Bir İlişkinin Can Kaynağı

Bir İlişkinin Can Kaynağı

Gürcan Banger

İki insan arasındaki sevgi temelli ilişkinin can kaynağı, birbirine emek vermektir. Emek vermeye birbirini tanımaya çalışarak başlamalı. Anlamayı denemeli.

Kadınlar ve erkekler, birbirlerine göre farklı özelliklere sahiptir. Bu nedenle bir karşı cinsi anlarken kendi cinsimizden bir arkadaşımıza yönelttiğimiz bakıştan farklısına sahip olmamız gerekir.

İlişkinin taraflarından birisi olarak kendimizi tanımak da önemlidir. Karşımızdaki insan kadar kendi özellik ve davranışlarımızın farkında olabilmek sağlıklı bir ilişki için vazgeçilmezdir.

Hem birey olarak hem de diğer insanla birlikte bir bütün olabilmeyi becermek gerekir. Bu bağlamda bireysellik kadar birliktelik, özsaygı kadar beraberliğin yarattığı hukuk önemlidir.

Bir insanın kendisini tanımaması kadar talihsiz bir durum olamaz. Hoşlandıklarımız, sevmediklerimiz ve bunların ilişkimizi nasıl yansıdığı önemlidir. Kendi huy ve alışkanlıklarımızı dayatmamamız gerekir. Ama bir ilişkide kendimiz olmaktan da vazgeçmemeliyiz.

Bir ilişkinin insanları değiştirdiği doğrudur. Değiştirmesi de beklenen, hatta istenen bir gelişmedir. Ama her bir bireyin kendisi olmaya devam etmesi de önemlidir. Bu, aşırı bireysellik veya bencillik değildir. Pek çok ilişkide aşırı açıklığın karşılıklı ilgi kaybına neden olduğu gözlenmiştir. Aşkın biraz da gizem olduğunu, karşılıklı olarak gizemlerin keşfedilmesinin aşkta sürekliliği sağladığına eminim.

Ortak ilgi konularına sahip olmak, ilişkiyi eğlenceli ve paylaşılır hale getirir. Ama ayrı ilgilerin sürdürülmemesi durumunda bir sıradanlık ve yavanlığın oluşacağı da unutulmamalıdır. Bir ilişkinin taraflarının her biri, kendi yaşamını zenginleştirmek için kendine emek vermeyi asla akıldan çıkarmamalıdır. Çünkü ayrı ve yeni ilgiler, yeni yaşam zenginlikleri getirir. İlerleyen zamanda bunların paylaşılması ilişkiyi zenginleştirir.

Bir ilişkiyi tekdüze hale getirmenin iki garantili yolu vardır. Bunlardan birincisi tarafların kendilerini sıradanlığa bırakıvermesidir. Böylece bireyler yaşamlarında sıra dışı bir gelişmenin oluşmasına izin vermeksizin adeta bir “tahliye beklentisi” içine girerler. Bu da sonun başlangıcıdır.

Bir ilişkiyi tekdüze hale getirmek için ikinci yol, olağandışılığa izin vermemek için aşırı denetimli ve gergin olmaktır. Bu modelde bireyler sadece dışımızdaki faktörlere göre yaşarlar. “Ayıp olmasın”, “Sonra ne derler” gibi çevreyi aşırı dikkate alan tavır ve davranışlar, bir aşk ilişkisinin yavan hale getirmek için “ideal” bir yoldur.

Aşk, bir avuç kum gibidir. Kaybetmemek için sıktıkça elinden daha çok kayar gider. Sıkmadığında ise tek tek taneleri rüzgâr savurur. Onu koruyup kollamanın, geliştirmenin sağlıklı yolları için emek vermek gerekir.

Bir İlişkinin İncelikleri

Bir İlişkinin İncelikleri

Gürcan Banger

Bir duygusal ilişki, pek çoğumuz için bir yüzme havuzuna ya da yaz tatilinde gidilmiş deniz kıyısına benzer. Sıcak bir yaz gününde yanıp mavi sularda serinlemenin hasretiyle kendimizi bir çırpıda suyun içine atıveririz. Bir duygusal ilişkiye olan hasret öylesine yakıcıdır ki, ne kendi durumumuzu ne de karşımızdakini çok fazla düşünmeye fırsatımız olmaz.

Sonra hiç akla gelmeyen sorunlar başlar. Bu sorunların ilk sırasında, bu ilişkide yer alan bireylerin birbirini yeterince tanımıyor olması yer alır. Çünkü sevgi özlemi, bireylerin gözlerini adeta kör etmiştir. Muhtemelen tarafların, yokuş aşağı kayarcasına bu ilişkinin içine savrulmalarından çevrelerine dikkat etmek, karşılarındaki insanı tanımak şansları bile olamamıştır.

Sağlıklı bir ilişki için bireyin önce kendini iyi tanıması gerekir. Yaşamın herhangi bir anındaki karakter yapımız, daha çocukluğumuzda belirlenmeye başlar. Sevgiyi küçük yaşlarımızda aile içinde öğrenmeye başlarız. Okul ve sokak yaşamımızda pekiştirmelerimiz olur. Bu süreçte sevgi süreçlerine ilişkin eksikliklerimiz olursa, bunlar sonraki tüm yaşantımıza yansır.

Örneğin; sevginin ifadesi, daha çocukluk yaşlarından başlayarak öğrenilir. Kişi, bir başka insana olan duygularını ifade edemediği sürece sevgisinin yüceliğinin de fazla bir anlamı olmaz. Sevgi ifadesizliğinin kırılması ise hiç kolay bir iş değildir. Çoğu zaman ifadesizlik açmazına girmiş bireyin yardıma ve desteğe ihtiyacı olur.

Bireylerin birbirlerini değiştirmeyi umarak bir duygusal ilişki dünyasında buluşmalarını pek akla yatkın bulmam. Ama sevgisizlik veya ifadesizlik sarmalını kırmanın yolu da bir ilişkide yer alan bireylerin karşılıklı destek ve paylaşımları ile gerçekleşir. 

Anne ve babanın birlikte baskıcı bir karakter göstermeleri, çocuğun genelde sevgi açlığı ama aynı zamanda sevgi ifadesizliği ile sonuçlanır. Sevgiye aç ama ifadesiz iki birey, bir ilişkide buluştuklarında, konuşul(a)mayan bir sorunlar yumağı da kendiliğinden oluşur. Bu durumda taraflardan birisinin (belki kendi alışkanlıklarını da kırıp) doğru adımı atması gerekir.

Sevgi ifadesizliği, bir duygusal ilişkide başa gelebilecek sorunlardan yalnız bir tanesidir. Bu sorunun ikizi, sevgi şımarıklığıdır. Doyurulamaz bir açlığa benzeyen sevgi şımarıklığı da çocuklukta ailede öğrenilen sorunlu karakter özelliklerinden birisidir. Genelde anne veya babadan birisinin çocuk üzerinde baskı uygularken diğerinin sınır tanımaz müsamahalı davranması sonucu oluşur. Bu sorunlu ortamda büyüyen çocuk ise büyüdükten sonraki duygusal ilişkilerinde benzer sevgi şımartılmalarını arar.

Durumun en vahim olduğu şekillerden birisi, bireylerden birisinin sevgi ifadesizliği, diğerinin ise sevgi şımarıklığı sorunlarıyla donanmış olduğu durumdur. Böyle bir ilişkinin sağlıklı süreklilik kazanması pek kolay bir durum değildir. Bu tür bir ilişkide bireylerin kendi sorunlu özellikleri nedeniyle her iki taraf, karşısındakinden şikayet eder. Kimi zaman yolunda gidiyormuş gibi görünen (bir yanı ifadesiz, bir yanı şımarık) ilişki, ikide bir ruhsal gerilmeler nedeniyle aksamalar yaşar.

Sorunlu ilişkilerde taraflar, (sorunların hallolması için) karşısındaki insanın kendisine açılmasını ve beklentilerini ifade etmesini bekler. Ama bilmezler ki; ifadesizlik karşılıklıdır. Çünkü yukarıda sözünü ettiğim iki ayrı sorun, aynı madalyonun farklı yüzleridir. Bu tür bir ilişkide taraflardan (en az) birisi, net ve açık soruları sorabilmeli; diğeri de kendini ifade için gayret sarf etmelidir.

Aşk Üzerine

Aşk Üzerine

Gürcan Banger

Gezinti hem eğlenceli hem de öğreticidir. Kırda, kentte gezmek kadar aklın ve kalbin derinliklerinde de kısa gezintiler yaparak pek çok yeni şey öğreniriz. Bir kütüphanedeki kitaplar arasında dolaşmak ve birkaç kitap karıştırmak en az bir kitabı baştan sona okumak kadar yararlıdır.

Belli bir kavram konusunda farklı fikir ve duyguları dinlemek veya okumak da böyle bir etki yapar. Adeta siyah ve beyazın farkını görerek ilgili kavramı çok daha iyi anlar ve kavrarız.

Aşk ve akıl

Aşk da üzerine çok farklı bakış açıları geliştirilmiş kavramlardan birisidir. Aşkı evrenin merkezine koyanlardan onu asla ciddiye almayanlara, bir karamsarlık bataklığında boğulanlardan aşkı yaşam sevinci yapanlara kadar çok değişik görüşler vardır.

18’inci yüzyılda yaşamış olan Fransız şair ve yazar Antoine Bret’in ilginç bir yaklaşımı var. “Aşkın ilk soluğu, aklın son soluğudur” diyor. Bir anlamda akılla aşkı karşı saflara koyan bir yaklaşım… Hem âşık hem de akıllı olunabilir mi, düşünmeye değer doğrusu.

Aşk ve akıl arasında bir karşı duruş olduğu konusunda kanı yaygın olmalı ki, ünlü halk ozanı Aşık Veysel de “Aşk meyinden içen aşık ayılmaz” diye kurmuş dizelerinden bir tanesini. Pek çok söz ustası tarafından aşk, bir sarhoşluk olarak algılanıyor. En azından esriklik diye özetlediğimiz gönül sarhoşluğu olarak.

Aşk ve özgürlük

Aşkın, akıl süreçlerinden daha farklı olarak naif, kendiliğinden ve farklı bir yönü olmasına katılırım. İngiliz matematikçi ve düşünür Bertrand Russel’ın sözleri arasında sanki bu fikri buldum. “Aşk, özgür ve kendiliğinden olduğu zaman yeşerir ancak; ödev gibi düşünülmeye başladı mı öldü gitti demektir” diyor ünlü filozof.

Sanırım kölelik ruhu, aşka uygun değil. Bir ara yerli TV’lerde yaygın olarak izlenen (dizi isminde yanılıyor olabilirim) “Köle Isaura” isimli bir yabancı dizi vardı. Bu filmdeki kızı ifade eden Köle Isaura kavramı, gerçek yaşamda pek çok ilişkinin kadın kahramanını temsil ediyordu sanırım. Özetle; özgürlük evden kaçıp onun yerini kölelik aldığında aşk da bitiyor sanki.

Mutlu aşk var mı?

Fazlaca idolüm yoktur ama sevdiğim birkaç şair var. Örneğin insanın iç titremelerini çığlık çığlık anlatan Behçet Necatigil’in şiirinin benim için özel bir önemi var. “Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca” isimli şiiri kadar beni etkileyen dizeler pek az. Bir de Louis Aragon.

Bir Fransız yazarı ve şairi olan Aragon’un “Mutlu Aşk Yok ki Dünyada” isimli bir ünlü şiiri var ki, insanı alıp bir duygular karmaşasına savuruyor. Şiirin değişik çevirileri var. En çok “Mutlu aşk yok ki dünyada / Ama şu aşk ikimizin öyle de olsa” diyen iki dizesinde kafa yorulası bir anlam olduğunu düşünüyorum.

Ama kesin olan bir şey var. Goethe’nin dediği gibi “Aşk, … her çeşit bağı çözüp kendi bağlarını kuruyor”. İnsanın algılarından dünyaya ve yaşama dokunuşuna kadar pek çok unsuru kökten değiştiriyor. Aşktan sonra asla aşktan önceki gibi olmuyor.

* * *

SOLGUN BİR GÜL DOKUNUNCA

Çoklarından düşüyor da bunca

Görmüyor gelip geçenler

Eğilip alıyorum

Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya büyük şehirlerin birinde

Geziniyor kalabalık duraklarda

Ya yurdun uzak bir yerinde

Kahve, otel köşesinde

Nereye gitse bu akşam vakti

Ellerini ceplerine sokuyor

Sigaralar, kâğıtlar

Arasından kayıyor usulca

Eğilip alıyorum, kimse olmuyor

Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya da yalnız bir kızın

Sildiği dudak boyasında

Eşiğinde yine yorgun gecenin

Başını yastıklara koyunca.

Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor

En çok güz ayları ve yağmur yağınca

Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.

Uzanıp alıyorum kimse olmuyor

Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda

Akşamlara gerili ağlara takılıyor

Yaralı hayvanlar gibi soluyor

Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor

Yollar, ya da anılar boyunca.

Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece

Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam

Solgun bir gül oluyor dokununca.

Behçet NECATİGİL

MUTLU AŞK YOKTUR

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Hayatı bu, silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları hayatım ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur

Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur

Bir tek aşk yoktur acıya gark etmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin
Mutlu aşk yoktur ama
Böyledir ikimizin aşkı da

 Aragon

Aşk İfade Edilmelidir

Aşk İfade Edilmelidir

Gürcan Banger

Ne çok severiz duygularımızı kendimize saklamayı. Neden? Cevabı basit; çünkü korkarız ifade etmeye. Duygularımız anlaşılacak diye ödümüz kopar. Hele alay konusu olmak düşüncesi yok mu, elimizi kolumuzu bir bağlar ki… Bu ürkekliğimizin, belki de çok güzel bir müstakbel birlikteliği yok ettiğini anlamayız bile.

Dipsiz kuyu değiliz

Unuttuğumuz bir şey daha var. İnsanın moral dünyası, dipsiz bir kuyu değildir. Duygu ve düşüncelerimizi sonsuza kadar içimize atamayız. İfade edilmeden biriktirilen duygular, bir süre sonra birer baskı unsuru olarak yeniden gündeme gelirler.

Saklarız. Saklamakta haksız da sayılmayız. Gerçekten küçüklüğümüzden beri söylediklerimiz ya dinlenmemiş ya da ciddiye alınmamıştır. Acının hası, çocuklukta çekilenlerdir. Bir çocuğun acısından daha büyüğü olabileceğine inanmıyorum. Dolayısıyla duyguları ifade etmek kadar ifade edilenleri saygıyla dinlemeyi de bilmek gerekli.

Açık olmanın riski

Risk olmasa kazanç da olmaz. Dolayısıyla duyguları ifade ederken cesur olmanın hediyesi, arzulanan sevgi ve birlikteliğe ulaşmaktır. İfade edişin karşılığının olumsuz olması durumunda ise bunu bir yaşam dersi olarak algılamak gerekir. Bu olumsuzluktan olumlu bir ders çıkarıp yaşamın devam ettiğinin bilincine varmalı insan.

Kimsenin defteri beyaz değil

Herkesin yaşamında olumlu ve olumsuz olarak algıladığı deneyimler var. Olumsuz olanları yaşam defterimizde karalamalar olarak algılamanın pek de doğru olmadığı inancındayım. Olumlu düşünmeyi ve daima ileriye bakmayı öğrendiğimizde en olumsuz anların bile bizi birer insan olarak ne denli geliştirdiğini fark ederiz. Yaşamın bizzat kendisi, iyisiyle kötüsüyle görkemli bir hazinedir.

Aşk

Eğer ortada aşk varsa, hiçbir deneyimin olumsuz olacağı inancında da değilim. Bir duygusal veya fiziksel tacize uğradığınızı hissediyorsanız, bu durumda zaten aşkın varlığından söz edemeyiz.

Aşk ve aşkı ifade, öncelikle bir kendine güven konusudur. Eğer bir özgüven duygusu içinde değilseniz her şeyi baştan itibaren yeniden düşünmekte yarar var, demektir.

Soru sorun

Herhangi bir sorun karşısında en iyi yaklaşımlardan birisi insanın kendi kendisine doğru soruları sorabilmesidir. Eğer duygularınızı ifade etmekte zorlanıyorsanız bunu kendinize açıklıkla sormalısınız.

Neden? Kendinizden emin olmayabilir misiniz? Karşınızdaki insana güveniyor musunuz? Güveninize kuşku düşüren unsurlar nelerdir? Neyi ifade etmek istediğiniz konusunda emin misiniz? İfade edilecek duygular yeterince net mi? Duygularınızı ifade etme isteğinizde ciddi misiniz? Bu, çocukça bir oyun olmasın?

Biraz cesaret

Cesur olun. Duygularınızı ifade etmek size bir dünya kazandırabilir. Belki o da sizin söyleyeceklerinizi duymayı ve konuşmanın devamını getirmeyi bekliyor olabilir. Duygularınızı ifade edin; ama bu ifade sürecinde ayaklarınızın da yer basıyor olması gerektiğini unutmayın.

Aşka Değer Vermek

Aşka Değer Vermek

Gürcan Banger

“Aşkın ömrü üç yıldır” gibi ifadeleri zaman zaman gazete ve dergi yazılarında siz de görmüş ve okumuşsunuzdur. Bence bu ifade, durağan bir bakış açısını ifade ediyor. Bu tür bir cümleyi okuduğumda saksıya dikilmiş ama sonra bakımı unutulmuş, dolayısıyla zamanla kuruyup ölen bir çiçeği hatırlıyorum.

Aşk beslenmek ister

Bence aşk, bir arının çiçekten çiçeğe dolaşmasına benzemelidir. Arının çiçekleri dolaşarak çiçek özü toplamasına benzer bir biçimde aşkın da kendisini besleyecek vesileleri olmalıdır. Masaya bırakılmış bir sevgi notu, beklenmedik anda telefonla arama, olağan bir günde alınıvermiş bir küçük hediye bu vesilelerin akla ilk gelen örnekleri olabilir. Ben buna “Aşkın fantezileri olmalıdır”, diyorum.

Empati

Özet olarak empati, kendini bir başkasının yerine koyarak onun gibi hissedebilmek demektir. Aşk empatik olmalıdır. Mutlulukları ve acıları karşılıklı olarak hissetmeli ve paylaşabilmelidir.

Sevdiğimiz insanın acılarını paylaşmak, tabii ki söz konusu sorunların çözümü demek değildir. Ama bu paylaşım, yaşamımızda giderek azalan güven duygusunun olumlu yönde gelişmesine neden olur. Aşkın büyüyebilmek için bir güven ortamına ihtiyacı olduğunu kim inkâr edebilir!

Sıradanlıkla mücadeleyi paylaşmak

Aşkın sınırsız ve sonsuz olması için zor zamanlarda acıları paylaşmak gerekir. Ama bu, yeterli olmayabilir. Aşkı yok eden faktörler arasında sıradan işlerin özel bir yeri vardır. Nedir bu işler? Çöpün dışarı çıkarılmasından başlayın da; bulaşıkların yıkanması, faturaların çıldırtıcı banka kuyruğunda ödenmesi, akıtan su musluğu ile ilgilenilmesi gibi aklınıza gelebilecek daha pek çok sıradan iş…

Sıradan ve zorunlu işlerle birlikte mücadele, aşkın canlı kaldığının göstergesi olduğu gibi, bu paylaşım aşkın sağlıklı ömrünü uzatma özelliğine sahiptir. Sıradan işleri paylaşarak halletmek, aşkın keyifli taraflarını yaşamak için size çok daha fazla zaman bırakacaktır.

Zorlukları anlamak

Yarısı dolu bir bardağa farklı bakış açılarını bilirsiniz. Olumlu düşünme becerisini edinmiş insanlar bardağın dolu tarafını görürken, kötümserler bardağın yarısının boş olduğunu söylerler. Aşkın karşılaştığı zorluklar konusunda da bu tür ikilemlerin yaşanması sıklıkla olur.

Aşkın taraflarını oluşturan kişilerin, (diğer insanların olduğu gibi) farklı alanlarda sorumlulukları ve görevleri vardır. Bu da kişilerin birbirleri ile ayıracakları zamanın azalması anlamına gelir. Çağdaş yaşamın aşkı törpülediği en önemli unsurlardan birisi zaman kısıtlamalarıdır. Ama gerçek olan, bunların hepsidir. Aşkı giderek karmaşıklaşan bir çağdaş yaşam içinde canlı tutmak; işte yapmamız gereken budur. Karşılıklı olarak yaşanan zorlukları ve sorumlulukları anlayışla karşılayarak, aşkı olumsuz etkilemesine engel olmalıyız.

Aşk köprü kurmaktır

Çağdaş yaşam, giderek daha fazla günlük işlere yoğunlaşmamızı gerektiriyor. Her zaman yapılmayı bekleyen yeni işler, yerine getirilmesi gereken acil görevler var. Ama bu yoğunluk ve aciliyet, aşkın iletişim ihtiyacını unutmamıza neden olmamalı. Tabii ki, iş sorumluluk ve görevlerimizi yerine getirmekle yükümlüyüz, ama bir dinlenme anında onu düşünüp hatırladığınızı ifade edecek bir iletişim fırsatı da kaçırılmamalıdır. Bu, ona özel olmaya devam ettiğini hatırlatacaktır.

Aşk, köprü kurmaktır. Onu arayarak köprü kurun; sessiz kaldığınızda aranızda yüksek duvarlar örülüyor, demektir.

O İlk Günler

O İlk Günler

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Eğer bir başlangıçta iseniz ve bu başlangıcın farkındaysanız ilk günler heyecanlıdır. Ya alınan riskin ürkekliği vardır ya da yaşanmamışı yaşamaya başlamanın coşkusu. Sonra her şey ‘olağan’ olmaya başlar. Heyecanlı başlangıç, alışılmış monotonluğa dönüşür. Neden ve nasıl başladığımızı bile unuturuz.

Bilinmeyene doğru bir yürüyüş

Aşk, ilk kez binilen döner dolap gibidir. Hele ilk günlerde, ayaklarımızın yere basıp basmadığınızı bile anlayamayız. Sanki bu ilki, ilk yaşayan bizden başkası olmamıştır. Bir ormanda ağaçların arasından ara sıra sızan gün ışığının rehberliğinde heyecanlı bir yürüyüştür aşkın ilk günleri. Bilinmeyene doğru cesur bir yürüyüş…

Yüzünüze bir gülümsemenin düştüğünü görür gibiyim. Hatırladınız, değil mi?

Madalyonun diğer yüzü

Bir de madalyonun diğer yüzü var. Günlük yaşamın acımasız akışı, bir yanıyla basit bir başka yanıyla karmaşık güncel sorunlar, aşkı tehdit ediyor. Karşılıklı ilgi, başka alanlara yöneliyor. Sanki o ilk günler hiç yaşanmamış gibi bir sıradanlık sarıyor yaşamı. Bir gürültülü ama monoton trafik içerisinde ilk günlerin heyecanı, güzel sözleri, saygı gösterileri yitip gidiyor.

Aşkı kurtarmalı

Galiba bir ilişkiyi kurtarmaya başlamanın ilk adımı, o ilk günleri hatırlamakla başlıyor. Sonra dün ve bugün arasındaki farkı görmekle… Dünden bugüne doğru yürürken nelerin nasıl değiştiğini sorgulamakla… Ama pozitif bir ruh hali ile…

Günün külleri arasında yitip gitmiş aşk yeniden kazanılabilir. Gerçekten mümkündür bu. Ama önce aşkı kurtarmayı istemek gerekli… Sonra da bunun için emek vermeli. İşte o zaman pırıltılı bir Anka kuşu olan aşk, günün külleri arasında yeni ilk günlere doğru kanat çırpacaktır.

Hatırlamak

Aşkın ilk günlerini hatırlamak, onu geri kazanmanın mucizevî ilacıdır. Bugün adeta ‘unutmuş’ olduğunuz o varlığa, o insana -her kim ise ‘O’- âşık olan sizdiniz. Dünkü o heyecanlı ruh, hala sizin içinizde bir yerlerde yaşıyor. Onu yeniden gün ışığına kavuşturabilirsiniz.

Tabii ki; sorunlarınız var. Herkesin var. Özellikle maddi olanlar, bizi aşktan uzaklaştırmak için her an tetikte bekliyor. Sorunlar, bir sarmal gibidir. Başladı mı sarmaya bir kez; durdurmak ne mümkün. Bu sarmala direnmenin yollarından birisi -sadece birisi, huzuru ve dengeyi aşkla yakalamayı denemektir.

Bir reçete var mı yeniden başlamak için! İnsanın faktör olduğu ortamlarda genel davranış kuralları söylemek hem kolay değil, hem de doğru değil. En azından bireysel seçim ve özgürlükler söz konusu olduğunda doğru değil. Her birey kendi davranış modelini kendisi üretebilir.

Aşka yeniden yaklaşmanın ilk ve belki de tek ilkesi; doğru hatırlamak, olumlu başlamak ve emek vermektir. Sonrası kendiliğinden gelecektir.

O ilk günleri hatırladınız mı?

Aşk ve Sevgi Sözcükleri

Sevgi ve Aşk Sözcükleri

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Konuşmak, insanın diğer canlı varlıklardan ayırt eden en önemli özelliklerden birisidir. Beden dilini bir yana bıraktığımızda; duygu ve düşüncelerimizi anlatmanın en önemli araçlarından birisidir konuşmak. Ama nedense çoğu zaman bu özelliğimizi kullanmakta hayli cimri davranırız.

Hissetmek yetmez

Pek çok insan aşkı kendi içinde yaşamayı tercih eder. Sevdiğini bilir, sevildiğini bilir; ama bunu ifade etmez. Kendisi ifade etmez ama kişi ne kadar sevildiğini bilmek, bunu özellikle duymak ister. Yaşamın bazı anlarını ve alanlarını paylaşıyor olmamız yeterli değildir, sevildiğimizi sözcüklere dökülmüş olarak duymayı isteriz. Sevdiğimiz için farklı, önemli, ayrıcalıklı olduğumuzu bu sözcüklerde okumayı özleriz. Ruhun aşka doyabilmesi için aşkın sözcüklerde dile gelmesi ölümsüzlük suyu ile yıkanma gibidir. Sözcükler, aşkın biteviye kendini canlı tutabilmesi için vazgeçilmezdir.

Söz ustası olmak gerekmez

Bazı kişiler duygularını ifade etmek için bir şiirin mısraları gibi cümleler kurabilmeyi isterler. Bu konuda da başarılı olmayınca suskun kalmayı tercih ederek güzel ifadeler oluşturamamanın üzüntüsüne düşerler. Doğrusu; herkesin ünlü aşk ozanları gibi gizemli sözcükleri peşpeşe sıralamasını beklemek de haksızlık olur.

Sözler duygularla iç içe geçince kendiliğinden şiirsel bir havaya bürünürler. Önemli olan, hissettiğini söylemeyi istemektir. Duyguları ifade edebilmek için söz ustası olmak gerekmez. Gerçek sevgiyi anlatan sözcükler dudaklardan döküldüğünde, söyleyenin acemiliği duyguların gücüyle bir ustanın eserine dönüşür.

Âşık, duymak ister

Herkesin aşkı duymaya ihtiyacı vardır. Seven ve sevilen insanlar, yürekten gelen sözcükleri duymak isterler. Bu sözcükler, “Seni çok seviyorum” gibi kalıplaşmış cümlelerden fazlası olmalıdır; çünkü aşk yaratıcılıkla ve yeniliklerle büyür ve gelişir.

Kendisiyle konuşmak

Kendi yürek sesini çok fazla dinleyen insanlar, aşkı çok fazla yaşadıklarını düşünebilirler. İnsanın kendisiyle yaptığı aşırı yoğun konuşmalar, karşı tarafa sevginin ifade edilmesini ihtiyacını ortadan kaldırabilir. Karşı tarafa duyguları ifade etmemek aşkın geleceği açısından ciddi bir tehlikedir. Karşıda bir ilgisizlik, kayıtsızlık duygusu yaratabilir.

Aşk bir ilişkidir

Aşk, iki tarafın olduğu bir ilişkidir. Aşk, paylaşımın vazgeçilmez olduğu bir ilişkidir. Sözcükleri esirgemek, aşkın beslendiği paylaşım kanallarını yok etmekle eşdeğerdir. Paylaşım fikrini unutarak aşkı kendi başlarına yaşamak isteyen kişiler, yalnız kalma riskini akıllarında tutmalıdırlar.

Sözcükler, aşkın büyülü içkisidir. Duygularla yüklenmiş paylaşılan sözcükler, aşkı sıradanlaşmaktan alıkoyar.

“Ben sevgimi ifade edemem” demek asla kabul edilebilir bir yaklaşım olamaz. Toplumumuzda duyguları sözlerle ifade etmekten geri durulması öğretilir. Heyecanı, duyguları saklamak gerektiği önerilir. Bu öğütler, giderek bir davranış modeli haline dönüşür. Hele ki; sevginin anne-baba tarafından ifade edilmediği aile ortamlarında sevgi sözcüklerini kullanmamak alışkanlık haline gelir. Ama unutmamalıyız ki; hiçbir şey, aşkı sözcükler kadar koruyup geliştiremez.

Aşkınızı sevdiğinize korkusuzca ifade edin. Gösterdiğiniz cesarete değdiğini göreceksiniz.

Nedir Aşk?

Nedir Aşk ?

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Zor duygudur güvensizlik. Yarının ne olacağını bilememek… Hele ki; yaşadığınız toplum, aile ya da çevreniz size yeterli yönlendirmeyi, özendirmeyi yapamıyorsa, duymayı beklediğiniz desteği sağlamıyorsa… İnsanın kendini bir güven ikliminde hissetmesi, olumlu bir davranış modeli geliştirme için bir fırsat yaratır.

Eğer kendimizi yeterince güvende hissetmezsek, her attığımız adımın sonrasını görmeyi bekleriz. Acaba az sonra, yarın, gelecek hafta ne olacaktır? Bir bilebilsek… Bu düşünce, bizi giderek geleceği tahmin etmeye sürükler. Gün ortası rüyaları, yıldız falı okumalar, bilgisayar başında fal açmalar, iyi kahve falı bakan arkadaşa dil dökmeler… Hepsinin amacı, adeta bir aşk romanının sonunu önceden okumak.

Önce sonu bilmek

Önce romanın sonunu bilmeyi isteriz –ya da bazılarımız böyle ister. Eğer kötü bir son ise muhtemelen o kitabı okumayı istemeyebiliriz. Eğer iyi bir ‘son’ varsa, o iyi sonu bilmenin gönül rahatlığı, kolaycılığı ve ruh tembelliği içinde baştan okumaya başlayabiliriz.

Hâlbuki okuduğumuz her roman bir sonuç değil, bir süreçtir. Yaşamda sıkça bulunan yürüyüşlerin bir örneğidir. Roman boyunca okuduğumuz satırlarla birlikte yaşam deneyimimiz zenginleşir. Aklımızda, ruhumuzda farklı zihinsel tartışmalar yapar, iniş çıkışlar yaşarız. Okuduğumuzu kendi yaşadıklarımızla karşılaştırır ve yeni duruşlar, farklı tavırlar kazanırız.

Çoğu zaman roman okumak bir özeleştiridir. O romanı okumanın sağladığı bu özeleştiri sayesinde romanın başındaki ‘ben’ ile sonundaki ‘ben’ birbirinden çok farklıdır.

Yaşam

Tabii ki; başarılı bir sonuca ya da mutlu bir sona ulaşmak önemlidir. Ama daha da önemlisi, yaşamın kendisinin her anının bir kazanım, başarı ve mutluluk süreci olmasıdır. Bizi yüksek nitelikli bir sona ulaştıran da sürecin kaliteli olması değil midir?

Kendi adıma; bir roman okumaya başladığımda önce sonunu bilmeyi istemem. Vardığım son her ne ise bunun daima bir kazanım olduğunu düşünürüm. O romanı okurken, her satırda yeni çağrışımlar, yeni tartışmalar yaparken fikren ve ruhen zenginleştiğimi düşünürüm. Vardığım sondan bağımsız olarak, “İyi ki okudum” der ve kendi sonuç dersimi çıkarırım. Kısacası yaşamımın ilerleyen bölümlerinde yararlanmak üzere aklımın raflarından birisine bir yaşam deneyi olarak tasnif ederim.

Aşk

İster aşk ister sevgi deyin -bu ayrımı tartışabiliriz- genelde aşka bakışımız da bir romana bakışımızdan çok farklı değildir. Daha başlarken sonunu merak ederiz. Çoğumuz aşkın yaşadığımız süreç olduğunu unutur, nasıl bir sona ulaşacağı konusuna kilitleniriz. Sonuçta da o sürecin tadını almak yerine, bir son gerginliği içinde neye, nereye vardığımızı bile anlamayız. Kanımca aşk peşpeşe eklenmiş ‘anlardan’ oluşur, sonlardan değil…

Bir başka sorun

Aşkın bir süreç olduğunu unutursak, her sürecin önemli parçası olan değişimi -yani gelişimi- de unuturuz. Aşk, bir an yakalayıp bir kutuya koyarak sonsuza kadar saklayabileceğiniz bir şey değildir. İnsanın yaşamında var olan her şey gibi o da bir canlıdır. Değişir, büyür, gelişir veya belki de bedenlerimizden önce ölür. Öncelikle onu yaşamak için ihtiyaç duyulacak cesarete sahip olmak gerekir.

Aşk emektir

Önce aşkı yaşamaktan tat almayı bilmeli. Bir çiçeğin ihtiyacı olan bakım gibi aşka özen ve ilgi göstermeli. Ona vereceğiniz emek; onun gelişmesine, canlılığını sürdürmesine ve sizi bilinmeyen heyecanlara götürmesine neden olacaktır. Aşka onu yaşamayı isteyerek başlamalı.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.