Yaşam, Çevre ve Bookchin

Yaşam, Çevre ve Bookchin

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Bazı yazılarımda tüketim çılgınlığı ve bağımlılığından söz ediyorum. Dünya ekonomik sisteminin daha fazla üretmek ve daha çok tüketmek üzerine kurulu yaklaşımının, Dünya sivil toplum hareketinin bir kesimi tarafından ‘sade yaşam’ veya ‘gönüllü sadelik’ türünde tepkilerle karşılandığını anlattım.

Gerek Batı’ya gerekse Doğu’ya bakıldığında; günümüzde ‘sade yaşam’ hareketinin çevreci bir yanı da olmakla birlikte, kimi dinî hareketlerle bağlantılandırıldığı veya bir din olarak algılanma eğiliminin geliştiği görülür. Tabii ki; tüketim çılgınlığına karşı duruşu, sadece dinin siyasallaştırılması ile açıklamak, bu sivil harekete haksızlık olur. Esasen sade yaşamı ve buna bağlı olarak insanın yaşadığı ortamın korunmasını dillendiren farklı görüşlerde olan kişiler de var.

Dünkü yazımda söz etmekle birlikte; siyaset felsefecisi ve yazar Murray Bookchin’in ‘gönüllü sadelik’ konusundaki görüşlerine yer verememiştim. Bilindiği gibi; canlıların birbirleri ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalına ‘ekoloji’ adı verilir. 1921-2006 diliminde yaşamış olan Murray Bookchin, toplumsal ekoloji hareketinin oluşmasında kuruculuk görevini yerine getirmiş ve Dünya Yeşil Hareketi’ne fikrî öncülük yapmış önemli bir düşünürdür. Türkçe’ye de çevrilerek basılmış çok sayıda siyaset, felsefe, tarih ve kentleşme konularında kitapları mevcuttur.

‘Gönüllü sadelik’ veya ‘sade yaşam’, bireylerin “Daha fazla tüketmek daha iyidir” gibi bir tutumla kaynaklarını tüketime harcamaları fikrinden bilinçli olarak vazgeçmelerini esas alan bir yaşam tarzıdır. Murray Bookchin, 2001 yılında kendisi ile yapılan bir röportajda “Gönüllü sadelik kavramı konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusunu şöyle cevaplandırıyor:

“Kendimizi bir yığın malla doldurarak ve yaşamımızı nasıl her şeyden daha fazla elde edebileceğimizi düşünerek harcamamalıyız. Ama gönüllü sadelik, genellikle zımnî (kapalı biçimde) bir yoksulluk yaşamından kaynaklanan bir din yaratmaktadır: ‘Ne kadar az ihtiyaç duyarsak, o kadar iyi’ gibi bir şey söylemekte. Bu, safça bir ifadedir. İhtiyaçlarımız ne kadar kültürlü (yetişmiş) ve rasyonel (akılcı) olursa, biz de o kadar iyiyizdir; aslında daha insaniyizdir. ‘Kültürlü (yetişmiş)’ ve ‘rasyonel (akılcı)’ ile kastedilenin ne anlama geldiği üzerine uzunca konuşabiliriz; ama önemli olan nokta, ihtiyaçların geliştiği ve evrimleştiğidir. Ben, bir rahip olarak değil; bilgili ve kültürlü (yetişmiş) bir insan olarak yaşamak istiyorum. Ve bugün kitaplar, müzik kayıtları, nitelikli gıda, uygun giyim ve benzeri pek çok ihtiyacın karşılanması gerekiyor. Ben, yoksulluk içinde, güvenli bir ev olmadan yaşamanın ne olduğunu bilirim. 1930’larda New York bir balo salonu değildi ve ‘gönüllü sadelik’ adı altında yetmiş yıl öncesinin teknolojileri ile yaşamayı tercih edenler karşısında hayrete düşüyorum.”

ABD’de Toplumsal Ekoloji Enstitüsü tarafından yayınlanan Toplumsal Ekoloji isimli derginin Mart 2001 sayısına verdiği bu röportajda Bookchin, teknoloji ve üretim konusunda (özetlediğim) şu görüşlerini paylaşıyor:

“Gerçek, farklı bir toplumsal düzende teknolojileri kullanmamız gerektiğidir. Zamanımızda teknolojinin en aşırı zararı yaratacak biçimde kullanılabileceği açıktır. Ama aynı zamanda en büyük yararı sağlayacak biçimlerde kullanılması da mümkündür. Daha fazla orman, açık alan ve vahşi yaşam yaratsak dahi; bunların bozulmamasını (yok olmamasını) sağlamak için teknolojiye ihtiyacımız olacak.”

“Gerçek sorun, bizzat teknolojinin kendisi değildir. Karşı karşıya olduğumuz temel soru, hangi standartlarla ve hangi amaçlarla teknolojiyi kullanacağımızdır. Teknoloji, bugün insanların yaşmalarını iyileştirmek için değil, temel olarak para kazanmak için kullanılmaktadır. Bu ülkedeki herkes biliyor ki; şirketler, daha fazla kâr yapmak için daha ucuz ve uygun olmayan mallar üretiyorlar.”

Tüketim çılgınlığı ve bağımlılığı konusunda birkaç gündür sürdürdüğüm yazı dizisini Bookchin’den özetlediğim son bir alıntı ile bitireyim: “Kafa karıştırıcı bir zamanda yaşıyoruz. Kimi zaman insanlar, karmaşık ve zor sorulara kolay cevaplar ararlar. Eğer bir makine (ya da bir aksam) kötü işliyorsa, para kazanmak için rekabet eden şirketler yerine teknolojiyi suçlamayı yeğlerler. Düşünceleri yönlendiren medya organları yerine insan davranışlarını suçlarlar. Ya da çözüm için eski fundemantalist – ortodoks ideolojilere geri dönülmesini söylemeyi çok daha kolay bulurlar.”

Bilgisayar ve Geri Dönüşüm

Bilgisayar ve Geri Dönüşüm

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Kişisel bilgisayarlar ilk kez Türkiye pazarına çıktığında, sık sorulan sorulardan birisi, ülkenin bir ‘bilgisayar çöplüğüne’ dönüp dönmeyeceği yönünde idi. Bu soru, esas olarak (o zamana kadar olduğu üzere) Batılı ülkeler tarafından demode ürünlerin Türkiye’ye akıp akmayacağını sorguluyordu. Kalitesiz Uzakdoğu mallarını bir yana koyarsak, artık hiç kimse, çağdaş teknolojiyi takip ettiğimizden kuşku duymuyor. Ama aynı soru, bir başka anlamda hâlâ geçerli olmaya devam ediyor: “Türkiye, bir bilgisayar çöplüğü olacak mı?”

Bu sıralar yaygın olarak tercih edilen dizüstü bilgisayarların ekonomik ömrü yaklaşık 3 yıl ile sınırlı. Bilgisayar kullanımını önemseyen hiç kimse, 3 yıllıktan daha eski bir bilgisayara elini sürmek istemiyor. Cep telefonlarının kullanım ömrü ise yaklaşık 24 ay. Tabii ki; daha uzun süreli kullanıcılar vardır ama yaklaşık 2 yılda bir telefon değiştirir olduk. Evde veya işte çevrenize şöyle bir göz attığınızda, eskidiğinde kullanmak istemeyeceğiniz pek çok elektronik aygıt bulunduğunu göreceksiniz: Bilgisayarlar, yazıcılar, tarayıcılar, müzik setleri, telefonlar, şarj aletleri ve daha onlarcası…

Kullanırken büyük bir hazla tuşladığımız bilgisayarın, ömrünü tamamladığında bir atık olarak zehirli kimyasallar, kansorejenler ve ağır metaller içeren tehlike deposu haline döndüğünü aklımıza getirmiyoruz. Fabrikaların kimyasal atıklarının, tükenmiş pillerin veya aşırı kimyasal gübre / ilaç kullanımının çevreye ve insana zararları konusunda hayli bilgilendik. Ama elektronik aygıtların, olağan bir çöp gibi muamele görmemesi gerektiği konusunda yeterince bilgi sahibi değiliz.

Batılı ülkeler, bilgisayar atıkları konusunda bilinen yaklaşımlarını yıllar boyu uyguladılar. Tonlarca atık elektronik malzeme, az gelişmiş ülkelere ‘ihraç (!)’ edildi. Geri dönüşüm adı altında yapılan bu ihracatın en önemli kısmı, 2000’li yıllara kadar Çin’e gitti. Bugün elektronik atıkların yarattığı tehlike konusunda tüm dünyada ciddi bilgilenme ve önlem alma süreci devam ediyor.

Günümüzde gelişmiş Batılı ülkelerde bilgisayar atıklarının geri dönüştürülmesi için kurulmuş şirketler var. Bazı markalar, bu faaliyetleri kendi organizasyonları olarak düzenlemişler. Batıda gözlediğimiz bilinçlenme sürecinin, henüz Türkiye’de yeterli yaygınlıkta yaşanmadığını biliyoruz. Özel sektörün tek tük uygulamaları ile az sayıdaki sivil toplum kuruluşunun çalışması dışında göze çarpan bir gelişme yok. Vatandaşlar olarak bilgisayar atığını, hurdacıya satılacak ve üç beş kuruş para kazanılacak eskimiş malzeme olarak görmeye devam ediyoruz.

Bu sözlerimden, elektronik atıklarla ilgili olumsuz düşünceler geliştirilmemelidir. Atık elektronik ürünler, geriye dönüşüm imkânı olan metal, cam ve plastik malzemeler içerirler. Bu nedenle bu parçaların geri dönüşüm süreçleri ile yeniden kullanılması mümkündür.

Konuyu toparlayayım. Dünyanın her ülkesinde elektronik aletlerin ve bilgisayarların kullanımın yaygınlaşması ile birlikte elektronik atık miktarı ve çeşitliliği de artmaktadır. İstatistiklere göre bugün toplam atık miktarının yüzde 1’i olan elektronik çöpün, önümüzdeki 5 yıl içinde iki katına çıkacağı tahmin edilmektedir.

Elektronik atıklarla ilgili olarak bilmemiz gereken iki nokta var. Birincisi; bu atıklar; kurşun, cıva, kadmiyum, krom, brom, fosfor, baryum, berilyum gibi zehirli olabilecek maddeler içeriyor. Bu nedenle doğaya atılmamaları gerekiyor. Diğer yandan elektronik atıklar içlerinde dönüştürülebilir ve yeniden kullanılabilir malzeme içerdiğinden ekonomik olarak değerlidirler. Bu nedenle uygun geri dönüşüm süreçleri ile geri kazanılmalıdırlar.

Elektronik atıkların ulusal ve yerel düzeyde geri dönüştürülmesi ve zararlı çöp haline dönüşmemesi için devlete, yerel yönetimlere ve sivil toplum kuruluşlarına önemli görevler düşüyor. Bu alanda özel sektör firmaları için yeni iş fırsatları olduğunu da hatırlatmış olayım.

Dünyanın Farkında Olmak

Dünyanın Farkında Olmak

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Artık iyi biliyoruz ki; dünyayı her geçen gün biraz daha yitiriyoruz. Çevre kirliliği, doğal kaynakların akıl dışı ve ahlaksız kullanımı konusunda uyarı haykırışlarının hala ciddiye alınmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu haykırışları kavramayanlar yanında bunların bir takım entelektüel insanların eğlencesi sananlar hala çoğunluğu oluşturuyor. Ama bir gerçek var ki, gün be gün Dünya’da yaşam elden gidiyor. Aynen zamanı yitirmek gibi, doğal Dünya’yı yitirdiğimiz noktada da geriye dönüş olmayacak. Dönüşü olmayan yol bu.

Hem yaşamsal dengelerin korunması, hem de insanların yaşam sürekliliğinin sağlanması için ciddiyetle dikkate alınması gerekenler var. Öncelikle su ve toprak zenginliğinin korunması, yakın ve uzak ihtiyaçları karşılamak üzere akılcı kullanılması gerekmektedir. Bugünkü çılgın, sorumsuz, başıboş ve akıldışı kullanım düzeyinde ısrar edilirse Dünya nüfusu çok yakında içecek su, yiyecek gıda bulamamak tehdidi ile gelebilir.

Dünya diye söz edince, bunu sanki bize uzak bir gerçekmiş gibi algılıyoruz çoğu zaman. Dünya kavramının içinde Türkiye’nin, toplumumuzun ve kendimizin olduğunu kavramakta zorluk çekiyoruz. Giderek yitirilen tarım topraklarının, yok olan tatlı su kaynaklarının bir tehditler manzumesi olarak ne denli yakınımızda olduğunu fark edemiyoruz. Eriyen buzullar dediğimizde Kutuplar Bölgelerinin bize çok uzak olduğunu düşünüp bize olan olumsuz etkilerini doğru kavrayamıyoruz. Muhtemelen eğitim sistemimiz, yazılı ve görsel basınımız bu yakın gerçekleri bize yeterince aktaramıyor.

Örneğin çevre kirlenmesi nedeniyle eriyen buzulların denizlerin yükselmesine neden olacağını günlük haberlerde dinleyip okuyoruz. Ama yükselen denizlerin her an daha çok, karadaki tatlı su kaynaklarına sızarak bunları kirleteceğini aklımıza getirmiyoruz. Bilim insanların gelecekte beklediği gelişme bu. Önümüzdeki dönemde denizlerin yükselmesiyle yerüstü suları ve yeraltı suları, (alltan ve üstten) karalara ilerleyen tuzlu sularla kirlenecek; toprak zenginliğimiz ve tatlı su kaynaklarımız tuzlanmaya uğrayacak. Özetle; içme suyunun, bugün petrolün olduğu gibi varilinin yüksek bedellerle satıldığı günlere doğru adım adım ilerliyoruz.

Eskişehir ili olarak denize kıyımız olmaması durumu değiştirmiyor. Eskişehir’de Porsuk ve Sakarya başta olmak üzere akarsulardan, yeraltı zemin suyundan ve yeraltı termal sulardan oluşan çok karmaşık bir su sistemimiz var. Bu su kaynaklarından herhangi birinde oluşan kirlenme, bileşik kaplar sistemi gibi diğerlerini de etkiliyor. Bu tespit, bilimsel çalışmalarla da doğrulanmış halde. İlimizin tüm yüzeyinde yerüstü ve yeraltı sularının düzenli olarak incelenmesi ve gerekli önlemlerin alınması gerekiyor.

Eskişehir’de veya çevre başka illerde yaratılan akarsu kirlenmelerinin, doğrudan içme ve kullanma sularımıza olumsuz etkiler yaptığını unutmamamız gerekir. Ülkemizin olduğu gibi ilimizin de kendi koşullarına uygun bir “Su Master Planı” hazırlaması ve bu planın uygulanmasına ilişkin finans ve insan kaynağı ayırması gerekir. Eğer gerekli önlemleri almak için bir “su felaketi” yaşamayı beklersek, geldiğimiz o noktada çok gecikmiş olabiliriz.

Dünya’da kuraklaşma sürecinin giderek hızlandığını, ülkemizin de bundan “nasibini” aldığını biliyoruz. Bu sürecin karşısında erozyon denetimi, suyun toprakta tutulması, su ve toprak master planlarına özgü tarım politikaları geliştirilip uygulanması zorunludur.

Adım adım dünyayı yitirmekte olduğumuz süreçte bu ciddi konuyu hatırlatmayı bir insanlık görevi kabul ediyorum. İnsanlığı, tüketim toplumu çılgınlığı ile götürebileceğimiz fazla yol ve zaman kalmadı.

Yokolan Dünya

Yokolan Dünya

Gürcan Banger

İnsanın diğer canlı türlerinden farkı anlatılırken, sıklıkla Dünya’yı (doğayı) değiştirebilme yeteneğinden söz edilir. Bu çerçevedeki sözlerin içine de, pozitif bir anlam yüklenir; adeta insanın değiştirdiği Dünya daha değerli hale gelmektedir. Gerçekten Dünya daha değerli bir biçime dönüşmekte midir; yoksa Dünya’yı ve dolayısıyla Dünya üzerindeki yaşamı tüketip yok mu ediyoruz?

İletişim teknolojilerindeki yaygınlaşma nedeniyle; maddi çıkarlar veya bilinçsizlik kaynaklı çeşitli çevre sorunları hakkında daha fazla bilgi sahibi olduk. İnsanlığın geleceğinin tehdit edilmesine karşın, bu bilinçsiz yoketme ruhuna dur demeyi henüz başarabildiğimizi söyleyemeyiz. Çevrecilik, hâlâ bir ideolojik veya siyasi akım gibi anlaşılıyor. Hepimizi içine alması gereken çevre koruma anlayışı ve çevre hukuku, lehtarları ve aleytarları ile güç olarak bir düşünsel akımın ötesine geçemedi. Çevreyi en çok kirleten ABD ve diğer gelişmişler gibi ülkeler, çevre hukukuna karşı çıkanların başında geliyor. Ne yazık ki; Dünya’daki güç odaklanması, ABD gibi devletlere yaptırım uygulanmasını olanak dışı bırakıyor. 

Dünya Yeşil Hareketi, her ne kadar kendisi de ideolojik görünümler verse de, Dünya yaşamının geleceği konusunda önemli tezler geliştirdi. Ama çevreciliğin küresel olması gereken ruhu, devletlerin sınırlarını aşıp kapitalist kâr hırsının ötesine geçemedi. Gücü elinde tutan devletler, Dünya’daki halklara “biz” ve “ötekiler” diye bakmaya devam ettikleri sürece değişen bir şey olmayacak. 

Yeşil hareketler, küresel bir anlayışı ortaya koymakla birlikte; karşısında ideolojik ve siyasi güçleri bulması nedeniyle, kendisi de siyasi bir hareket haline dönüşme ihtiyacı duyuyor. Siyaset alanı ise (özellikle ülkemizde) maddi güce ve lobilere sahip olmayan düşünce akımlarının ayakta durmasını zorlaştırıyor. Pek çok ülkede yeşil hareketlerin siyasi parti olarak kabul gören bir güç haline gelmesine rağmen, bu gelişmeyi ülkemizde görmek mümkün olmuyor. 

1980’lerden sonra (özellikle 1990’ların başında) Dünya’da gelişen yeşil hareketlerin etkisiyle; ülkemizde de çevre dernekleri ve çevre sivil grupları konusunda bir yönelim başlamıştı. Her ne kadar bu hareketler, tekil olmaktan öteye geçemese de; sosyal gündemin oluşmasına katkı koyuyordu. Hareketlerin niteliği, siyasetten bağımsız olarak değişik kesimlerden insanları biraraya getirebiliyordu. 1990’lı yılların sonlarına doğru yeşil hareketler, kitle tabanını önemli ölçüde kaybetti; bazı çevre kirliliği olayları dışında sosyal gündem yaratamaz oldu. 

Son günlerde ülkenin değişik yörelerinde toprağa gömülü olarak bulunan atık varillerini hatırlayınız. Medyanın tiraj alma yarışı dışında kitlesel bir tepki yok. Çernobil’in (aksi iddia edilmesine rağmen) olumsuz etkileri Karadeniz Bölgesi’nde görülmeye devam ediyor; sorumluların ve halkı yanıltanların peşine düşen yok. Bazı illerimizde hava kirliliği rekor düzeylere ulaşmış durumda, ne kamudan bir faaliyet ne de halktan bir tepki gösterisi izlemiyoruz. Su kirliliğinin boyutları giderek artıyor; merak eden de yok, sorup sorgulayan da. Bir su kenti olan Eskişehir’de yerüstü ve yer altı suları kirliliklerinin ne noktada olduğunu bilmiyoruz. Zaten ülke genelinde yerel yöneticiler de; “Aman sorun çıkmasın, bir sonraki seçime sağlam girelim” derdindeler. 

Çevre örgütlerimiz ise bir başka alem. Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin istisnasız tüm hastalıkları bu kuruluşları da sarmış durumda. Kaynak yok, kadro yok, teknik yok, yaratıcılık yok. 

Çevre hareketinin vazgeçilmez bir özelliği var. O da kitlesel olmak. Nüfusun ve sosyal göçün, eğitim süreçlerinden çok daha hızla ilerlediği düşünülürse, gerekli kitlesel çevre gücünü oluşturup konuya toplumun el koymasından başkaca bir yol yok gibi. Geleceğimizi hiç kimse umursamıyor sanki. Her birimizin elini taşın altına koyması gerektiğini düşünmüyor musunuz?

“Buraya İşeyen Eşektir”

“Buraya İşeyen Eşektir”

Gürcan Banger

Bu tür yazıları boş arsaya bakan bina duvarlarında sık görürdük. Boş arsalar perdeyle kapatıldığı için görmüyoruz sanırım. Ama muhtemelen bazı “eşekler”, duvar veya ağaç diplerine işemeye devam ediyorlardır.

Bir de çöp konusu vardı. Sahipsiz bulunan her duvar dibine çöpleri döküvermek alışkanlığında olanlarımızı hatırlasınız. Sonra çöp poşeti icat oldu, belli oranda sorunumuzu çözdük. Hala çöpü getirip sokağın ortasına dökenler yok değil.

Duyarlı bir komşum anlatmıştı yanıbaşımızdaki apartmanın 7’nci katından dolu çöp poşetini aşağı atan kişiyi. Bunu neden yaptığı konusunu sorup kendisini uyardığında çöpü atan kişi, “Ne yani; 7 kat aşağı mı inseydim” demiş. Ben de komşumu teselli etmiştim şaka yollu: “Üzülme komşu; hiç değilse adam çöpü poşete koymuş. Ya başından aşağı boca etseydi…”

Bu sevimsiz konu nereden aklıma geldi; anlatayım. Uzun tatil nedeniyle cadde ve sokaklar, olağan zamana göre daha boştu. Bir yerlere yetişme sorunu da olmadığından öylesine uzun yürüyüşler yapma fırsatım oldu. Aslında rahat yürüme demek de pek mümkün değil; kimi zaman bu yürüyüşler, seksek oyununa benzedi.

Boş olunca sokak, cadde ve kaldırımların bir tükürük hokkasına döndüğünü daha iyi fark ediyorsunuz. Malum pisliklerden bir tanesinin üzerine yanlışlıkla basmamak için de sekerek yürümek zorunda kalıyorsunuz. Abarttığımı düşünüyorsanız yürürken bu konuya dikkat etmenizi öneririm. Ülkenin sık sık türlü griplerle boğuştuğu günlerde hangi tür mikropları ve hastalıkları evlerimize taşıma riskini yaşadığımızı daha iyi fark edeceksiniz. Sanırım; eğitim kurumlarımızla kent yöneticilerimizin kendini bilmezleri sokağa tükürmemeleri konusunda ciddi düzeyde eğitip uyarmaları gerekiyor.

Bu konular aklıma yer edince “Daha başka nice marifetlerimiz var acaba?” dercesine biraz araştırıp biraz da kafamı yordum. İşte size tanıdık örnekler…

Yediği çikolatanın kağıdını, içtiği suyun pet şişesini rasgele ortalığa atmak, sigaranın izmaritini rasgele sokağa savurmak en yaygın davranışlar arasında. Hele ki, okul önlerinin birer “çöplük mekanı” halinde olduğunu hatırlarsanız, okulda verilen eğitimin yurttaş olma yönünde fazla işe yaramadığını görürsünüz. Bu okullardan bazıları temizlik ve düzen konusunda madalya veya ödül bile almış olabilirler. En azından ben, halkı rahatsız etme konusunda “uzmanlaşmış” olan güya “çevre ödüllü” bir tanesini biliyorum.)

Kişisel gözlemim, okulda bir teftiş veya yönetcilerin katıldığı bir tören olduğunda ortalığın özenle temizlendiği yönünde. Çocuklarımızın hijyen konusunda daha bilgili ve uygulayıcı olmaları yerine “dostlar alışverişte” görsün modelini tercih etmeyi sürdürüyoruz.

Parmakla burun karıştırmak, kül tablasını sokağa dökmek, kürdanla göstere göstere dişini karıştırmak, sokakta yüksek sesle ve küfrederek konuşmak, köpeğine dışkısını kamuya ait park ve bahçelere yaptırmak neredeyse genlerimize kodlanmış bazı kötü alışkanlıklar. Bu sevimsizliklerin yaygınlaşmaya devam ettiğini dikkate alırsak, birlikte sosyal yaşamı öğreten mekanizmalarımızda bir sorun olduğu ortada. Geçmişte ailede öğrendiğimiz görgü kurallarını, sanırım artık okullarımızda da genç insanlara aktaramıyoruz.

Toplu taşım araçlarına binme ızdırabını yaşamak için yaz aylarını beklemek gerekmiyor. Sanırım otobüste, tramvayda veya asansörde soğan, sarımsak ve ter arası bir korkunç kokuya sahip olan o kişi de en son ne zaman bedenini temizleme ihtiyacı hissettiğini bilmiyordur.

Bende bir duvar yazısı ile bitireyim: “Sokağa tüküren eşektir”.

Dünya Elden Gidiyor

Dünya Elden Gidiyor

Gürcan Banger

Çevre kirliliği, doğal kaynakların akıl dışı ve ahlaksız kullanımı konusunda uyarı haykırışlarının hala ciddiye alınmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu haykırışları kavramayanlar yanında bunların bir takım entelektüel insanların eğlencesi sananlar hala çoğunluğu oluşturuyor. Ama bir gerçek var ki, gün be gün Dünya’da yaşam elden gidiyor. Aynen zamanı yitirmek gibi, doğal Dünya’yı yitirdiğimiz noktada da geriye dönüş olmayacak. Dönüşü olmayan yol bu.

Hem yaşamsal dengelerin korunması, hem de insanların yaşam sürekliliğinin sağlanması için ciddiyetle dikkate alınması gerekenler var. Öncelikle su ve toprak zenginliğinin korunması, yakın ve uzak ihtiyaçları karşılamak üzere akılcı kullanılması gerekmektedir. Bugünkü çılgın, sorumsuz, başıboş ve akıldışı kullanım düzeyinde ısrar edilirse Dünya nüfusu çok yakında içecek su, yiyecek gıda bulamamak tehdidi ile gelebilir.

Dünya diye söz edince, bunu sanki bize uzak bir gerçekmiş gibi algılıyoruz çoğu zaman. Dünya kavramının içinde Türkiye’nin, toplumumuzun ve kendimizin olduğunu kavramakta zorluk çekiyoruz. Giderek yitirilen tarım topraklarının, yok olan tatlı su kaynaklarının bir tehditler manzumesi olarak ne denli yakınımızda olduğunu fark edemiyoruz. Eriyen buzullar dediğimizde Kutuplar Bölgelerinin bize çok uzak olduğunu düşünüp bize olan olumsuz etkilerini doğru kavrayamıyoruz. Muhtemelen eğitim sistemimiz, yazılı ve görsel (yaygın ve yerel) basınımız bu yakın gerçekleri bize yeterince aktaramıyor.

Örneğin çevre kirlenmesi nedeniyle eriyen buzulların denizlerin yükselmesine neden olacağını günlük haberlerde dinleyip okuyoruz. Ama yükselen denizlerin her an daha çok, karadaki tatlı su kaynaklarına sızarak bunları kirleteceğini aklımıza getirmiyoruz. Bilim insanların gelecekte beklediği gelişme bu. Önümüzdeki (giderek yaklaşan) dönemde denizlerin yükselmesiyle yerüstü suları ve yeraltı suları, (alltan ve üstten) karalara ilerleyen tuzlu sularla kirlenecek; toprak zenginliğimiz ve tatlı su kaynaklarımız tuzlanmaya uğrayacak. Özetle; içme suyunun, bugün petrolün olduğu gibi varilinin yüksek bedellerle satıldığı günlere doğru adım adım ilerliyoruz.

Eskişehir ili olarak denize kıyımız olmaması durumu değiştirmiyor. Eskişehir’de Porsuk ve Sakarya başta olmak üzere akarsulardan, yeraltı zemin suyundan ve yeraltı termal sulardan oluşan çok karmaşık bir su sistemimiz var. Bu su kaynaklarından herhangi birinde oluşan kirlenme, bileşik kaplar sistemi gibi diğerlerini de etkiliyor. Bu tespit, bilimsel çalışmalarla da doğrulanmış halde. İlimizin tüm yüzeyinde yerüstü ve yeraltı sularının düzenli olarak incelenmesi ve gerekli önlemlerin alınması gerekiyor. (Bu konuda üretilen verilere ve alınan önlemlerin bilgisine halkın erişme hakkını da unutmamak gerekli.)

Eskişehir’de veya çevre başka illerde yaratılan akarsu kirlenmelerinin, doğrudan içme ve kullanma sularımıza olumsuz etkiler yaptığını unutmamamız gerekir. Genelin ve yerelin kendi koşullarına uygun ‘Su Master Planı’ hazırlaması ve bu planın uygulanmasına ilişkin finans ve insan kaynağı ayırması gerekir. Eğer gerekli önlemleri almak için bir ‘su felaketi’ yaşamayı beklersek, geldiğimiz o noktada çok gecikmiş olabiliriz.

Dünya’da kuraklaşma sürecinin giderek hızlandığını, ülkemizin de bundan ‘nasibini’ aldığını biliyoruz. Bu sürecin karşısında erozyon denetimi, suyun toprakta tutulması, su ve toprak master planlarına özgü tarım politikaları geliştirilip uygulanması zorunludur.

Yeni bir yıla adım atmak üzere olduğumuz bu günde bu ciddi konuyu hatırlatmayı bir insanlık görevi kabul ediyorum. İnsanlığı, tüketim toplumunun noel babaları ile götürebileceğimiz fazla yol ve zaman kalmadı.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.