AVM ve Sonrası

AVM ve Sonrası

Gürcan Banger 

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Türkiye’nin her yerleşim noktasında peşpeşe alışveriş merkezleri (AVM’ler) açılıyor. Yaşadığımzı kent de bu organize perakendecilik rüzgârından kendi nasibini her geçen gün daha fazla alıyor. Yıllar öncesinden beri öngörüleri güçlü kişi ve kuruluşlar tarafından gündemde tutulmaya çalışılan bu konu, ‘yumurta kapıya dayanınca’ günlük konuşma gündemlerinde yerini almaya başladı. Süreç, özellikle esnaf ve küçük tüccar kesimlerinde bazen bir şaşkınlık, kimi zaman korku ile sorgulanır oldu.

Küçük ticaret ile uğraşan kesimden sıklıkla şu soruyu alıyorum: “Bu kent, bu kadar çok perakendecilik organizasyonunu kaldırabilir mi? Peşpeşe açılan süper ve hiper marketler ile alışveriş merkezleri bu kentte tüketime ayrılabilir kaynaklar açısından fazla değil mi?”

Şu noktanın farkında olmak lazım. Serbest piyasa sisteminin, (kitabî ifadelere göre) kendiliğinden düzenlediği bazı konular olsa da, arz ve talep dengesini (ya da bir başka deyişle arz edenle talep eden dengesini) kendiliğinden kurduğunu söyleyemeyiz. Bugünün iş dünyasında (piyasa işlemlerinin fiilî net görünümü olarak) müşteri az, buna karşılık üretici ve satıcı çoktur.

20’nci yüzyılın son çeyreğinde üretim teknolojisi sorunlarının aşılmasıyla üretim alanında bir patlama oldu. Mallar ve hizmetler Dünyanın herhangi bir noktasında istenen kalitede elde edilir hale geldi. Buna bağlı olarak da bu ürün ve hizmetleri pazarlamak isteyen satıcılar piyasayı doldurdu. Bu ürün ve hizmet patlaması (ve tabii ki satıcı patlaması) karşısında, adeta alıcıların azaldığı şeklinde bir görünüm oluştu.

Bir örnek üzerinden gidelim. Bugün piyasada 100 birim müşteri (bir başka deyişle 100 birim ihtiyaç) varsa, bunun çok ötesinde (lafın gelişi, 300 birim ürün, bir başka deyişle 300 birim satıcı) mevcut. Bu örnek üzerinden gidersek, 300 birim satıcı, 100 birim müşteriyi paylaşmak zorundalar. Kim ne satarsa satsın, kolaylıkla anlaşılıyor ki; 200 birim satıcı (üretici), mallarını satamayacak.

Azalan müşteri – çoğalan satıcı ortamında; süper ve hiper marketlerle alışveriş merkezleri, organize perakendecilik teknikleri ile geleneksel ticaretin payını elinden alıyorlar. Bu nedenle geleneksel esnaf ve küçük ticaret kesimleri hızla işlerini kaybediyorlar.

Organize perakendeciler, esnaf ve küçük ticareti bitirdikten sonra savaşı kendi aralarında sürdürmeye başlıyorlar. Tüm Dünyada gerileyen alışveriş merkezlerinin tarihi bu gerçeği doğruluyor. Önümüzdeki günlerde alışveriş merkezleri arasındaki savaşın (rekabetin sınırlarını fazlasıyla aşar biçimde) sertleşerek süreceğini gözleyeceğiz.

AVM’lerin bir yerleşime gelmesi ile birlikte gözlenen bir diğer gelişme, cadde mağazalarının bir bölümünün, İngilizce ‘outlet’ adı verilen indirimli ve kampanyalı karma ürün satış noktalarına dönüşmeleridir. Tüm Dünyada AVM’lerin yoğun baskısı karşısında geliştirilen tekniklerden birisi budur. Önümüzdeki günlerde bu tür örnekleri de çevremizde artan sıklıkta göreceğiz.

Bir başka gelişme olarak; satın almak için alışveriş merkezinin karmaşasına girmeye değmeyecek ürünlerle ilgili dükkânların (küçük işyerlerinin) çoğalması beklenir. Sigara-içki satıcıları veya az sayıda seçilmiş ürünler satan bakkallar bu türün örnekleri arasındadır.

Sözün iyisi sona kaldı. Bir alışveriş merkezi, tüketici için bir sanal dünya yaratır. Müşteri yaşamının pek çok noktasına hitap etmeye çalışır. Ama sonuçta hedef daha fazla mal ve hizmet satmaktır. Burada çoğu zaman düşük fiyat ile önemli bir avantaj sağlanmaya çalışılır. AVM’lerin ürün çeşitliliği ve ucuz fiyat baskısına karşı koymanın yollarından en önemlisi, ürün ve hizmet satarak kâr elde etme modeli yerine ‘nitelikli ve tercih edilir çözüm satmaktır.’ Organize perakendeciliğe karşı en etkin yöntemin, bu yol olduğu kanaatindeyim. “Nasıl?” derseniz, onu da bir başka yazıda anlatırım.

İnternet Ne İşime Yarıyor?

İnternet Ne İşime Yarıyor?

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Bilgisayarla 1970’li yılların hemen başında tanıştım. Bu teknoloji, yaklaşık 35 yıl önce yaşamıma vazgeçilmez biçimde girdi. O zamandan bu yana kendi öğrenme çabam yanında; insanların bu teknoloji ile tanışması ve yakınlaşması için hayli emek verdim. Kitaplar, gazete ve dergilere yazılar yazdım. Özel veya akademik ortamlarda dersler, kurslar ve konferanslar verdim. Tamircilikten yazılım üreticiliğine, teknisyenlikten elektronik devre tasarımına kadar girmediğim bilgisayar dalı kalmadı.

Tüm bu süreç boyunca bir uzman olmaktan daha çok, daima iyi bir kullanıcı olmayı özledim. Sanırım; yaşam, bu dileğimi gerçekleştirmek için bana yardımcı oldu. Biraz da; İnternet’in günlük yaşamımıza girişi ile birlikte ‘iyi kullanıcı’ olmaya yönelik dileğim yerine geldi. Bilgisayarın, bir kurumsal ve kişisel gelişim danışmanı olarak yaşamımda artık doğru yere oturduğunu biliyorum.

Buluşlar, insan yaşamını değiştiriyor. İnsanlar da bu buluşların yarattığı teknolojik değişime ayak uyduruyorlar. Gelmiş geçmiş buluşların en önemlilerinden birisi olan bilgisayar, bu iki yönlü etkileşimin doğrulandığı alanlardan birisi oldu. Özellikle İnternet’in yerleşmesi, gelişmesi ve hızlanması ile birlikte elektronik / sanal tabanlı yeni bir yaşam ve iş modeli oluştu.

İnternet’le birlikte ülkelerin hukukî ve politik sınırları var olmaya devam etmekle birlikte, ekonomik sınırlar ortadan kalktı. Ticaretteki liberalleşme ve bilişim – iletişim teknolojilerindeki gelişmeler birbirine eşlik edince; ekonomik sınırların belirsizleşmesi ivme kazandı.

Bu gelişmeler ne anlama geliyor derseniz; buna birkaç farklı açıdan bakmak lazım gelir. Öncelikle; sınırların silikleşmesi, beraberinde dünya pazarlarının birbirini daha fazla etkiler hale gelmesine neden oldu. Her pazara başka ülkelerden yeni üretici ve satıcılar (yani rakipler) girdi. Piyasalara servis edilen mal ve hizmet sayısında sayı ve nitelik olarak çeşitlilik oluştu.

İşte; İnternet, her piyasada yer alan bu ürün ve hizmet çeşitliliğine müşteriler tarafından kolayca ulaşılmasını sağladı. Tanıtımların, reklâmların ve pazarlama malzemelerinin Internet’e taşınması ile mal ve hizmet hakkında bilgi bolluğu oluştu. E-ticaret siteleri, bu ortamda alışveriş yapmanın kolaylığını müşterilere, tahsilât yapmanın güvenliğini ise firmalara sundular.

İnternet ortamındaki e-ticaret olanaklarını genelde kitap almak için kullanıyorum. Özellikle yurtdışında veya bir başka kentte henüz satışa sunulmuş yayınlara, piyasada bulunması zor sahaf kitaplarına veya sadece Internet’te dosya olarak pazarlanan kimi dokümanlara ulaşmak son derece kolay oluyor.

Cep telefonu veya fotoğraf makinesi gibi kişisel kullanıma yönelik bir ürün almadan önce, ürün özellikleri (ve tabii ki fiyat) açısından araştırma yapmak için Internet, ideal bir ortam oluşturuyor. Ürünün teknik nitelikleri bir yana; normal çarşı – pazar yöntemi ile alacağım ürünler konusunda bile, önceden (bilgisayar başı) fiyat araştırması yapmak yararlı oluyor. Ürünleri birbirleri ile karşılaştırmak, aynı ürünü daha önce alıp kullananların görüşlerini öğrenmek ve hatta elinizde mevcut ama ihtiyacınızı karşılamayan ürünü ikinci el olarak satmak bu ortamdan son derece kolay.

Her geçen gün iş yapma modelini İnternet ortamına taşıyan kişi ve kuruluş sayısı artıyor. E-ticaret sitelerinde çok hızlı bir çeşitlenme yaşıyoruz. Pek çok büyük firmanın yeni pazarlama ve satış anlayışlarını Internet’i temel alarak geliştirdiklerini görüyoruz. Anlaşılıyor ki; bir kullanıcı olarak bilgisayar ve İnternet, yaşamımızda daha fazla yer almaya devam edecek.

Wal-Mart

Wal-Mart

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi

Wal-Mart, dünyanın en büyük organize perakendecilik şirketlerinden birisi. Wal-Mart süpermarketler zinciri, 1962 yılında Sam Walton tarafından ABD’nin Arkansas Eyaleti’nden başlayarak kurulmuş. Forbes 500 Dergisi’nin değerlendirmesine göre bugün Walton’lar Dünya’nın en varlıklı ailelerinden birisidir. Aile, ABD’nin en zenginleri listesinde her yıl ilk 10 içinde yer almaktadır. Aile, Wal-Mart’ın yüzde 38 hissesini elinde tutmakta. Ailenin toplam servetinin 100 milyar doları geçtiği ifade ediliyor.

GSMH olarak kısaltılan ‘gayri safi milli hâsıla’, bir ülke vatandaşlarının bir yıl içinde ürettikleri mal ve hizmetlerin değerleri toplamıdır. Basit ifade ile bir ülkenin yıllık ‘cirosu’ olarak yorumlanabilir. Yaklaşık olarak verirsem; Türkiye’nin GSMH’sı 2003 yılında 240, 2004’te 301, 2005’te 362 ve 2006’da 400 milyar ABD dolarıdır. Wal-Mart’ın 2003 cirosu ise (Türkiye GSMH’sının üstünde olarak) 258 dolar olarak gerçekleşmiştir. Şirket, 2012 yılında 1 triyon dolar ciro yapmayı hedeflemektedir.

Wal-Mart, giderek ülke sayısı artmakla birlikte İngiltere, Meksika, Japonya, Almanya, Arjantin, Brezilya, Kanada, Güney Kore ve Porto Riko gibi ülkelerde faaliyet gösteriyor. Yaklaşık 2 milyon kişiye istihdam sağlıyor. Cirosu pek çok ülkenin yıllık gelirinden çok daha büyük. Bilindiği kadarı ile Dünya’da en ucuza tedarik (mal ve hizmet) sağlayan firmaların başında geliyor. Perakendecilik alanında en uygun (ucuz) fiyatları veren marketlerin başında sayılıyor. Şirketin sihirli cümlesi “Daima düşük fiyatlar (Always Low Prices)” olarak belirlenmiş.

ABD’nin Arkansas Eyaleti’nde küçük bir marketle başlayıp Dünya’nın en büyük devlerinden birisi olan Wal-Mart’ın kurucusu Sam Walton, 1992 yılında öldü. Şirketi, ailesi ve profesyoneller yönetiyor. Kurulduğundan bu yana Wal-Mart’ın 25 süpermarket zincirini yok ettiğinden söz ediliyor. Şirketle ilgili araştırma yapanların ifade ettiğine göre; Wal-Mart herhangi bir noktada konuşlanma planı ile birlikte oradaki rakipleri yok etmeyi de eşzamanlı başlatıyor. Şirketin temel politikalarından birisi bu. Rakipleri en kısa yoldan ortadan kaldırmak…

Daha önce AVM’ler konusunda yazdığım bir yazıda hipermarket – tedarikçi ilişkisinin tedarikçileri fiyatlar ve ödeme planları açısından nasıl zora soktuğunu ele almıştım. Wal-Mart’ın bu kuralın yaratıcısı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Wal-Mart, kendi politikası gereği ilk elden üretici, tedarikçi ve toptancıların denetimini eline geçirir. Başlangıçta tedarikçiler için çok cazip ödeme planları sunarak kendine bağlar ve kendini vazgeçilmez hale getirir. Bu noktadan sonra Wal-Mart, tedarikçilerin önüne kendi çıkarlarını maksimize eden yeni bir anlaşma koyar ki; bu akit, tedarikçi için ‘ölüm fermanı’ gibidir. Ya batacaktır ya da koşulları kabul edecektir. Wal-Mart’ın ‘daima en düşük fiyatlar’ politikasının arkasındaki gerçek budur.

Rakipleri ‘buharlaştırma’ ve tedarikçileri ‘ucuza kapatma’ anlayışı, genel olarak hipermarketlerdeki ucuza mal satıp para kazanma mantığının arka planıdır. Wal-Mart’ın bu politikaların ‘en iyi’ uygulayıcılarından birisi olduğu söylenir.

Wal-Mart ile ilgili olarak sendikasızlaşma, kaçak göçmen çalıştırma veya kadın işçilerin yükselmesini önleme gibi pek çok olumsuzluk nedeniyle eleştirildiği de dile getiriliyor. Ama bunlar, kanıtlanması kolay iddialar değil; en azından şu anda elimde yeterli kaynak bilgi yok.

“Wal-Mart’tan bana ne!” diyebilirsiniz. Bu konuyu neden yazdım derseniz; Migros’u Dünya’nın en büyük organize devlerinden birisi olan Wal-Mart’ın almak istediğine ve birkaç yıldır Koç Grubu ile aralarında ortaklık görüşmeleri sürdürüldüğüne ilişkin bir yazı okudum. Ardından konuyla ilgili bir araştırma yaptım. Bu organize perakende işinin nerelere varabileceğini siz de merak edersiniz diye kaleme aldım.

Doğrusu; Wal-Mart gibi perakendecilerin Türkiye’ye gelişi ile yabancı sermaye mi gelmiş oluyor yoksa yerli kaynaklar mı yurt dışına gidiyor; ona siz karar verin. Verdiğiniz kararı, dört duvar market yapılınca ‘yabancı sermaye getirdik’ sananlara da detayıyla anlatıverin bir zahmet…

AVM’ler Nereye?

AVM’ler Nereye?

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Büyük alışveriş merkezlerinin (AVM’lerin), ilk elde esnafı ve perakendeci küçük tüccarı etkilediğini biliyoruz. Bu nedenle başta bu kesimler olmak üzere gelişmelerin ne yönde olacağını merak eden kişi ve kuruluş sayısı hiç de az değil. Aslına bakarsanız; bu süreç, gelişmiş ülkelerde çok uzun yıllardan bu yana yaşanmasına rağmen, bu konuda yeterli araştırma ve yazılı kaynağa ulaşmak kolay değil. Organize perakendecilik tarihini inceleyerek değişimi görmek belki mümkün olsa da; küçük perakendecinin nasıl dönüşebileceğine dair pratik çalışmalar bulmak zor. Siyasal iktidarların, gelişen organize perakendecilik karşısında toplumun önemli bir bölümünü oluşturmasına rağmen esnaf ve küçük tüccarın durumuna kayıtsız kalması konuyu daha da zorlaştırıyor.

Bilindiği gibi; AVM süreci, gelişmiş ülkelerde yaklaşık 60 – 70 yıldır yaşanıyor. Bu ülkelerdeki deneyim, zaman içerisinde tüketicilerin AVM’lere olan ilgisinin düştüğünü gösteriyor. Örneğin ABD’de yapılan bir araştırmaya göre 1985 yılında kişilerin AVM’de geçirdikleri ortalama zaman ayda 10 saat iken, 1990’a gelindiğinde bu süre 4 saate inmiş. Bir başka deyişle; pek çok yeme – içme ve eğlence gibi olanakları içermesine rağmen AVM’de geçirilen ortalama süre yüzde 60 azalmış.

Bir işletmenin kârlılığını araştırmak için yapılan hesaplamalarda; ‘çalışan başına kâr’ veya ‘birim alan başına kâr’ gibi göstergeler önemlidir. AVM’lerde kiralama, birim alan (örneğin birim metrekare) fiyatı üzerinden yapıldığından, özellikle birim alan başına kâra özel bir önem verilir. Yukarıda sözünü ettiğim araştırma, 1986’dan 1991’e kadar olan 5 yıl içerisinde ABD’de birim alan başına düşen kârlılığın yüzde 13 azalma gösterdiğini ifade etmektedir. Geçmiş deneyimler ışığında söylendiğinde; geçen zamana bağlı olarak AVM’de yer alan işletmelerin kârlılığı da düşmektedir.

Yazılarımda ve konuşmalarımda sık sık bugün iş dünyasının kırılma noktalarından birisinin, “artık fiyatın müşteri tarafından belirlendiği” olgusunu ifade ediyorum. Fiyat esaslı indirim ve kampanya konusu öyle bir hal aldı ki; adeta müşteriler, indirimde olmayan bir malı alma eğiliminde değiller. Bir başka deyişle; tüketiciler, ‘sürekli indirim’ beklentisi içine girdiler. Genelde firmaları ‘kârsızlık bataklığına’ sürükleyen bu tehdidin, zaman içerisinde AVM’lere alternatif olabilecek bir fırsat olarak değerlendirildiğini görüyoruz. Bu konudaki temel fikir, fabrikadan tüketiciye satış yapan mağazalar ile indirimli / kampanyalı satış mağazalarıdır.

Pek çok işletme, AVM’lerdeki firmalar ile rekabet edebilmek için fabrika mağazaları ve indirimli satış mağazaları (örneğin outlet mağazaları) oluşturmaya yönlenmiştir. Bu yönelimin, gerçekten AVM’leri ciddi olarak olumsuz etkilediği gözlenmiştir. Hatta AVM’ler konusunda araştırma yapan uzmanlar, indirim ve kampanya mağazalarının da AVM yapısı içinde yer alması önerisini geliştirmişlerdir.

Gelişmiş ülkelerde gözlenen AVM deneyimi, süreç içerisinde çok büyük bölgesel alışveriş merkezlerinden daha küçük ölçekli yerel AVM’lere doğru bir geçiş olduğunu göstermektedir. Yerel AVM’lerin, tek katlı oluşları ve kolay alışveriş imkânı sağlamaları nedeniyle uygun bir seçenek oldukları gözlenmektedir.

Yukarıda kısaca değindiğim gibi; tehditler, kimi zaman fırsatlara dönüşecek biçimde değerlendirilebilir. AVM’lerde yapılacak perakende alışverişin, bu iş için ayrılmış zaman gerektirmesi, bazı alanlarda yeni iş fırsatlarının oluşmasına vesile olmuştur. Örneğin tüketiciler, bir diş macunu, gazete veya 100 gr çerez almak için AVM’de zaman harcamak istememektedirler. Bu fikir üzerine temellenmiş ve özel bir konuya yönelmiş küçük dükkân ve mağazalar için yeni imkânlar doğduğunu söyleyebiliriz.

Diğer yandan AVM’lerde yer alan pek çok işletme, sadece satış odaklı olarak çalışmaktadır. Buralarda satılan ürünler konusunda şehrin değişik bölgelerinde bakım – onarım – eğitim – kurulum türünde hizmet veren yeni firmalar için yeni şanslar oluşmuştur. Katma değer yaratan ve hizmet esaslı yapılanan işler konusunda yaratıcı ve yenilikçi iş fikirlerine ihtiyaç vardır.

Bizim durumumuzda önemli olan nokta, sermaye ve kaynak olarak imkânsızlıklar içinde olan esnaf ve küçük tüccarın, AVM’lerle rekabet etmek üzere nasıl dönüşeceğidir. Bu konudaki hiza önderliği, başta sanayi ve ticaretin meslek örgütlerine düşmektedir. Bu meslek örgütleri, üniversiteler gibi uzman kuruluşların da katılımıyla küçük ticaret mensuplarının önlerini açacak yeni öneri ve projeler geliştirmeliler. Giderek yok olmakta olan esnaf ve küçük perakendecinin haline ağlayıp sızlamak yerine; yeni, yapıcı ve yaratıcı faaliyetlere, girişimlere, örgütlü ve kurumsal akla ihtiyaç var.

* * *

http://www.gurcanbanger.com  (Kişisel Internet sitesi)
http://gurcanbanger.wordpress.com (Zihin tazeleme yazıları)
http://duyguguncesi.wordpress.com (Duygusal yaşam yazıları)
http://gurcanbanger.blogspot.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://gurcanbanger.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)
http://ikieylul.wordpress.com (2Eylul Gazetesi günlük köşe yazıları)

Alışveriş Merkezleri

Alışveriş Merkezleri

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Türkiye’de son birkaç yılın en çok konuşulan konularından birisi, organize perakendeciliğin gelişmesine bağlı olarak sayıları beklenmedik biçimde artan alışveriş merkezleri oldu. Eskişehir’de bu yönlü ilk adım, (kuruluş mantığı biraz farklı olmakla birlikte) şehrin merkezindeki Esnaf Sarayı’nın yapımı olmuştu. 2007 yılı ise alışveriş merkezlerinin Eskişehir ekonomisine büyük ölçekli giriş yılı olarak şehir tarihindeki yerini aldı.

Organize perakendecilik mekânları olan alışveriş merkezleri, bir merkezî yönetim altında işletilirler. Bu tür merkezlerde çoğu zaman kiralama yöntemi uygulanır. Merkezin yönetimi, genelde kiralama işini yapan firma tarafından gerekleştirilir. Merkezin mülk sahibi ile kiralayan firma farklı kuruluşlardır. Alışveriş merkezi yapımında olduğu gibi kiralama işinde de uzmanlaşmış firmalar bulunmaktadır. Kiralama işlemi, kiracının kullandığı birim alan fiyatı üzerinden yapılır. Alışveriş merkezinde yer alan firmalardan ciro üzerinden pay alan kiralama sistemleri de vardır. Kira ve ciro komisyonu dışında, kiralayıcıların masraflara katılmaları istenir ve belli bir aidat ödetilir.

Alışveriş merkezlerinde “merkez mağaza” diyebileceğimiz ve genelde gıda ile tüketim malzemeleri satan bir kuruluş bulunur. Türkiye’deki örnekleri arasında merkez satıcı görevini Carrefour, Migros gibi büyük perakendeciler oluşturur. Alışverişin büyük hacmini yapan bu kuruluşun ürün ve hizmet portföyü, gıda ve tüketim malzemesi dışında çok çeşitli olabilir. Bu pozisyona talip olmak üzere Türkiye’ye gelen yabancı şirketlerin sayısında çok hızlı bir artış olduğunu söyleyebiliriz.

Alışveriş merkezlerinde büyük satıcı dışında; kiralayan firmanın kriterlerine göre oluşturulmuş başka olanaklar da bulunur. Örneğin markalı ürünlerin satıldığı mağazalar bunlardan birisidir. Bu tür markaların seçiminde kiralayan firmaların, önce küresel / uluslararası firmalara yer vermeye çalıştığını, ancak boş yer kalırsa yerel markalara döndüğünü söylemek zorundayız. Çoğu örnekte; yerli firmalardan istenen ciro komisyonu yaklaşımı, yabancı markalara uygulanmayarak bir ayırımcılık yapılmaktadır. Benzer şekilde yerli firmalardan daha yüksek kira bedelleri istendiği de bilinmektedir. Bu tür çifte standartlı kira yaklaşımı, kiralama işini yapanların insafına kalmakta ve ‘serbest piyasa ve liberal ekonomi’ tezleri ile kamu denetim birimleri tarafından herhangi bir yaptırım uygulanmamaktadır. Böyle bir durumda yerel, bölgesel ve ulusal markaların nasıl gelişip ekonomik gelişmelerini sürdürebilecekleri bir soru işaretidir.

Alışveriş merkezleri arasındaki savaşın yeni biçimlerini yakında Eskişehir’de de görmeye başlayacağız. Bu acımasız mücadelenin örnekleri halen İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerimizde yaşanmaktadır. Bu savaşın temel nedeni, Türkiye’de alışveriş merkezi sayısında (olması gerekenin üzerinde) bir patlama yaşanmasıdır. Alışveriş merkezi yapımının yerel yönetimler tarafından bu denli bilinçsiz desteklendiği (aslında bu kadar başıboş bırakıldığı) bir başka ülke yoktur desek bir gerçeği ifade etmiş oluruz.

Uygulanan politikalar nedeniyle firmaların iş, müşteri ve kâr bulmada sıkıntı yaşamaları, son çare olarak alışveriş merkezlerine yönelmelerine neden olmaktadır. Bu ‘alışveriş merkezine hücum’ anlayışı da hızla kiraların yükselmesine neden olmakta ve talep patlaması yaratmaktadır. Banker ve banka krizlerinin ardından kredi kartı facialarını yaşamaya başlamış olan ülkemizin, alışveriş merkezleri nedeniyle yeni sorunlar yaşaması şiddetle muhtemeldir.

Alışveriş dışında eğlence olanakları ile de cazibe noktaları haline dönüşen alışveriş merkezlerinin imar planlanmasında bölgenin nüfus yoğunluğu, trafik sorunları ve ulaşım konusu gibi unsurların yeterince dikkate alınmadığı ortadadır. Belediyeler kendi bölgelerinde bu tür merkezlerin açılmasını teşvik ederek hizmet yaptıkları kanaatindedirler. Ama ne yazık ki, olayın gerçek yüzü sandıkları gibi değildir. Eskişehir, bu gerçeği, 2007 sonundan itibaren tüm boyutlarıyla yaşamaya başladı.

Şikayet Etmek Yerine…

Şikayet Etmek Yerine…

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

“Benim oğlum, bina okur; döner, döner, yine okur” şeklindeki söyleyişi duymuşsunuzdur. (Buradaki “bina” sözcüğü, dilbilgisi / gramer anlamına gelir.) Özdeyiş niteliğindeki bu cümle, aynı işin veya davranış biçiminin düşünmeden (hatta yararsız biçimde), sürekli olarak tekrar edildiğini ifade eder. Ticaret dünyasındaki piyasa ve iş hacimine ilişkin şikayetleri duyduğumda, zorlaşan koşullar nedeniyle bu şikayetlere hak vermekle birlikte, yukarıda andığım özdeyişi hatırlamaktan da alıkoyamıyorum kendimi.

Eskişehir, tarihi daha eskilere dayanmakla birlikte son 150 yılda oluşmuş geleneksel bir kentten bir metropole doğru değişim gösteriyor. Kentin; gerek mekânsal örgütlenmesi, gerekse ekonomik ve sosyal yapılanması açısından bir kalkış noktasına doğru ilerlediği görülüyor. Yerel iş dünyası açısından baktığımızda ise, kentin mekânsal yeniden örgütlenmesine paralel bir yerel ekonomik hareketlilik izleyebildiğimizi söylemek pek mümkün değil. Sayıları 5-6’yı bulması beklenen büyük alışveriş merkezleri dışında başkaca bir değişim göze çarpmıyor. Bu merkezler için bağlantısını yapmış olan belli sayıdaki firma da dahil olmak üzere herkes, geçmişteki benzer şikayetlerini yaparak, yıllardır değişmeyen ayakta kalma davranışını sergilemeye devam ediyor. Ama atadan ve dededen kalma iş modelleri ile geleceği yakalamak pek olanaklı görülmüyor. İşe (işletme sermayesi veya sabit sermaye olarak) yatırım yapma zihniyeti fazla gelişmemiş (ama buna karşılık gereği tartışılabilir konut ve taşıt edinme alışkanlığında olan) yerel ticaret için önümüzdeki günler pek kolay olmayacak.

Bugünün iş dünyasında sürekli fiyat kırarak “selâmete ermenin” mümkün olamayacağı giderek daha iyi anlaşılıyor. Fiyat indirmekten başka farklılık yaratamayan firmalar, büyük bir hızla bir daha içinden çıkmayacakları bir “kârsızlık bölgesine” savruluyorlar. Fiyat kırma karşısında katma değer artırıcı bir strateji olarak maliyetleri düşürmeye çalışmak, çoğu zaman iyi sonuçlar veriyor. Ama maliyet üzerinde yapılan iyileştirmeler de, firmanın uzun soluklu büyümesi için yeterli olamayabiliyor.

Ticaret (ve tabii ki, üretim) dünyasının ağır koşullarında ayakta kalmayı ve büyümeyi sağlamanın yollarından birisi, piyasa ve ürün konularına daha yoğun biçimde odaklanmaktan geçiyor. Eğer firma olarak ürünümüzü hangi pazara sattığımızı, bu piyasadaki değişimleri ve gelişmekte olan yeni pazarların (müşteri kesimlerinin) hangileri olduğu üzerinde çalışmıyorsak, ayakta kalmanın gereklerini yerine getirmiyoruz demektir.

Konuyu biraz açayım. Geçmişte, ülkede otomobil üretilmediği yıllarda herhangi bir tüketici için iki seçenek vardı; ya yaşam koşullarına göre pahalı bir ithal araba satın alacak, ya da bu konudaki talebini erteleyecek veya bundan vazgeçecekti. Bugün hemen hemen her tüketici katmanına uygun fiyatlı araba seçenekleri bulmak mümkün. Şimdi bazı firmalar, görece daha lüks ve pahalı arabalar pazarlarken, bazıları daha ekonomik ürünler piyasaya sürüyorlar. Ev elektroniğinde de benzer bir gelişme oldu. Hatta bazı firmaların, farklı tüketici katmanları için farklı markalarla farklı kategorilerde ürünler üretip pazarladıklarını biliyoruz.

Dolayısıyla birinci kural, piyasanın farklı müşteri topluluklarından oluştuğunu fark etmektir. Eğer tek bir müşteri grubuna hitap ediliyorsa, bu sayıyı çoklamanın yolları aranabilir. Örneğin yüksek gelir grubunda onbin potansiyel müşteri bulunmasına karşın, orta gelir grubunda ikiyüzbin olası müşteri bulunabilir. Hangi grup veya gruplarda yer alınacağı, firmanın bu pazarlar üzerine yoğunlaşıp araştırma yapması ile ilgilidir. İkinci kural ise, eğer yeni bir müşteri grubunda yer alınacaksa, bu gruba uygun ürünlerin (üretimle veya satın alma yoluyla) tedarik edilmesidir. Bu iki kuralın birlikte oluşturduğu yeni iş anlayışına “alt-pazar yenilikçiliği” adı veriliyor.

Özetlersek; bugün sattığımız ürünlere müşteri olamayanlar için, onların bütçeleri ve beğenilerine uygun biçimde düzenlenmiş bir ürün portföyü, piyasaya ilişkin şikayetlerimizi azaltıcı bir yaklaşım olabilir. Bir fikrî çalışma olarak kalsa bile üzerinde düşünülmesini öneririm.

“Çağdaş Alışveriş Anlayışı”

“Çağdaş Alışveriş Anlayışı”

Gürcan Banger 

Son yıllarda en fazla gelişme gösteren sektörlerden birinin, perakendecilik olduğuna hiç kuşku yok. Ülkenin kent merkezlerinden ilçelerine kadar pek çok yerinde bahar çiçekleri gibi birden göze görünür hale gelen alışveriş merkezlerine bakınca, bu gerçeği daha iyi kavrıyoruz. 

Büyük çoğunluğu yabancı semaye ortaklığı olan bu merkezler, sadece tüketim profilini değiştirmekle kalmıyor; bulunduğu yerin sosyal ve kültürel özelliklerini de (dolaylı veya dolaysız) etkiliyor. Herşey bir yana; bu merkezler için yapılan çalışmalar sayesinde tüketim (hatta aşırı ve gereksiz tüketim), insanlar için bir yaşam tarzı haline geliyor. Tüketimin albenili etkisinden kurtulabilen pek az. Yeni tüketim anlayışı, toplumun tüm sosyal, kültürel ve fikrî kesimlerini benzer biçimlerde etkiliyor. Ulusallık veya geleneksellik konusunda ahkâm kesenlerin dahi, yabancı markalarla dolu bu dev alışveriş merkezleri ve ‘çağdaş’ diye isimlendirilen tüketim tarzı söz konusu olunca, nutukları tutuluyor. Bu tüketimi, ‘ne pahasına’ ödediğimiz gözden kaçıyor. 

Perakendecilik ve tüketimin özendirilmesi, artık bir bilim dalı sayılır. (Böylece bilimin, kendi başına nötr bir olgu olmadığını, gücü elinde tutanların bir oyuncağı haline gelebildiğinin bir başka örneğini görüyoruz.) Dev alışveriş merkezleri açılmadan önce, (çoğunluğu yabancı olan) yatırımcı kuruluşlar tarafından, malum tüketim bölgesi üzerine ayrıntılı araştırmalar yapılıyor. Tüketimin bu merkeze nasıl yönlendirileceği, hangi kesimlerin “en güvenilir” tüketici toplulukları olduğu ve alışveriş bölgesindeki yurttaşların, tüketim anlayışlarının nasıl etkileneceği konusunda uzmanlık çalışmaları yapılıyor. Böylece sonuçta yeni bir durumun oluşturulmasına çalışılıyor: “Tüketim hepimiz için; hepimiz tüketim için…”

Yukarıdaki sözlerimden, bu tür alışveriş merkezlerine karşı olduğum anlaşılmamalı. Tabii ki; insanların eğlenceli ve hijyenik ortamlarda alışveriş yapmaya hakları vardır. Ama tüketim anlayışı, üretim ile paralellik içinde olmalıdır. Ürettiğinden fazlasını tüketerek gidilebilecek uzun bir yol yoktur. Genelde yatırım / üretim / pazarlama / satış konularında zafiyetlerimiz olduğu gerçeği dikkate alınırsa, “çağdaş” diye anlandırılan bu tüketim anlayışının, rekabet koşusunda bize nefes alacak yer bırakmadığı ortadadır. 

Bu tür alışveriş merkezlerini gezip görenler, pek çoğunun yabancı markalar tarafından işgal edildiğini göreceklerdir. Her ne kadar merkezdeki satış noktaları, yerel satıcılarda olabilse de, bu markalarla yapılan alışverişteki katma değerin ciddi bir bölümü yurt dışına çıkmaktadır. Dünya’nın büyük ülkelerinin ‘yükselen pazarlar’ ismi verilen ülkelerde yatırım yapmalarının mantığı da budur. Ülkemizdeki gibi bir ‘cari açık’ gerçeğine sahip bir ekonomide, bu açığın artması için alkış tutmak anlamına gelen yabancı menşeli markalarla dolu alışveriş merkezi hayranlığını anlamak mümkün değildir. Oyunu başkaları oynuyor, katma değeri başkaları elde ediyor, bizler de çağdaşlaşıyoruz diye alkış tutuyoruz. 

Bir de; “Ben demiştim” konusu var. Eskişehir’de yerel / yerli girişim ve yatırım zafiyeti bilinen bir gerçektir. Bu olguyu kavramak için üniversitede hoca olmaya gerek yoktur. Bazı büyüklerimiz, Eskişehir’de konuşlanmış sanayici, tüccar ve esnafa hitaben zaman zaman “Ben size demiştim. Eğer siz yatırım yapmazsanız, başkaları gelir yapar” diye dillendirirler konuyu. Bunları dillendirenler arasında; işletme, iktisat ve benzeri bilimleri okumuş hocalarımız olduğunu da bileceksiniz. 

Ne zaman bu tür konuşma dinlesem, aklıma şu gelir. Eskişehir’de iş yapan kişilerin büyük çoğunluğu, bu kentteki öğretim kurumlarının mezunlarıdır. Dolayısıyla bu şikayetleri yapan ve bu sitemleri eden hocaların öğrencileri olmuşlardır. Öğrencilerde bir sorun olduğu konusunda kuşku yok. Ama bu öğrencilere girişimi, yatırımı, işletmeyi ve ticareti yeterince öğretemeyen hocalarında hiç mi kusur yok? Bu öğrenciler yeterince donatılsalardı, muhtemelen girişim ve yatırımı da öğrenirlerdi. Birlikte iş yapmayı öğrenebilecekleri gibi… Malum çuvaldız ve iğne meselesi…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.