“Yeşiller ve Kırmızılar”

“Yeşiller ve Kırmızılar”

Gürcan Banger

Zamanım elverdiğince Eskişehir’de gerçekleşen sosyal ve kültürel etkinlikleri izlemeye çalışıyorum. Eskişehir nüfusunun, öğrenciler nedeniyle artmasına ve yapısal özelliklerinin değişmesine rağmen, bu tür etkinlikleri izleyen belirli bir hemşehri topluluğu var. Dolayısıyla izleyebildiğim etkinliklerin pek çoğunda mekânı dolduran kalabalığın bir bölümünü önceden tanıyor olurum. Tanımasam bile pek çoğu ile uzaktan da olsa görüşmüşlüğümüz, tanışmışlığımız vardır. 

Sanırım 2000’li yılların ortaları idi; bir arkadaşım, beni (yaklaşımları benim için biraz farklı olan) bir sivil toplum kuruluşunun bir sosyal etkinliğine davet etti. Bu faaliyet, Ahmet Özhan ve Tarihi Türk Musikisi Topluluğu’nun konseri ve sema gösterisi idi. O güne kadar söz konusu kuruluşun herhangi bir etkinliğine katılmamıştım. 

Genelde sivil kuruluşların herhangi birisine karşı önyargılı olmadığım için, o kuruluşa ait bir faaliyeti izleme konusunda da önyargılı davranmam. Ama insanların birbirlerine karşı önyargılı (hatta fanatik) olabildiklerini bildiğimden, rahatsızlık oluşturabileceğim ortamlarda bulunmaktan sakınırım. 

Sözü uzatmayayım. Yukarıda anlattığım konser ve gösteriye, etkinliğin başlamasına birkaç dakika kala katıldım. Neredeyse salonun tamamı doluydu. Girerken ve çıkarken izleyicilere dikkat etmeye çalıştım. Benim açımdan; bu etkinliğin, daha önce izlediklerinden önemli bir farkı vardı. Her zaman salonda ciddi oranda insan topluluğuna aşina olmama rağmen bu sefer tanıdığım insan sayısı hayli azdı. Tanıyorum diyebileceklerim arasında beni davet eden arkadaşım, düzenleyen kuruluşun başkanı ve bir de medyadan izlediğim Ahmet Özhan vardı. Özetle; bir salon dolusu insan vardı ve ben, sadece 3 tanesini tanıdığımı söyleyebilirdim. Bu, kendi açımdan ders çıkarılması gereken bir durumdu. 

O zamana kadar toplumla iletişimim açısından demokrat, önyargısız ve açık olmaya çalıştığımı düşünüyordum. Toplumsal değişim ve dönüşümün, katılım ve paylaşım üzerine kurulması gerektiği fikrindeydim; ki hala böyle düşünmeye devam ediyorum. Bu nedenle görüşlerimi (özellikle sosyal görüşlerimi) aktarırken, insanları başta siyasal olmak üzere fikirlerine göre kategorize etmemeyi deniyorum. Ama söz konusu kültürel etkinliğin bana verdiği mesaj şu idi: “Ne denli özen gösterirsen göster, sonuçta toplumun bir bölümüne sıkışıp kalıyorsun. Toplumun sadece bir bölümü ile ilgilenerek tamamının değiştirilip dönüştürülmesi ise mümkün değil.” 

İlginç bir ülkede, ilginç bir toplum içinde yaşıyoruz. İçinde yer aldığımız sosyal bütünlüğü oluşturan kimi farklılıklar olduğu gibi, toplumun bir bütün halinde durmasını sağlayan sosyal özellikler de var. Bakışımızı, farklılıklardan biri veya da birkaçı üzerine yoğunlaştırarak doğru sosyal ilerleme yolunu bulmamız mümkün değil. Toplumun bir kesimini, diğer kesimine düşman ederek sosyal ve ekonomik refah ve dengeyi yakalamamamız hiç mümkün değil. Gerginlikler ve düşmanlıklar üzerine kurulu politikalar, ancak bölünmelere ve dağılmalara yol açar. Toplumu oluşturan tüm unsurları anlamak ve uzlaşma kültürü çerçevesinde geleceği birlikte oluşturmak zorundayız. Bu nedenle; sosyal sorumluluk proje ve faaliyetleri içindeyseniz toplumun tamamını doğru anlamak ve buna göre davranmak zorundasınız. “Bu, bizden; şu, bizden değil” diyerek “bizimkiler ve ötekiler” ayırımı yapmamanız gerekir. 

Toplumsal geleceği oluşturmada iki ana fikir vardır. Bunlardan birincisi; farklı olanların farklılıklarını barış içinde sürdürebilme hakkıdır. İkincisi ise farklılıklarla yaşama hakkının, dağılmaya ve bölünmeye neden olmayacak bir bütünlük içinde sürdürülmesidir.

Toplumun vardığı bugünkü olumsuz noktada, birbirlerini “yeşil” ve “kırmızı” olarak itham eden kesimlerin herbirinin ayrı ayrı “sorumlu ve suçlu” olduğunu düşünüyorum. Hatta sivil toplum kuruluşu statüsüne sahip olup siyasal parti gibi davranan bazılarının sorumluluk ve kabahatinin daha fazla olduğu kanısındayım.

Sosyal Cellatlar

“Sosyal Cellatlar”

Gürcan Banger

Göze insan kılığında görünüp gerçekte insani özellikleri asla gelişmemiş (insanlara özgü nitelikleri var olmayan) bir canlı türüdür “sosyal cellatlar”. Onlara işyerinizde, bir dernekte, tanıdık veya hısım akrabalarınız arasında rastlayabilirsiniz.

Bu türün birinci ve en belirgin özelliği, sizin farklı bir kimliğe sahip olmanıza tahammülsüzlükleridir. Genel geçer olanın dışında bir fark yaratmış bireyler, onları kökten rahatsız eder. Onlarınkinden farklılaşmış bir sosyal, kültürel veya dinsel düşünceye sahip olmanızı kendi içlerine sindiremezler. İlk akıllarına gelen, en uygun zamanda sizi sonsuza kadar susturmak için boğazlamaya kalkmaktır.

Sıklıkla demokrasiden, insan haklarından ve hatta paylaşımdan söz etmelerine rağmen demokrasi kültürü, bunların “semtine uğramamıştır”. Onlar gibi davrandığınızda, zaman zaman sizi kullanmalarına izin verdiğinizde, makam ve mevkilerini tehdit etmediğinizde çıkarları gereği farklılığınızı “görmemiş” gibi yapabilirler. Ama en ufak bir kıvılcım, bir sokak çetesi gibi üzerinize saldırmalarına neden olur. Saldırmadıkları ne kişiliğiniz kalır, ne kültürünüz ne de inançlarınız. Düşüncesizlik ve acımasızlık onların karakteridir. Genelde haince, arkanızdan yapmadıkları kalmaz. Sizi arkadan yaklaşıp boğmak için, sosyal ve kültürel yaşamınızın can damarlarını kesmek için bitip tükenmeyen bir enerjiyle saldırırlar.

Bence Jean D’Arc’ı yakanlarla, bu malum “sosyal cellat” zihniyeti arasında hiçbir düşünsel renk ve ton farkı göremezsiniz. Bu yok edici tür, yeterince dinlemeyi ve anlamayı denemeden Hallac-ı Mansur’u linç eden zihniyet ile de yakın akrabadır. Çünkü amaç tektir ve farklılığı her ne pahasına yok etmektir.

“Sosyal cellatlar” türünün bir diğer özelliği, fanatizm olarak bilinen sosyal sapkınlıktır. Her ne kadar kimi zaman kültür ve sanat gibi “işlerle” uğraşsalar da bu disiplinlerin onları terbiye etmediği (edemediği) ortadadır. Yaptıkları işlerde “jakoben ve kariyerist” olmaları da bunun açık göstergelerinden birisidir. Maçlara ceketinin içinde döner bıçağı ile giden fanatik futbol izleyicisinden hiçbir farkları yoktur desek abartmış olmayız.

Bu tür hakkında ilgimi çeken bir başka özellik daha var. Bu tür içinde “inançlı” görünümü “sergileyenler” de bulunur. Halbuki; örneğin İslam dini kardeşliği, yardımlaşmayı, sevgi ve saygıyı öğütlediği halde bu malum kişilerin bunu bilmezden ve duymazdan gelmeleri anlaşılır gibi değildir. Demek ki, (yargılaması bana düşmez ama) bunların inançlılıklarını da kuşkuyla karşılamak gerek.

“Sosyal cellat” türünün sağcısı, solcusu yoktur. Bu türe has özellikleri öylesine baskındır ki, sosyal ve siyasal görüşleri sosyal cellatlığı yanında silik kalır. Bu nedenle onlara siyaset yelpazesinin en sağından en soluna kadar her yaşamın kesiminde rastlayabilirsiniz. Bunları bazen bir liberal, bazen bir ulusalcı, bazen bir inanç savunucusu kimi zamanda sözüm ona sanatçı olarak görebilirsiniz.

Özetleyeyim. Uzak durmanızı önerdiğim “sosyal cellatları” nasıl tanıyacaksınız! Farklılıkları olan birisinin kuyusunu kazmak için gelip kulağınıza birşeyler fısıldayan varsa bu, onlardan birisi olabilir. Yine birisinin toplum içinde ne kadar tehlikeli olduğu konusunda güya sizi uyarıp yok etme planlarından söz ediyorsa bu, onlardan birisi olabilir. Bunları yaparken bir sosyal, kültürel veya sanatsal maske arkasına saklanıyorsa bu, kesinlikle onlardan birisidir.

Bu “sosyal cellatlar” için, muhtemelen (şu veya bu) sosyal, kültürel ortamlarda duyup bildiğiniz (hayli yakınınızdan) örnek isimler vermemi ister misiniz?

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.