik.

Ne yazık ki; her geçen gün çıkarlara dayalı bir yaşam modeline ivmelenerek savruluyoruz. Bu durum, yalnız küresel düzeyde gerçekleşmiyor. ‘Daha fazla tüketim’ anlayışına dayalı bireysel ve sosyal yaşam, ülke içinde de çatışmaların üst düzeylere tırmanmasına neden oluyor. Sosyal ve kolektif olanı, büyük bir hızla yitiriyoruz. Sosyalliğin ve kolektivitenin, bir arada barış içinde yaşamakla çok yakından ilgisi var. Ortak değerler ve ilkeler yok oldukça, bireysel kurtuluş yollarını arama ve bu konuda her şeyi mubah sayma, daha yaygın bir anlayış haline geliyor. Hedefinde sadece kendini kurtarma anlayışı olan bir bireyin ve bu tür bireylerden oluşan bir toplumun küresel gerçeği kavramasını beklemek de hayal olur.

Dünya Müslümanları, Ramazan Bayramı’nı yenice yaşadı. Kimisi kan ve acı içinde, bazısı yokluk ve yoksulluk çekiyor, ciddi bir bölümü ise dünyada bir oyun oynandığının ve kendilerinin de bu oyunun figüranları olduğunun farkında bile değil.

Dünyanın Farkında Olmak

Dünyanın Farkında Olmak

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Artık iyi biliyoruz ki; dünyayı her geçen gün biraz daha yitiriyoruz. Çevre kirliliği, doğal kaynakların akıl dışı ve ahlaksız kullanımı konusunda uyarı haykırışlarının hala ciddiye alınmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu haykırışları kavramayanlar yanında bunların bir takım entelektüel insanların eğlencesi sananlar hala çoğunluğu oluşturuyor. Ama bir gerçek var ki, gün be gün Dünya’da yaşam elden gidiyor. Aynen zamanı yitirmek gibi, doğal Dünya’yı yitirdiğimiz noktada da geriye dönüş olmayacak. Dönüşü olmayan yol bu.

Hem yaşamsal dengelerin korunması, hem de insanların yaşam sürekliliğinin sağlanması için ciddiyetle dikkate alınması gerekenler var. Öncelikle su ve toprak zenginliğinin korunması, yakın ve uzak ihtiyaçları karşılamak üzere akılcı kullanılması gerekmektedir. Bugünkü çılgın, sorumsuz, başıboş ve akıldışı kullanım düzeyinde ısrar edilirse Dünya nüfusu çok yakında içecek su, yiyecek gıda bulamamak tehdidi ile gelebilir.

Dünya diye söz edince, bunu sanki bize uzak bir gerçekmiş gibi algılıyoruz çoğu zaman. Dünya kavramının içinde Türkiye’nin, toplumumuzun ve kendimizin olduğunu kavramakta zorluk çekiyoruz. Giderek yitirilen tarım topraklarının, yok olan tatlı su kaynaklarının bir tehditler manzumesi olarak ne denli yakınımızda olduğunu fark edemiyoruz. Eriyen buzullar dediğimizde Kutuplar Bölgelerinin bize çok uzak olduğunu düşünüp bize olan olumsuz etkilerini doğru kavrayamıyoruz. Muhtemelen eğitim sistemimiz, yazılı ve görsel basınımız bu yakın gerçekleri bize yeterince aktaramıyor.

Örneğin çevre kirlenmesi nedeniyle eriyen buzulların denizlerin yükselmesine neden olacağını günlük haberlerde dinleyip okuyoruz. Ama yükselen denizlerin her an daha çok, karadaki tatlı su kaynaklarına sızarak bunları kirleteceğini aklımıza getirmiyoruz. Bilim insanların gelecekte beklediği gelişme bu. Önümüzdeki dönemde denizlerin yükselmesiyle yerüstü suları ve yeraltı suları, (alltan ve üstten) karalara ilerleyen tuzlu sularla kirlenecek; toprak zenginliğimiz ve tatlı su kaynaklarımız tuzlanmaya uğrayacak. Özetle; içme suyunun, bugün petrolün olduğu gibi varilinin yüksek bedellerle satıldığı günlere doğru adım adım ilerliyoruz.

Eskişehir ili olarak denize kıyımız olmaması durumu değiştirmiyor. Eskişehir’de Porsuk ve Sakarya başta olmak üzere akarsulardan, yeraltı zemin suyundan ve yeraltı termal sulardan oluşan çok karmaşık bir su sistemimiz var. Bu su kaynaklarından herhangi birinde oluşan kirlenme, bileşik kaplar sistemi gibi diğerlerini de etkiliyor. Bu tespit, bilimsel çalışmalarla da doğrulanmış halde. İlimizin tüm yüzeyinde yerüstü ve yeraltı sularının düzenli olarak incelenmesi ve gerekli önlemlerin alınması gerekiyor.

Eskişehir’de veya çevre başka illerde yaratılan akarsu kirlenmelerinin, doğrudan içme ve kullanma sularımıza olumsuz etkiler yaptığını unutmamamız gerekir. Ülkemizin olduğu gibi ilimizin de kendi koşullarına uygun bir “Su Master Planı” hazırlaması ve bu planın uygulanmasına ilişkin finans ve insan kaynağı ayırması gerekir. Eğer gerekli önlemleri almak için bir “su felaketi” yaşamayı beklersek, geldiğimiz o noktada çok gecikmiş olabiliriz.

Dünya’da kuraklaşma sürecinin giderek hızlandığını, ülkemizin de bundan “nasibini” aldığını biliyoruz. Bu sürecin karşısında erozyon denetimi, suyun toprakta tutulması, su ve toprak master planlarına özgü tarım politikaları geliştirilip uygulanması zorunludur.

Adım adım dünyayı yitirmekte olduğumuz süreçte bu ciddi konuyu hatırlatmayı bir insanlık görevi kabul ediyorum. İnsanlığı, tüketim toplumu çılgınlığı ile götürebileceğimiz fazla yol ve zaman kalmadı.

Yeni Yönelimler

Yeni Yönelimler

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Bugünün iş dünyasında ayakta kalabilmek ve ekonomik büyümeyi sürdürebilmek için, yaşamı etkileyen yeni yönelimleri doğru kavramak gerekiyor. Özellikle 20’inci yüzyılın ikinci yarısındaki önemli teknolojik ilerlemeler, insan yaşamını ve buna bağlı olarak iş dünyasını geri dönülmez biçimde etkiledi. İş yaşamında başarılı olmak için bu yönelimlere uygun stratejiler geliştirmek gerekiyor.

İşletmelerimize göz attığımızda; belli büyüklüğe ulaşmış pek azı dışında hâlâ geleneksel yaklaşınların geçerli olduğunu gözlüyoruz. Hâlbuki bugünün iş ortamında öncelikle işletmelerin kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor. İlk elde de sağlam bir belge düzenine geçmeleri zorunlu. İşletmenin değişim yörüngesine girmesi için, öncelikle kendisine “Biz ne yapıyoruz? Bunu neden yapıyoruz?” gibi sorular sormaya başlamasında yarar var.

Dünkü yazımda sözünü ettiğim gibi; bugünün iş dünyasının ilk özellikleri arasında, rakiplerin hızla çoğalması başta geliyor. Ülke sınırlarının ekonomi açısından belirsizleşmesi, sadece ulusal rakiplerin değil; uluslararası rakiplerin de işletmenin pazarında yer almasına neden oldu. Dolayısıyla rakiplerin tutum ve davranışlarını doğru kavrayan rakip analizi çalışmalarına özel önem vermek gerekiyor. Rakibi dikkate almayan işletme politikalarının artık başarılı olma şansı az. Bugün bir işletmenin ne fiyatı, ne de kaliteyi kendi başına belirlemesi ve pazarı buna göre oluşturması mümkün değil.

Bilgisayar alanındaki ilk gelişmelerle birlikte; işletmeler, bazı işlemlerini bilişim ortamına aktardılar. Elde yapılan kayıt kuyut işleri bilgisayar ortamında yapılır oldu. Uzunca bir süre bilgisayar, daktilo olarak görev yaptı. Bilişim alanındaki gelişmelere iletişim sektöründeki ilerlemeler eklenince ekonomik sınırların belirsizleşmesi hızlandı. İlk önceleri bazı meraklı insanların hobisi olan Internet, bugün bilgi paylaşılan en yaygın ortamlardan birisi haline dönüştü. Diğer yandan bilgisayar araçlarındaki yaygınlaşma ve ucuzlama eğilimi, her anlamdaki yayın işlerinin de daha yaygın hale gelmesini sağladı. Bilgisayarın insanın iş yaşamındaki egemenliği kaçınılmaz bir hal aldı.

Bilişim ve iletişimin bizi getirdiği nokta da, iş sırları da giderek azaldı; sırlar yaygın olarak öğrenildi. İş görme teknikleri ile ürün ve hizmet özellikleri, büyük bir hızla herkes tarafından bilinir hale geldi. Böylece her ürün veya hizmet, Dünya’nın değişik bölgelerinde başka kişi ve kuruluşlar tarafından üretilmeye başlandı. Bu arada bazı (görece daha az gelişmiş) ülkelerde işçilik ücretlerinin ucuz olması, gelişmiş ülkelerin (kısıtlı da olsa) teknolojik bilgi birikimlerini buralara aktararak maliyet düşürme girişimlerine yol açtı. Akılllı yerel işletmeler, başta fasoncu olarak başladıkları işlerde, kendi ürün ve markalarını üretme sürecine girdiler. Özetle; ucuz işgücünün cazibesi de bazı iş sırlarının açığa çıkmasını hızlandıran güdülerden birisi olarak gündeme geldi.

Burada çok doğru kavranmayan, önemli bir noktaya işaret etmek istiyorum. Ürün ve hizmet üretmek, buzdağının suyun üstünde görünen kısmına benzer. Gelişmiş ülkelerden edinilen ürün üretme teknikleri, yeni teknoloji ve iş yapma modeli üretmeye dönmedikçe; söz konusu işletme, bir noktada tıkanıp kalacaktır. Dışarıdan alınan iş yapma modelinin arkasından, bir yenilik üretme dönemi gelmek zorundadır. Bu da, işletmelerin ar-ge’ye ve teknoloji geliştirmeye verecekleri önemle sağlanır. Kendi alanında ar-ge yapmayan bir işletme, eninde sonunda pazarını iç veya dış rakiplere kaptıracaktır.

Var olan üretim teknolojilerini, işi ucuzlatmak için Doğu’ya aktaran gelişmiş ülkeler bugün yeni bir soru ile karşı karşıyalar. Kendi ekonomilerini biteviye büyütmek için ar-ge ve teknoloji geliştime konusuna yatırım yapan gelişmiş ekonomilere, artık bu masraflar ağır gelmektedir. Yeni araştırma merkezleri kurmak ve bu merkezlerde iyi eğitimli ve yüksek kaliteli insan gücü bulundurmak, ücretlerin zirve yaptığı ülkeler açısından dayanılmaz ağırlıkta yükler oluşturmaya başlamıştır. Bu nedenle; dün üretimi fason olarak az gelişmiş ülkelere kaydıran büyük ekonomiler, bugün ar-ge çalışmalarını, ucuz nitelikli iş ve beyin gücünden off-shore (ülke dışı) olarak yapmak için yeni planlar içine girmişlerdir.

Gelişmiş ekonomilerde oluşan bu yeni durumdan yararlanmak için, off-shore nitelikli ar-ge merkezleri olabilecek ülkelerin, bu yükü alabilecek uygun hazırlıkta olmaları gereğine hiç kuşku yok. Değişik destekçi kuruluş ve fonların Türkiye konusundaki ilgilerinin altındaki güdülerden birisi budur. Bu sürecin Türkiye’ye olan etkilerini önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.