“Türklerle Omuz Omuza”

“Türklerle Omuz Omuza”

Gürcan Banger 

Bu pazar günü yazısında 1916 ile 1919 yılları arasında Osmanlı topraklarında Doğu Cephesi ve Filistin’de 29’uncu ve 1’inci Tümen Komutanı olarak görev yapan Alman Tümgeneral Hans Guhr’un anılarına yer vereceğim. Elimdeki kitap, İş Bankası Kültür Yayınları arasında yer almış. Oldukça yeni. İlk basımı Ocak 2007 tarihini taşıyor. Eşref Bengi Özbilen tarafından Türkçe’ye aktarılan kitap, “Anadolu’dan Filistin’e Türklerle Omuz Omuza” ismini taşıyor. Alman yazarın akıcı üslubunun yanında okumayı teşvik eden, emek verilmiş, güzel bir çeviri olmuş. Kitabın özgün adı ise “Als Türkischer Divisionskommandeur in Kleinasien und Palästina”. Kitabın orijinali, 1937’de Berlin’de Mars-Verlag Carl Siwinna tarafından basılmış. 

Kitap, Osmanlı’nın son dönemini Türk ordusunda bir asker olarak yaşamış Hans Guhr’un anılarından oluşuyor. Anılar, Alman generalinin ülkesine dönüşünden sonra 1937’de kaleme alınmış. Bu nedenle Sonsöz bölümünde genç Türkiye’nin kuruluşu hakkındaki izlenimlerini de içeriyor. Kitap, o günlere ait çok sayıda, harita, kroki, v resim ve fotoğraf içeriyor.

İstanbul’da Haydarpaşa’dan başlayan seyahat; Eskişehir, Afyonkarahisar ve Konya üzerinden Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ile devam ediyor. Bu bölümü yazar “Anadolu Günleri” olarak isimlendirmiş. Kitabın ikinci bölümünde Nizip, Şam ve Filistin’de geçen savaş anıları anlatılıyor. Bu nedenle kitabın ikinci bölümüne “Filistin Günleri” adı verilmiş. 

Elimdeki kaynaklarda ve Internet ortamında hayli araştırma yapmama rağmen Hans Guhr’un yaşamı hakkında daha fazla bilgiye ulaşamadım. Sanırım, daha fazla ayrıntı için askerlik tarihi konusunda zengin kütüphanelere ulaşmak gerekebilir. Bu arada bu araştırmam sırasında Osmanlı Ordusu’nda görev yapan Alman subayları ile ilgili çeşitli (pek profesyonel olmayan) çalışmalara da göz atma fırsatım oldu. 

Daha fazla ayrıntı için yine Guhr’un anılarına başvuralım. Tümgeneral Guhr, kitabı için yazdığı önsözde şunları söylüyor: “1916 yazından dünya harbinin sonuna kadar bir Osmanlı piyade tümeninin komutanı olarak Doğu Anadolu Yaylası, Güneydoğu Anadolu, Mezopotamya ve Filistin’deki muharebelere katıldım. Turda döndükten sonra bu muharebelerin gidişatı hakkında silah arkadaşlarım, dostlarım ve tanıdıklarım bana sık sık sorular sordular. Anlattıklarım daima büyük ilgi ile karşılandı. Bu yüzden yaşadıklarımı yazıya döküp bastırmak düşüncesi daha o zaman aklıma geldi. Fakat uzun yıllar boyunca görevde olmam niyetime engel oldu; ama şimdi, mesleğimi icra edişin geçmişte kaldığı yaşlılığımın boş vakitlerinde bunu gerçekleştireceğim.” 

Emekli Tümgeneral Guhr, 1934’te başlayan ve Hitler’in Almanya’yı sürüklediği çılgın savaş ile sona eren Üçüncü Reich dönemini yaşar. İkinci büyük savaşın hemen öncesinde 1937’de şu tespiti yapar: “Ve bugün Üçüncü Reich’ta katı bir askeri ruhla eğitilen Alman gençliği, bu anlatılanlardan Almanların Doğu’daki zor görevlerini ve çok üstün düşmana karşı güçlerinin sonuna kadar yıllarca karşı koymuş olan kahraman Türklerin başka bir örneği olmayan kanaatkârlıklarını, tahammüllerini ve vatan sevgilerini öğrenmelidir.” 

Guhr, bir asker olarak yıllarını geçirdiği Türklerin mücadelesini döndükten sonra da izlemeye devam eder. Batı’nın Sevr zincirinin kırılması, bir anlamda Guhr’un görevdeyken kazanılamayan mücadelesinin de başarılmasıdır: “Galiplerin Türklerin sırtındaki yumruğu acımasızdı, buna rağmen ilk onlar kendi güçleriyle Sevr’in zincirlerini kırdılar. Bütün Avrupa 1922 yılındaki bu şahlanışı Doğu’nun bir mucizesi olarak gördü.”

Bir cumhuriyeti var eden koşulları savaşın içinden okumak için önereceğim bu kitabın tanıtımını yine Guhr’un bilgece sözleri ile bitirmek istiyorum: “Geçmiş nasıl iki milleti müşterek bir savaşta bir araya getirmiştir, dileyelim ki gelecekte dostça bir yarış karşılıklı ticareti ve görüşmeyi, sanat ve ilimlerini yeniden canlandırsın ve dostluklarını pekiştirsin.”

Batı’nın Doğuya Bakışı

Batı’nın Doğuya Bakışı

Gürcan Banger 

Le Corbusier ismi ile ilk kez ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde tanışmıştım. Gerek ODTÜ’deki yapıların –Le Corbusier’in yaklaşımı olan– brüt beton tekniği ile yapılmış olması, gerekse bölümde aldığım Mimarlık Tarihi dersi nedeniyle Le Corbusier ismini bellememek mümkün değildi. Ama bu ünlü mimarı, bir seyyah olmaktan daha çok bir mimarlık ekolu yaratıcısı olarak bilmiştim. 

Le Corbusier olarak tanınan Charles–Eduard Jeanneret–Gris, 1887–1965 yılları arasında yaşamış, İsviçre ve Fransa kökenli bir mimar, tasarımcı, kent plancısı, yazar ve ressamdır. Kendisini büyük şehirler için geliştirilen mimarinin en önemli isimleri arasında sayabiliriz. Özellikle 1952–1959 arasında Chandigarh’da yaptıkları başta olmak üzere çok sayıdaki eserleri, her zaman beğeni ile izlenmiş ve başarı örnekleri olarak araştırılmıştır. 

Le Corbusier, genç yaşlarında öğretmeni ve destekçisi olan Charles L’Epplatenir’in özendirmesi ile uzun süren yolculuklara çıkmış. Bu seyahatler onun sonraki yaşamının şekillenmesinde önemli olmuş.1910–1911 yıllarında Berlin’de bir mimarlık bürosunda çalıştıktan sonra 1911 sonlarında Osmanlı İmparatorluğu’na seyahat etmeye karar vermiş. Balkanlar üzerinden İstanbul, Bursa ve Atina’ya yaptığı yolculukta ayrıntılı notlar tutmuş. Defterlere yazdığı notları, mimarlık örnekleri dışında gördüğü o döneme ait sosyal ve ekonomik yaşamın izlerini de taşıyor. 

1920’den başlayarak Le Corbusier takma adını kullanmaya başlayan ünlü mimarın bu seyahate ilişkin anıları “Şark Seyahati (Le Voyage D’Orient)” ismiyle yayınlanmış. Eser, Türkçe olarak Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları altında “Şark Seyahati – İstanbul 1911” adıyla 2009’da yayınlandı. Le Corbusier’in defterlerinde yer alan kimi çizim ve notlarda kitap içinde yer alıyor. 

Sanatçı ve aydın kişiliği olan bir mimarın gözünden 20’inci yuüzyıl başlarında ülkenin nasıl göründüğünü merak edenler için ilginç bir kaynak. Benim gibi seyahatname meraklıları için ise vazgeçilmez nitelikte.

Sözünü etmek istediğim ikinci kitap, “Doğu’ya Bakış (Looking East)” adını taşıyor. ODTÜ Yayıncılık tarafından kitap dünyasına kazandırılan kitap, Gerald acLean imzasını taşıyor. 2009 basımı kitabın alt başlığındaki açıklama, “1800 Öncesi Dönem İngiliz Yazmaları ve Osmanlı İmparatorluğu” olarak düzenlenmiş.

Kitabın yazarı Gerald MacLean, İngiltere’de Exeter Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörü olarak görev yapıyor. Diğer yandan Canterbury’de Kent Üniversitesi’nde de çalışmaları var. Yapı Kredi Yayınları arasında Türkçeye çevrilerek yer almış “Doğu’ya Yolculuğun Yükselişi – Osmanlı İmparatorluğu’nun İngiliz Konukları 1580–1720” bir başka çalışmasından daha söz edebiliriz. 

“Doğu’ya Bakış” isimli çalışmayı Türkçeye çeviren Sinan Akıllı, yazdığı önsözde kitabı şöyle tanıtıyor: “Gerald MacLean Doğu’ya Bakış’ta erken modern dönemde İngiliz ve Britanya ulusal kimliklerinin oluşumu ve Britanya İmparatorluğu idealinin kurgulanması süreçlerine İngilizlerin Osmanlı İmparatorluğu ve bu imparatorluk içerisindeki toplumlar ve bizzat yaşamış oldukları etkileşimlerin yapmış olduğu katkıları incelemektedir.” 

Kitap, Türk ve Osmanlı tarih, edebiyat ve kültür araştırmaları ile ilgilenenler için bir seyahatname tadında.

19’uncu Yüzyılda Eskişehir (2)

19’uncu Yüzyılda Eskişehir (2)

Gürcan Banger 

Bir kitap sergisinde tesadüfen tanıştığım seyahatnamenin adı “Anadolu ve Ermenistan’a Yolculuk” idi. Yazarı ise Henry C. Barkley. Kesit Yayınları tarafından Nisan 2007’de yayınlanan kitabı Türkçe’ye Nil Demir çevirmiş. 

Internet üzerinden her zaman kitap aldığım sahaftan bu kitabın 1891’de Londra’da basılmış olan orijinalinin bir kopyasını edindim. Kitabın orijinal ismi, “A Ride Through Asia Minor and Armenia”. Orijinal kitabın alt başlığı şöyle düzenlenmiş: “Müslüman ve Hıristiyan sakinlerin karakterleri, davranışları ile gelenek göreneklerinin bir resmini veriyor” 

Daha önceki literatür araştırmalarımda karşılaşmadığım bu kitabın yazarı hakkında da fazlaca bilgiye ulaşmak mümkün olmadı. Orijinal kitabın kapağında yazarın “Tuna ve Karadeniz Arasında” ve “Savaştan Önce Bulgaristan” isimli kitapların da yazarı olduğu belirtiliyor. 

Henry C. Barkley’in bir İngiliz demiryolu mühendisi olduğunu biliyoruz. Balkan’larda demiryolu döşenmesi işinde görev yapmış. Balkanlar ve Anadolu’da yaptığı gezi anıları ile ilgili notlar almış. Bunların 1891’de basılması ile sözünü ettiğim kitap oluşmuş. 

Barkley’in anılarında Eskişehir’i anlattığı bölümlerden (bazı kısımları yeniden çevirerek) bazı alıntılar vermek istiyorum. Bursa’dan Eskişehir’e gelişini şöyle anlatıyor: “At üstünde uzun bir yolculuk oldu. Yolların kuru ve havanın iyi olmasına şükrettik. Güneş tepelerin arkasında kaybolurken önümüzde Sakarya Nehri’nin kollarından birisinin kıyısına kurulmuş olan Eskişehir’i gördük. Şehrin etrafı birkaç mil boyunca alçak, yuvarlanmış ve verimsiz görünümlü tepelerle çevrilmişti. Günışığından yararlanabilmek için hızlandık. Fakat şehrin dar sokaklarına eriştiğimizde yer bulabilmek için hanları peşpeşe dolaşmak zorunda kaldık. Kalabalık hanlarda bize yer yoktu.” 

Barkley Eskişehir anılarına İngiliz kuşkuculuğu ile şöyle devam ediyor: “Eskişehir’e Ekim’in 1’inde (1878) varmıştık ve 3’üne kadar kaldık. Yataktan çıktığımız andan tekrar girene kadar birçok ziyarette bulunduk. Türkler, Rumlar ve Ermenilerden aldığımız birçok yerel bilgiyle tıka basa dolduk. Ama eskiden öğrendiğimize göre, Doğu’da verilen bilgilerin ‘birebin katılarak’ anlatıldığını varsaymalıydık. Bu yüzden, bize ballandırılarak anlatılmış hikayelerin iki veya üç tanık tarafından teyit edilenlerinden söz edeceğim.”

Barkley’in anlattıklarından, Osmanlı’nın kuruluş sonrasında Eskişehir’i unuttuğuna yönelik kendime bir doğrulama çıkaracağım. Evliya Çelebi’nin 17’nci yüzyılda biraz övgü ile söz ettiği şehir hakkında İngiliz seyyah, 19’uncu yüzyılda şunları ifade ediyor: “Öncelikle, Eskişehir, yaşamak için güzel (hoş) bir yer değil. Nehrin hemen kıyısında kurulduğu için sıtma her zaman burada hüküm sürecek gibi görünüyor. … Aslında burası, eğer sıtmayla başa çıkabilirse, Türk için Anadolu’daki en uygun yerdi. Topraklar verimli ve ucuz, en yakın limanla arasındaki mesafe, ürününü satmayı engelleyecek kadar uzak değil.” 

Hemen hemen tüm yabancı seyyahlar, Eskişehir’den ihraç edilen lületaşından söz eder. Barkley, lületaşı hakkında şu bilgileri veriyor: “Her yer lületaşı yataklarıyla dolu ve madenler şehre sadece dört saatlik uzaklıktaki bir tepede kurulmuş. Madenleri ziyaret etmedik ama anlatılanlardan en ilkel şartlarda çalıştıklarını çıkardık.” 

Daha önce belirttiğim gibi Barkley’in seyahatnamesi Eskişehir’den ayrıntılı olarak söz eden kitaplardan bir tanesi. Benim aktardıklarım sadece birkaç küçük örnek oluşturmak için. Yazdıkları arasında katıldıklarınız olduğu gibi, itiraz edeceğiniz noktalar da bulunabilecektir. Eskişehir ve Anadolu tarihine meraklı olanlara bu önemli seyahatnameyi öneririm.

19’uncu Yüzyılda Eskişehir

19’uncu Yüzyılda Eskişehir

Gürcan Banger 

20’nci yüzyıl öncesinde Eskişehir’in tarihini bizden birileri yazdıysa da; elimize ulaşmadı. Yerel tarih adına Osmanlı tarihçilerinin satır aralarına sıkıştırdıkları birkaç cümleden bir şehir tarihi çıkarmaya çalışıyoruz. Devletin vergi, nüfus, mahkeme ve vakıf kayıtlarından ‘kemik sıyırırcasına’ üç beş bilgi lifi yakalamaya çabasındayız. Her memleketi anlatmada cömert davranan Evliya Çelebi bile Eskişehir konusunda cimri davranmış. Matrakçı Nasuh’un minyatür kitabındaki birkaç resimden bu şehrin tarihini okumayı deniyoruz. 

Eskişehir’in unutulmuş bir yerleşim olarak görünmesinde Osmanlı’nın kuruluşundan sonra uzun süre arka planda kalmasının etkisi var. İçinden geçen Porsuk Çayı’na ve merkezde sıcak su kaynağına sahip olmasına ve Anadolu’da önemli bir geçiş noktası özelliğine sahip bulunmasına karşın Eskişehir, 19’uncu yüzyıla kadar silik bir görüntü vermiş. Bursa, Kütahya ve Konya hızla gelişmeye devam ederken Eskişehir, derin bir sessizlik ve yalnızlık içinde kalmış. Ta ki Kafkasya ve Trakya’dan göçler almasıyla ve Bağdat Demiryolu’nun yapılmasıyla makûs talihi değişene kadar… 

Eskişehir hakkında bildiklerimizin pek çoğunu seyyah, asker, diplomat veya başka kimliklere sahip olarak Anadolu’yu ve Ortadoğu’yu gezerek anılarını yazmış yabancılara borçluyuz. Chaput, Cox, Cuinet, de Tournefort, Kinneir, Leake, Lucas, Meier, Ramsay, Texier ve Haspels bunlardan birkaçı… Muhtemelen şu anda hatırlayamadığım başkaları da vardır. İşin ilginci, Eskişehir hakkında yazanlar, genelde bu isimleri (veya başkalarını) referans listelerinde vermelerine rağmen, sözü edilen yazarlara ait kitapların orijinallerini veya çevrilmiş baskılarını bulmak kolay değil. Bazılarının ise adı var, kendi yok. Orijinal veya çevrilmiş; bulabildiğimiz yazılı kaynaklarda da (önceleri Sultanönü olan) Eskişehir hakkında yazılanlar birkaç cümleyi geçmiyor. Bu nedenle bir cümlede Eskişehir geçtiği için satın aldığım pek çok yerli ve yabancı yayın var kütüphanemde. 

Yabancı seyyahlar arasında gerçekten sağlam gözlemci olanlar mevcut. Gördükleri her işlenmiş tarihî taş parçasını resimlemiş veya üzerindeki yazıları not almışlar. Ama genelde yazılanların pek çoğu, kulaktan dolma bilgilerden oluşuyor. Yerel topluluğu ve kültürü iyi tanımadıkları için (iyi yetişmiş bir araştırıcı da değillerse) duyduklarını ya da kendilerine aktarılanları sorgulamadan yazmışlar. Özellikle Hıristiyan yazarların, Türkler hakkında yazdıkları bazı olumsuzlukların gerçekleri ifade edip etmedikleri konusunda emin olamıyoruz. Gerçekler ile Hıristiyanların Türklerden nefreti çoğu zaman birbirine karışıyor. 

Eskişehir, Osmanlı’nın kuruluşuna tanıklık etmiş bir şehir olması yanında; zaman zaman Rum ve Ermeni gibi değişik etnik ve dinî kimliklere de yurt olmuş. Bulunabilen kitaplarda veya seyahatnamelerde azınlıkların durumu ve nüfusu hakkında bir tutarlılık yakalamak kolay değil. Farklı kaynaklarda hayli farklı sayısal değer ve özelliklerden söz ediliyor. Konu, abartmadan inkârcılığa varan değişik boyutlarda arz-ı endam ediyor. 

Bu kadar sözü neden yazdım? Geçenlerde bir Ankara seyahatimde bir kitap sergisinde ilgimi çeken bir kitap oldu. Adından esinlenip bir seyahatname olduğunu düşünerek aldım, şöyle bir karıştırdım. Yanılmamışım; gerçekten bir seyahatname idi. Yazarın adı tanıdık gelmedi. Kütüphanemde olsa hatırlardım. Sıklıkla rastlandığı gibi kitabın sonunda bir dizin de yoktu. Bir dizin olsa Eskişehir sözcüğünün mevcut olup olmadığını araştıracak, varsa kitabı satın almak üzere bir göz atacaktım. Kitabın içinde Eskişehir’le ilgili uzunca bir bölüm vardı. Bu şehirden bu denli uzun söz eden bir başka seyahatname gördüğümü hatırlamıyorum. Kitabı bunu fark ettikten sonra mı aldım; yoksa önce alıp sonra mı fark ettim; bunu şu an hatırlamam mümkün değil. (Üzgünüm; bugünlük bu kadar. Kitabın kalan hikâyesini yarınki köşe yazımda anlatacağım.)

Anadolu Notları

Anadolu Notları

Gürcan Banger 

Elimde Reşat Nuri Güntekin’in “Anadolu Notları I-II” isimli, İnkılâp Yayınları tarafından basılmış kitabı var. Yazar, Millî Eğitim Bakanlığı müfettişliği görevi nedeniyle yaptığı Anadolu gezilerindeki gözlem ve izlenimlerini anlatıyor bu kitabında. Bu gezi notlarının ilk basımı 1936 tarihini taşır. Elimdeki kitapta bir baskı tarihi yok ama 25’inci baskı olduğu anlaşılıyor. Kitabın yeni baskılarını piyasada kolaylıkla bulmak mümkün. 

Türk Edebiyatı’nın en üretken yazarlarından birisi olan Reşat Nuri Güntekin, 1889’da İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini Selimiye ve Çanakkale mahalle mekteplerinde tamamladı. Galatasaray Lisesi’nde ve devamla İzmir’de Frere’ler Okulu’nda eğitim gördü. Yarışma sınavı kazanarak girdiği İstanbul Dârülfununu Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Bursa’da ve İstanbul’da liselerde edebiyat öğretmenliği ve müdürlük yaptı. Millî Eğitim Bakanlığı müfettişliğine getirildi. 1939 – 1943 arasında Çanakkale milletvekili olarak parlamentoda görev yaptı. Daha sonra başmüfettiş olarak memuriyet görevine devam etti. UNESCO’nun Türkiye Temsilciliği ve öğrenci müfettişliği görevlerini yerine getirdi. Emekliliğinin ardından İstanbul şehir Tiyatroları Edebî Kurul üyeliğine seçildi. Akciğer kanseri tedavisi için gittiği Londra’da 1956’da ölmüştür. 

Yazarın “Çalıkuşu”, “Dudaktan Kalbe”, “Bir Kadın Düşmanı” gibi çok bilinenler de dahil olmak üzere 15 tane romanı vardır. Çok sayıda oyun ve öykü yazmıştır. Bu yazının konusu olan “Anadolu Notları” ise gezi türünde yazdığı tek örnektir. 

Bir diğer ünlü edebiyatçımız Ahmet Hamdi Tanpınar, Güntekin’in aşırı ilgi gören “Çalıkuşu” romanının yazarı adeta esir aldığını söyler. Onun deyimiyle “okuyucu kütlesinin sevgi tazyikinden Reşat Nuri’nin kendisi de tamamıyle kurtulamamıştır”. 

“Anadolu Notları”, 1930’lu yıllarda bir romancı duyarlılığı ile Anadolu’nun durumunun resmini çizer. Yazar, bu kitabında Anadolu’nun sosyal ve kültürel yaşamından kesitler sunar. Bunu yaparken edebiyatçılığın kendisine verdiği güzel Türkçeyi ve kolay okunabilirliği kullanır. 

Seyahatlerini esen rüzgâra benzetir. Gâh orada, gâh buradadır. Bazen bir tren istasyonunda uyuklar, kimi zaman bir cılız ağacın altında otomobilin tamir edilmesini bekler. Yazılar arasında yıl farkı olmasına rağmen o, hepsini bir arada bir roman lezzetinde hamur etmiştir. Hatta öyle ki karşısına bir garip köy çıktığında “Ben bu alçak toprak kulübeleri, bu sokakları; tekerleğin biri çıkmış bu öküz arabasını; onun üstüne tünemiş tavukları, yarı çıplak çocukları; biraz ötede omzunda testi ile su taşıyan yalınayak küçük kızı, sırtında bir çalı demetiyle yokuştan inen peştamallı büyükanayı bir saat evvel bir daha, iki saat evvel bir daha gördüm… Sakın araba beni bir daire etrafında döndürüp dolaştırdıktan sonra hep aynı yere getirmesin” diye kuşkuya düşer. 

Kitapta fazla uzun olmayan tek tek yazılar yanında tuluât tiyatrolarını, kahvehaneleri, otelleri, parayı, eğlence yerlerini konu alan dizi yazılar da var. Her yazı, bir sosyal ve kültürel bütünün parçası olarak farklı bir lezzette okunuyor. Ben, bu kitabı seyahatname kütüphanemin bir parçası olarak edinmiştim. Gerçekten yetmiş küsur yıl öncesinin Anadolu’suna farklı ve “Çalıkuşu” tadında özel bir bakışı dile getiriyor. Gerçekten kitapta tuluât tiyatrolarını anlattığı üç yazının birincisinde, 20-22 yaşlarındaki meczup delikanlının öyküsünü okuduğumda içimde hüzünle karışık garip bir acı basmıştı içimi. İşte; bu duygu, Reşat Nuri’dir. Onun, kahramanla okuru aynılaştıran yazarlık gücüdür. 

Meczup delikanlının hikâyesini şöyle bitiriyor: “Demek zavallının paramparça gömleğinin üstündeki kırmızı kıravatın hikmeti bu, belediye tiyatrosunda kanto oymağa gelecek sevgili ile yarım kalmış senfoniyi devam ettirmek için hazırlıkmış!…” 

1930’lu yılların Anadolu’sunu bir roman lezzetinde kolayca okumak isteyen edebiyat, tarih ve seyahatname meraklılarına öneririm.

Türk Kahvesi

Türk Kahvesi

Gürcan Banger 

Seyahatname tanıtımına ayırdığım pazar köşemde bugün üç ayrı kitabın tanıtımını yapacağım. Üçü de Türk kahvesini, kahvehaneleri ve Türk toplumunun sosyal yaşamını konu alıyor. İlk kitabım, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türkiye’de yaşamış Clare Sheridan isimli bir İngiliz kadınının gözlem ve düşüncelerini yansıtıyor. Arion Yayınevi tarafından yayınlanan kitap “Sade Türk Kahvesi” adını taşıyor. Zeynep Güden tarafından Türkçe’ye çevrilen eserin birinci baskısı Mayıs 2004’te yapılmış. Kitabın orijinal adı ise “Turkish Kaleidoscope”.

Clare Sheridan, 1885 ile 1970 yılları arasında yaşamış bir heykeltıraş, ressam, yazar ve gezgin. Çevirmen, belki de bir ajan olabileceğini söylüyor. 1924-1925 yıllarında Türkiye’de bulunmuş. İstanbul, Bursa, Ankara yanında Karadeniz kıyısındaki limanları gezmiş. 1921 ile 1928 arasında yazılmış ve basılmış dört kitabı daha var. Çevirmenin sunuşunu okuduğunuzda, eminim siz de ilginç bulacaksınız. Bu çalışması bir gezi ve anı kitabı olmanın ötesine geçerek bazen alaycılığa kaçabilen bir eleştiri niteliğini de taşıyor. 

Tanıtacağım ikinci kitabın adı “Yunanistan’da Türk Kahvesi”. Yazarı ise Elias Petropoulos. İletişim Yayınları tarafından piyasaya sürülen kitabı Herkül Millas, Yunanca’dan Türkçe’ye çevirmiş. Elimdeki kitap, 1995 tarihli birinci baskıdan. Kitabın ilk orijinal baskısı 1979’da Yunanistan’da yapılmış. 

Kitabın yazarı, bir Yunanlı. 1928’de Atina’da doğmuş. Selanik Üniversitesi’nde hukuk ve politik-ekonomik bilimler okumuş. Çok sayıda kitabı var. Yazar, bu kitabında kahvenin öyküsünü anlatıyor. Atina ve Selanik’teki kahvehanelerden ve kahve pişirme usullerinden söz ediyor. 

2006 yılında Bosna Hersek seyahatimde başkent Saray Bosna’nın Başçarşı adı verilen geleneksel bölgesinde eski usul kahvehanelerde Türk kahvesi içme şansım olmuştu. Sanki biz geleneği, yurt dışında olduğu kadar korumuyoruz. O ilginç kahve takımlarıyla kömürde yapılmış kahvenin lokum eşliğinde ikramı çok hoştu doğrusu. Petropoulos’un kitabını elime aldığımda aynı hazzı tekrar duydum. İnsan kırk yıl kahve içmese belki akına bile gelmez. Ama o geleneksel hazırlama ve ikram üzerine içildiğinde, gerçekten kırk yıl hatırı olacak bir hale geliyor. 

Üçüncü kitap da İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış. Elimdeki kopya, 1998 tarihli birinci baskı. Taha Toros tarafından kaleme alınan kitap, “Kahvenin Öyküsü” adını taşıyor.

Kitaptan bir bölüm okuyalım: “Kahvenin nereden çıktığı konusunda, eski kaynaklarda, birbirine yakın bilgiler mevcuttur. Bizler, öteden beri kahvenin anavatanını Yemen olarak biliriz. ‘Kahve Yemen’den Gelir’ eski bir türküdür. Gerçekten evvelki yüzyıllarda, Yemen büyük bir kahve üreticisiydi. Fakat ilk kahve, Yemen’e Habeşistan’dan geldi ve orada üretildi. Borbon ve Antil Adası’nda yetiştirilen kahvelerin de Habeşistan asıllı olduğu sanılmaktadır.”

Kahve de alkollü içecekler gibi yasaklanmıştır bir zamanlar: “Kahvehanelerin yıkılması, kahve içenlerin şiddetli cezalara çarptırılması hatta asılması, Sultan IV. Murat zamanına rastlar ki, bu kahvenin başına gelen son felakettir! 1633 yılında kahveyle birlikte tütün de yasaklandı. Gerekçe olarak İstanbul’daki büyük yangınların kahvehanelerde pişirilen kahveden çıktığı gösterildi. Padişah bile kıyafet değiştirerek yasağına uymayanları, bizzat yakalayıp cezalandırdı.” 

Bir dinlenme anında içmeyi sevdiğimiz Türk kahvesinin hikâyesini bu üç kitabın satır aralarında okumayı seveceğinizi umuyorum.

Bisikletli Seyahatname

Bisikletli Seyahatname

Gürcan Banger 

Bu yazıda size 100 yıl önce bisikletle İstanbul’dan Bursa’ya yapılan bir gezinin anılarından söz edeceğim. Elimdeki kitap, İş Bankası Kültür Yayınları arasında basılmış. Birinci baskısı, Ekim 2006’da gerçekleşmiş. Yazarı İbnülcemal Ahmet Tevfik. Kitabın tam ismi ise şöyle: “Velosipet ile Bir Cevelan: 1900’e Doğru İstanbul’dan Bursa’ya Bisikletli Bir Gezi’. Osmanlıca olarak yazılmış gezi anılarını Türkçe’ye Cahit Kayra çevirmiş. (Bilmeyen veya hatırlamayanlar için velosipet’in bisiklet, cevelan’ın ise gezinti anlamına geldiğini fısıldayayım.) 

Kitapta anlatılan anılar, 19’uncu yüzyılın sonları ile 20’nci yüzyılın başlarında yaşamış bir kişinin yaptığı bir geziyi anlatıyor. 1890’lı yılların sonlarına doğru İstanbul’da yaşayan bisiklet meraklısı bir genç, Bursa ve çevresini gezmek üzere bisikletle yola çıkar. Başlarken o niyet var mıdır bilinemez ama sonuçları açısından bir keşif gezisi olur bu. 

Gencin davranışı, gerçek bir seyyah gibidir. Geçeceği yollar konusunda araştırmalar yapar. Uğrayacağı yerleşim noktaları hakkında bilgiler toplar. İyi bir gezgin gibi ulaşacağı yerlerde görüp izleyecekleri konusunda çalışmalar çalışmalar yapar. 

Yolculuk İstanbul’dan Mudanya’ya yaptığı gemi yolculuğu ile başlar. Ardından sırasıyla Bursa, İnegöl, Yenişehir güzergâhını bisikletle gezer. Bisiklet gezintisini tekrar Bursa’ya dönerek sonlandırır. Tüm gezisi sırasında görüp yaşadıklarını ayrıntılı olarak kayıt eder. 

Genç gezginin anıları ilk kez 1900 yılında İstanbul’da basılmıştır. Uzun yıllar unutulmuş olarak kalan bu anılar, 20’nci yüzyılın başındaki Türkiye ve Marmara Bölgesi konusunda önemli görünümler içermektedir. 

Bisikletli gezgin, kitabında Bursa hamamlarından çalgılı gazinolara kadar gözlemlerini bizden esirgemez. Mesire yerlerini, köyleri anlatır. Göçmenlerle ilgili gözlemlerini yansıtır. Coğrafi çevre hakkında bilgiler aktarır. 

İlk bisiklet, Fransız Devrimi sonrasında geliştirilmiştir. Daha sonra İngilizler bisiklete pedal ekleyerek daha kullanışlı hale getirdiler. Ahmet Tevfik’in gezisi sırasında kullandığı bisiklet, bugünkülerden hayli farklı ve ilkeldir. Yazar, böyle bir bisikletle 266 km yol yapmıştır. 

Bisikletli genç gezgin Ahmet Tevfik’in anılarından Cahit Kayra’nın Türkçe’si ile bazı bölümler aktararak bitireyim. Yazar, gezisinin başlangıcını şöyle anlatıyor: 

“Temmuz ortasına doğru idi. Aklımıza ufak bir gezi yapmak geldi. İki hafta kadar bisiklet tecrübesi yapmış olan arkadaşım da düşüncemi destekledi. Biraz düşündükten sonra arkadaşıma, ‘Bursa’ya gidelim, yollar pek güzel. O yörede ne tarafa gitmek istenilse şose vardır; o şehir vilayet merkezi olduğu için, Hüdavendigar vilayetinin her namlı beldesi şoseler aracılığı ile ona bağlıdır. Kısaca, biz orada görülecek uçsuz bucaksız bir meydan, geniş bir gezinti sahası bulabileceğiz’ dedim.” 

“Velosipetle uzunca geziler şu mevsimde, yani rüzgârı az ve havası değişken olmayan temmuz ve ağustos aylarında yapılmalıdır. İlkbaharın tatlılığına, hele memalik-i şahanenin bu kısmında doyum olmasa da; çoğu zamanlar rasgele yönlerden esen sağanaklı rüzgârlar, kelebeklerin uçuşlarını nasıl zorlarsa, bu hafif gezi aracının da hızına öyle etki yaparak ve yolunu keserek, binicisi için yorgunluk nedeni olur.” 

Bu cümlelerle Ahmet Tevfik’in velosipet seyahatini ben başlatmış oluyorum. Kitabı edinip okuyarak yolculuğu tamamlamak da size düşüyor. İyi okumalar dilerim.

Liman von Sanders’in Beş Yılı

Liman von Sanders’in Beş Yılı

Gürcan Banger 

Sürekli izleyenlerin bileceği üzere; uzunca bir süredir bu köşeyi pazar günleri değişik gezginler tarafından kaleme alınmış seyahatnamelere tahsis ediyorum. Bugün; bir seyahatname olarak kabul edemesek bile, ülkemizin bir dönemine tanıklık etmiş Alman Paşası Liman von Sanders’in anı kitabına yer vereceğim. Elimdeki kitap, Yeditepe Yayınevi tarafından Ekim 2006’da basılmış. Liman von Sanders tarafından yazılan ve “Türkiye’de Beş Sene” ismini taşıyan kitabın Osmanlıca’ya çevirisi Osmanlı Genelkurmayı Askeri Tarih Encümeni Tercüme Heyeti tarafından yapılmış. Bu baskıyı Türkçe olarak yayına hazırlayan ise Muzaffer Albayrak. Tam adı Otto Liman von Sanders olan yazarın, önsözünde Kasım 1919 tarihini taşıyan kitabının Türkçe’de başka yayınevleri tarafından yapılmış baskıları da var. Orijinal adı “Fünf Jahre Türkei” olan anıların ilk baskısı ise Berlin’de 1920 yılında yapılmış. İlk Türkçe basımı ise yukarıda sözünü ettiğim heyetin çalışmaları sonucu Osmanlıca olarak İstanbul’da 1921’de gerçekleştirilmiş. 

Otto Liman von Sanders, 1855 yılında bugünkü Polonya toprakları içinde kalan Slupsk (eski adı Stolp) kentinde doğdu. Askerî yaşamı 1874 yılında Essen Muhafız Birliği’nde başladı. 1911 yılında generallik rütbesini elde etti. 1913 yılının sonlarında Osmanlı ordusunda yenileşme çalışmalarına katkıda bulunmak üzere Alman askerî heyetinin başkanı olarak İstanbul’a geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Osmanlı Birinci Kolordusunun komutanlığını yaptı. 1914 yılına kadar ordu genel müfettişliği yanında (fazlaca ilerleme kaydedilemeyen) askerî iyileştirme çalışmalarında yer aldı. 

Almanya ile Osmanlı Devleti arasındaki ortak çalışmalar kapsamında mareşal rütbesine yükseltilen von Sanders, 1915 baharında Çanakkale’deki Beşinci Ordu komutanı oldu. Çanakkale Savaşı sırasında İngiliz ve Fransızların ittifakına karşı savaşta tüm yetkileri elinde bulundurdu. 

1917 ve 1918 yıllarında Mareşal von Sanders Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci Orduların bir araya getirilmesi ile oluşan Yıldırım Orduları komutanlığına getirildi. Bu ordu, Filistin ve Suriye’nin İngilizlere karşı savunulmasında görev yaptı. Bu cephenin İngilizler tarafından yarılması sonucu, 1918 Eylülünde Halep’e çekilerek ordunun komutasını Mustafa Kemal Paşa’ya bıraktı ve Almanya’ya gitmek üzere İstanbul’a döndü. 

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından bir süre İstanbul’da gözaltında tutuldu. Ardından Alman askerlerini Almanya’ya geri götürmek üzere görevlendirildi. Gemiyle gittiği Malta’da Şubat 1919’da savaş suçlusu olarak tutuklandı. Malta’da tutulduğu sırada yukarıda sözünü ettiğim “Türkiye’de Beş Sene” isimli anı kitabını yazdı. Aynı dönemde yazıldığı ifade edilen “Millet-i Müselleha” isimli bir diğer kitabı hakkında herhangi bir bilgiye ulaşmam (bu yazıyı yazdığım sırada) mümkün olmadı. 

Liman von Sanders, 1919 yılı Ağustos’unda Malta’dan bir gemiyle yola çıkarak Venedik, Verona, Innsbruck üzerinden Almanya’ya döndü. Anılarını yazarak geçirdiği yıllardan sonra 1929’da Almanya’nın Münih kentinde öldü. 

Liman von Sanders, Osmanlı ordusunun Liman Paşa’sıdır. Osmanlı Devleti’nin girdiği son kritik savaşta önemli görevler üstlenmiştir. Onun anıları, Çanakkale Savaşı ve Kuzey Afrika ile Ortadoğu’nun savunulmasının öğrenilmesi açısından önemlidir. Her ne kadar Enver Paşa’nın da şikâyet ettiği bazı sübjektif yaklaşımları da olsa, bunlar anıların değerini azaltmaz. 

Yeditepe Yayınevi’nin gerçekleştirdiği kitabın ekinde von Sanders’in anılarını Almanca’dan Osmanlıca’ya çeviren askerî heyetin açıklamaları var. Heyet, hatalı veya eksik olabileceğini düşündüğü bazı noktalarda açıklayıcı notlar yazmış. Liman Paşa’nın anılarının tanıtımını, Askerî Tarih Encümeni Başkanı Hüseyin Hüsnü Emir Bey’in (dünden bugüne uzanan anlamlı) sözleri ile bitirmek isterim: “(Liman von Sanders’in) bütün yazılarında derin bir Almanlık hissinin ve taraftarlığının hâkim olması keyfiyetine gelince; buna çaresiz tahammül edeceğiz. Çünkü ona, en başından rıza göstermişiz.” 

Osmanlı’nın son dönem savaşlarını bir de (yine Hüseyin Hüsnü Emir’in sözleriyle) “orta derecede bilgi ve yeteneğe sahip, sert ve haşin bir Alman generalinden” okumanız, eminim ki Batı’nın köklerini tarihte bulan bakışını anlamak açısından yararlı olacaktır.

Bir Fotoğraf

Bir Fotoğraf

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Bir fotoğrafın, hele ki bir insanın fotoğrafının neler anlatabileceğini yıllar önce uzaklarda bir kentte bir sokak fotoğrafçısından öğrenmiştim. Yine bir başka sokak fotoğrafçısından satın aldığım Zeiss marka antika sayılabilecek bir makine ile çılgın bir hevesin yol vermesiyle insan fotoğrafları çekmeye başlamıştım.

Ne zaman o eski fotoğrafları karıştırsam yaşanmış ve dünde kalmış anlar canlanır. Kimi gülen, kimi gülümsemeye çalışan, bazıları dalgın o gözlere takılır kalırım. Kameraya bakan gözlerin arkasındaki dünyayı hayal etmeye çalışırım. Bazen de o gözlerle birlikte bir akıl gezintisine çıkarım.

Uzunca bir süredir fotoğraf çekmiyorum. Antika makinemle arama bir soğukluk girdi. Belki de kullanımı kolay yeni bir makineye ihtiyacım var. Ama o sıralar vizörden görmeye meraklandığım insanları gözlemlemeye devam ediyorum. Bakışları, davranışları gözlemek ve anlamlandırmaktan tat alıyorum. Zaten yaşamı anlamlı kılan da bizim ona bakışımız değil midir?

İnsanları gözlemlemek güzeldir ama öncelikle bunun bir büyük gözaltına dönmemesi gerekli. Yaşama, çevremize, insanlara ilişkin gözlemler yaparken zor olsa da, tarafsız ve rahatsızlık vermeyen bir referans noktası olabilmeyi başarmalıyız. Gözlemi yaparken gerekçeniz ne olursa olsun; yanlış, sığ, kaba veya saygısız olarak anlaşılma riskini taşıdığınızı unutmamalısınız. Gözlemci olan, akıl ve ruh gözünüz olmalıdır. Sevecen ve içten…

Genelde gözlemlerimi kendime saklarım. Bilgiyi paylaşma yanlısı olmama karşın özel olanın, bu özelliğinin korunması gerektiğini düşünürüm. Özel olanı genel ortamlarda paylaşmak, onun değerini yok etmek gibi gelir çoğu zaman. Özel olan, özel kalmalıdır. İyi günde, kötü günde… Ama bazen yazdıklarımın satır aralarına kendimce özel bir “lügaz veya muamma” koymak da hoşuma gitmiyor değil. (Lügaz ve muamma, genelde şiir türünde bir metnin içinde yer alan, cevabı bir isim olan gizli bilmecelerdir) Arif olan anlaya…

Kendime bilmece

Bazen bilmeceyi kendimize yazmak eğlencelidir. Meydan okuyucudur da aynı zamanda. Şimdi ve daha sonraki zamanlarda okunduğunda; böyle bir bilmeceye verdiğimiz cevaplar yaşama, çevremize ve kendimize bakışımızdaki değişimleri (ya da kalıcılığı) göstermesi açısından ders vericidir.

Aslına bakarsanız; yaşamın tamamını da bir bilmeceler manzumesi olarak düşünebiliriz. Çevremize kendimizle ilgili ipuçları veriyoruz biteviye. Bu ipuçlarını kullanarak bilmeceyi doğru çözenler de oluyor, yanlış sonuca varanlar da. Bu sanal bilmeceyi çözmeye aday insan, sonuçta doğru ismi telaffuz etmiyorsa bu durum, onun ipuçlarını yanlış değerlendirmesi kadar bizim verdiğimiz ipuçlarının hatalı olmasından da kaynaklanabilir.

Kazancın kaynağı risktir. Risk almadan elde etmek mümkün değil. Ama önce kişinin, bilmeceyi çözecek cesareti ve güveni kendinde bulması gerekir. Ne korkunun ecele faydası var; ne de “bilmeceyi çözemedin” diye Dünya’nın sonu gelecek…

Sessizliğe duruşların, görünmezliği deneyişlerin, kayıtsızlığa saklanışların sonu yok; başarabilirsin.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.