Aydın ile Okumuş

Aydın ile Okumuş

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Yaygın bilim ve sanat geleneği olmayan bir geçmişten geldiğimiz konusunda tartışmalar yapıldığını bilirsiniz. Özellikle son birkaç yüzyıldır bilim ve kültür konularında Batı’nın belirgin etkisinde kaldığımıza hiç kuşku yok. Küreselleşme ile birlikte de, Dünya’nın her köşesine yayılan “aynılaşma”, bu etkinin bitirici sonuçları halinde ortaya çıkıyor.

Batı kültürünün etkileri ve bizim bunu sindirip sentezleme konusunda gösterdiğimiz beceriksizliklerimizden birisi, aydın ile okumuş arasındaki farkı doğru kavrayamamamız sonucunu doğurmuştur. Bilimselliği, yaşamının bir parçası haline getirememiş toplumlarda, bu yanlışa düşülmesi son derece olağandır. Aydın ve okumuş arasındaki farka dikkat ederek çevremize baktığımızda; bugüne dek bu iki kavramı ne denli karıştırmış olduğumuzu hayretle göreceğiz.

Okumuş’un ne olduğunu kestirmek zor değil. Özet olarak; elinde, bir okul veya kurs bitirdiğine dair diploması veya sertifikası olana denir okumuş. Okumuşluk; devlet dairelerinin, kartvizite sahip olmayı kolaylaştıran özel veya kamusal makamların yolunu da açar. Ama aydın olmak farklı bir şeydir. Elbette aydına ilişkin bazı genel özellikler bulabiliriz. Ama tüm Dünya için genel bir aydın tiplemesi yapabileceğimiz kanaatinde değilim. Çünkü aydın ne sosyal ne de sınıfsal olarak (ya da tarihsel olarak) endekslenebilecek bir kavram değildir. Tıpkı ahlâkın tarihin değişik zamanlarına göre farklı tanımlanmasına rağmen, ahlâklı olmanın bir tarihsel çağa indirgenememesi gibi…

Okumuş, kitabın gelişmesinin ardından gelen hemen hemen her çağda bulunur. Batı’da insanlara işkence etmenin ve zulüm yapmanın, kilise tarafından bir “erdem” olarak algılandığı Engizisyon döneminde de okumuşlar vardı. Ama bugün anladığımız anlamda aydın, Rönesans ve devamının bir ürünüdür. Aydın, okumuş bir insandır. Ama bu iki kavramı iç içe geçirmek ve aynılaştırmak, büyük bir hata olur.

Bugünün Türk aydınının (deyim yerindeyse) temelleri, Osmanlı okumuşu ve aydını ile atılmıştır. Okumuş ile aydın arasındaki sorunların ortaya çıkışı da, Osmanlı aydınının oluşmaya başladığı 19’uncu yüzyıldır. O yılların entelektüel yaşamını ve o dönemin polemiklerini incelemek, ülkemizde okumuş ile aydın arasında oluşan gerginliklerin ilginç bir görünümünü verir. Eğitim sistemimizdeki giderek artan sorunların becerisiyle bu sıkıntıların günümüze de taşındığını gözleyebiliriz. Medya, dün olduğu gibi bugün de bu durumun aynasıdır.

Aydın olmak; çoğu zaman bir yanlış olarak, bir siyasi yönlenmeye (sağ ya da sol bir ideolojiye) veya sisteme karşı herhangi bir başkaldırıya bağlanır. Bir sorun karşısında başkaldırmak (veya bir sivil itaatsizlik örneği sergilemek), aydın olmayı gerektirmez. Bir aydın, sorunlar karşısında tepkilidir ama onun aydın oluşu; yakın ve uzak çevresini özgün ve farklılaşmış anlam, değer ve araçlarla gözleyip araştırması, sonuçlar çıkarması ve bunları iletmesinden kaynaklanır. Aydın, bilmiyorsa araştırır, öğrenir; biliyormuş gibi yapmaz. Aydın, çevresine karalama ihtiyacı ile bakmaz. Aydının eleştirisi ve başkaldırışı, bilginin yanında bilinç içerir. Aydın, çevresine eleştiri yöneltirken, kendi konumunu da yargılama ihtiyacı duyar. Aydın, eleştiriyi kendi eksikliklerini örtmek için kullanmaz. Aydın, kendini sınırsız olarak geliştirmek için eğitim alan ve bildiklerini başkalarıyla paylaşmak ve bilginin yaygınlaşmasını sağlamak üzere (türü ve biçimi ne olursa olsun) eğitim veren bireydir. Aydın, çevresine yaptığı eleştiriler karşısında “Sen ne yaptın ki, eleştiriyorsun?” sorusuna, (ahlâklılığın ve dürüstlüğün tüm güzelliğiyle) emeklerini, katma değer yaratmış hizmetlerini ve ürünlerini göstererek cevap verebilen okumuş’tur.

“Davacın kadı olursa, yardımcın Allah olsun” şeklinde bir Türk atasözü var. Bir benzetme ile, “Davacın ‘okumuş’ ise, yardımcın ‘aydın’ olsun” diye bitirelim.

Cehaletin Cesareti

Cehaletin Cesareti

Gürcan Banger 

Televizyon kanallarında değişik türden yarışmalar var. Bunlardan bazıları, bilgi sorularını cevaplamaya yönelik… İlgi gören programlardan en az birisini pek çoğumuz, en az birkaç kez izlemişizdir. 

Gören göz, duyan kulak için televizyon programları toplumun aynası oldu. Yukarıda sözünü ettiğim program için de aynı savı tekrar edebilirim. Yarışmanın para ödüllü olması, insanları bu tür yarışmalara katılmaya teşvik ediyor. Ama bu teşvik, bir bilgi gösterisi olmaktan daha çok, kişisel ekonomik durumu iyileştirme ortamı olarak algılanıyor. Bu nedenle insanlar bilgi düzeylerine bakmaksızın bu tür ortamların taliplisi oluyorlar. Hatta yarışma sırasında ihtiyaç duyulan para miktarı konusunda yarışmacı ile sunucu arasında adı konmamış pazarlık yapıldığına bile tanık oluyoruz. Sanırım; bu tür para ödüllü yarışmalar, ülkede ekonomik zorlukların hangi noktalara ulaştığının göstergelerinden birisi. 

Para ödüllü bilgi yarışmalarının sergilediği gerçekler, sadece ekonomik durum ile ilgili değil; aynı zamanda ülkemizde eğitim ve öğretimin içler acısı halini de ortaya koyuyor. Sıradan bir coğrafya sorusunu bilemeyen coğrafya öğretmenini, güncel sinemayı bile izlemediği anlaşılan mezun olma aşamasındaki iletişim öğrencisini, genel kültürle bilinebilecek sağlık sorusunu bilemeyen bir doktoru anlamak (anlayışla karşılamak) mümkün değil. 

Eskiden teknik alanda eğitim görmüşlerin sosyal konuları bilmemesine veya sosyal alanda diploma sahibi bir kişinin teknik konulara uzak olmasına hafif yollu alayla bakılırdı. Şimdi ise kişiler, kendi meslek ve diploma alanlarından bile bir hayli uzak. Burada bilimin ve teknolojinin son derece gelişmiş olması durumuna sığınamayız. Dünya üzerinde bilimsel bilgi miktarı hızla artarken, bireylerin bilgilerini artırmak için gerekli mekanizmalar da aynı hızda gelişiyor. Demek ki; biz, ya bilgiyi talep etmiyoruz ya da bilgiyi edinmek için gerekli araçları başka amaçlarla kullanıyoruz. Sanırım; bu iki seçeneğin ikisi de doğru. 

Okullarımızın, üniversitelerimizin bilgi ve bilim üretim merkezleri olmadıkları, fakat birer öğretim kurumu haline dönüştükleri hepimizin malumu. Öğretim üyesi başına düşen bilimsel bildiri oranlarına baktığımızda bunu kolayca gözlüyoruz. Yine öğretim üyelerinin ekonomi, sanayi, ticaret ve kültürel yaşam alanlarındaki süreçlere katılımlarına baktığımızda bir kez daha hayal kırıklığına uğruyoruz. Öğrenciler ise büyük hızla diplomayı alıp eğitim ve öğretim alanından uzaklaşmak istiyorlar. Okul yaşamı, insanları eğitimin sürekliliğine ikna edemiyor. 

Diğer yandan; gerek bilişim gerekse iletişim alanında sağlanan ilerlemeleri ne amaçlarla kullandığımızı hepimiz biliyoruz. Ülkemiz, bir Internet’te sohbet (chat) programı olan MSN Messenger’ın en yaygın kullanıldığı ülkeler listesinde ilk sıralarda yer alıyor. Geçmişte telsiz kullanımındaki seviyesiz furyayı da hatırlayanlarımız olacaktır. Televizyon yayınlarındaki çoğu zaman etik dışı, genelde popüler tüketim kültürüne yönelik programları hatırlatmama gerek bile yok. Böyle bir ortamda kim, neden bilimsel bilgiyi tercih etsin ve ona yönelsin ki… 

Kentlerimizdeki mekânsal kullanım ve yeni tüketim profili de insanları sıradanlaştırıyor. Bireysel kültürün, insanları farklılaştırması ortadan kalkarken; popüler kültür ile yetinen, seri üretim robotlar gibi birbirine benzeyen, yeni bir kuşak yetişiyor. Neredeyse tümünde aynı cehalet ve aynı fütursuz cesaret var. Buna “cehaletin cesareti” demek yanlış olmaz. Nereye baksanız, örneklerini görüyorsunuz. Geleceği kaybediyoruz; ama sanki umurumuzda bile değil.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.