Muhbir

Muhbir

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

‘İş’, çocuklukta başlıyor. Okul öncesi yaşta önce kardeşlerinin yaramazlıklarını anne veya babana ihbar ediyorsun. Sonra okulda devam ediyor. Yaramazlık edenler, tahtaya yazılıyor, öğretmene şikâyet ediliyor. Okulda daha büyük bir sorun oluştuğunda müdüre ihbarda bulunuluyor. Müdür, muhbiri kendisine yardımcı olmaya çalışan ‘makbul’ öğrenci olarak benimsiyor.

İşyerinde yöneticinin veya patronun arkasından konuşanları, ilk elden ‘jurnallemek’ de ‘yararlı’ eleman olmanın ön koşullarından birisi olarak kabul ediliyor. Bir meslek odasında veya sivil toplum kuruluşunda başkan veya yönetimin aleyhinde olanlar hakkında bilgi edinip yetiştirmek de ‘meraklı muhbir’ olmanın gereklerinden birisi. Ortaklardan birisini etkileyebilecek gelişmeleri, diğer ortağa kar kış, iş güç demeden ‘belgelendirip’ yetiştirmekten ne bekler ki şu ‘muhbir’!…

Belki de sistem, düşük kaliteliyi ihbara yönlendiriyor. Belki muhbir, verdiği ‘bilgi’ karşılığında taltif edilmeyi veya bir işinin görülmesini bekliyor. İhbar etmenin altındaki mantık, bir ruhsal bozukluktan kaynaklanıyor olabilir mi? Hele yakın arkadaşları, dostları veya bir aile gibi birlikte çalışılan sivil takımı ihbar etme gayreti içinde olmanın anlamı nedir?

Muhbirlik sistemi, devletlerin ve orduların istihbarat örgütlenmesinin bir parçasıdır. Ulusal veya askersel düzeyde örgütlü güçlerin kendilerini koruma mekanizmalarından birisidir. Birbirini yok etme üzerine kurgulanmış bir anlayışın geçerli olduğu dünyada istihbarat esaslı ihbar sistemi karşısında ‘boynumuz kıldan ince’ olabilir. Ama insanlık ve sivil toplum söz konusu olduğunda, muhbirlik konusunda biraz durup düşünmek gerek.

Bir de; ticari kazanç konusundaki kayıplarını ihbar mekanizmaları ile korumaya çalışanlar var. Bazı ürünlerin üzerinde ihbar telefonları görüyoruz. Hatta muhbirlik karşılığında ödül verenler var. Bir tarihlerde gazetelerde yer almış, ihbar karşılığında 5000 TL gibi ödüllerden söz eden gazete ilanları hatırlıyorum. Bunları okuduğumda; Nazi Almanya’sı ve Mussolini İtalya’sı ile Pinochet Şili’si aklıma geliyor. Bugün ihbara teşvik edenin, yarın kendisinin aynı akıbete uğrayacağından adeta haberi yok. Yakın bir örnek istiyorsanız, işte size kan gölü haline gelmiş olan Irak…

Eğer ortalıkta bir insanlık suçu varsa, kuşkusuz hiç kimsenin ihbar konusunda söyleyeceği bir şey olmaz. Ama kişisel çıkarlar, grupsal beklentiler veya siyasi rant arayışları varsa, orada ‘ihbara dur’ demeyi bilmek gerekir. Bazen muhbirliğin arka planı, bu söylediklerimden çok daha basittir. Sadece yalakalık olsun diye veya ‘ileride bir işim olur’ beklentisiyle yapılan muhbirlik örnekleri de yaygındır.

Ulusal ve askersel nedenler dışında yapılan muhbirliğin arkasında bir tür aşağılık kompleksinin olması son derece muhtemel. İhbar alışkanlıklarının, bir ölçüde, evde anne – baba veya okulda öğretmen ve yöneticilerden görülen aşırı ve dengesiz baskıların (örneğin dayak ve fiziksel cezalandırmanın) sonuçlarından birisi olarak oluştuğu kanaatindeyim. İşin ilginci, muhbirliğin arkasında bir ruhsal arıza olmasına karşın tedavisi pek de akla gelen bir konu değil.

İhbarın beni ilgilendiren birincil zararı gereksiz aşırı eleştiri, karalama veya entrika aracılığı ile başarıyı olumsuz etkileyen bir yönü olmasıdır. Genelde yıkıcı ve bozucu anlamda etki yapar. Özellikle dezenformasyon (yanlış bilgi, karşı bilgi) ile birlikte ‘çalıştığından’, zararları beklendiğinden çok daha büyük olabiliyor.

Size (ne olur, ne olmaz) muhbire ve ihbara teşvik edenlere karşı uyanık olmanızı öneririm. Bir sözüm de muhbire: “Muhbir! Sen, gizli saklı bir şeyler yapmaya çalışıyorsun. Ama bil ki; herkes de seni görüyor, biliyor ve tanıyor.“

Etik ve Eğitim

Etik ve Eğitim

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Çoğu zaman ‘etik’ sözcüğünü ahlak ile eşanlamlı olarak kullanıyoruz. Ama sözcüğün başka anlamları da var. Örneğin bir anlamıyla etik, töre bilimi demektir. Etik bilimi kapsamında topluma ait kurallar dizisini içeren bir bilim dalı olarak ele alınabilir. Etiğin bir başka anlamı ise bir mesleği oluşturan kişi veya kuruluşların uymak zorunda oldukları davranış biçimleridir. Özetle; etik kavramı ile iyi ve doğru davranmayı (ahlaklı yaşamayı) ifade etmeye çalışırız.

Etik sorunu, çok eski yıllardan beri insan düşüncesinin konusu olmuştur. İsimlerini hayal meyal hatırladığımız (ya da hiç bilmediğimiz) pek çok düşünür, bu konuda yazmış ve görüş belirtmiştir. Etik üzerine ayırt edici çalışmaları olan pek çok düşünür vardır. Diğer yandan etik, toplumların değişim ve dönüşüm süreçlerinde ilk akla gelen kavramlardan birisidir. Çünkü sosyal değişimin karmaşık görüntüsünün, toplum içinde her türlü ilişkinin temelindeki ahlakî davranış kalıplarını bozduğu ve yok ettiği düşünülür. Yine bu süreçlerde gelenek ve göreneklerde oluşan değişiklikler bu tür düşüncelere güç ve yön verir.

Günümüz Türkiye’sine baktığımızda, yukarıda söylendiği biçimde bir değişim (belki de bir dönüşüm) yaşandığı gözleniyor. Bu süreci etkileyen birkaç faktör var. Türkiye, yerel olarak kültürleri bozacak biçimde karıştıran sosyal göçün etkilerini net olarak hissediyor. Genel olarak kırdan kente göç, hem kırın sosyal davranış kalıplarını değiştirirken, diğer yandan da kentlere uygun olmayan bir kentsel davranış modelinin gelişmesine vesile oluyor. Kır ahlakı ile kent ahlakı, bir araya gelerek anlamsız ve düzeysiz yeni bir sentez oluşturuyor.

İkinci önemli faktör ise küreselleşme olarak özetlenen genel olgunun, toplumu etkilemesi olarak ortaya çıkıyor. Toplum, hızla yaşam ve tüketim alışkanlıklarını değiştiriyor. Ekonomik yeterliliğe, gelecek güvencesine ve tasarrufa önem veren bir sosyal yapı, tüketim güdümlü olma yolunda dev adımlarla ilerliyor. Bunda da başta medyanın kolaylaştırıcılığı ile olmak üzere, küresel güçlerin Türkiye üzerinde artan etkilerinin önemi var. Aşırı ve irrasyonel (akıl dışı) tüketim yönelimini, sadece Türkiye’ye mal edemeyiz. Ulus ötesi şirketler, Dünya üzerindeki tüketimi sınırsız artırarak, bir yandan kârlarını korumayı hedeflerken, diğer yandan da yandaşı oldukları ideolojik düşünce ve yönetim modelinin (kapitalizmin) sürdürülebilirliğini kolaylaştırıyorlar.

Etik kavramı, daha çok felsefî bir boyut taşır. Günlük yaşama indiğimizde, günlük ahlakı ifade etmek üzere ahlakî değerler anlamına ‘moral değerler’ kavramını kullanırız. İster etik ister moral diyelim, ahlakî değerler, bir kişisel davranış modeli oluşturacak biçimde önce ailede öğrenilir. Yukarıda anlattığım nedenlerle veya sadece bozulan gelir dağılımı nedeniyle, ailenin davranış kalıplarında da farklılıklar oluşacağına hiç kuşku yok. Özellikle medyanın fütursuz biçimde kolay ve şaşaalı yaşama özendirmesi ile önce ailelerde etik değerlerden uzaklaşarak ‘kolay kazanma’ eğilimleri filizleniyor. Bu nedenle; genç insanlar, geleneksel dönemde olduğu gibi aileden doğru kültür edinmede zorlanıyorlar. Günümüzde çekirdek ailenin yaygınlaştığı ve çocuklarla genç bireylerin, aile ortamında daha az zaman geçirdikleri düşünülürse, ailede alınan etik derslerinin (bir anlamda) sonu gelmiş gibi duruyor.

Aile içinde geçen zamanın yerini okul alıyor. Dolayısıyla bu durumda ahlakî davranışın okulda öğrenilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ama ne yazık ki, eğitim sistemimizin her seviyesinde sürüp giden bozulma, buna izin vermiyor. Okul, bazı durumlarda ahlakın öğrenildiği yer olmak yerine, ahlaksızlığın talim edildiği ortam haline dönüşüyor. Özellikle ilk ve orta seviyeli öğrenimde bu durumu netlikle gözlemeye başladık.

Bu durumda karşımıza iki seçenek çıkıyor. Bunlardan birincisi, yüksek öğrenim düzeyinde içeriği ve ağırlığı saptırılmaksızın ‘zorunlu meslek etiği’ derslerinin konmasıdır. Bu derslerin öğretmenlerinin seçiminde de çok hassas davranılması gerektiğine hiç kuşku yoktur. Sadece ders ücreti vermek için veya ‘ders boş geçmesin’ diye yapılacak öğretmen atamalarının, işi yozlaştırmaktan başka bir anlamı olmayacaktır. İkinci olarak; sivil toplum örgütlerinin (STK’ların), ‘yaşam etiği’ konularına önem ve ağırlık vermeleri gerektiği kanısındayım. STK’ların bu konuda yapacakları yaygın eğitim çalışmaları, hiç kuşkusuz kötü gidişe biraz olsun dur diyebilecektir. Bu arada danışmanlık ve eğitim hizmeti veren işletmeler için ‘yaşam okulu’ türünde projeler içinde etik eğitimi de yer alabilir. Umarım, ahlaklı yaşam elimizden daha fazla kayıp gitmeden soruna bir çözüm buluruz.

Mühendislik ve Etik

Mühendislik ve Etik

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş

Bir meslek grubuna mensup kişi veya kuruluşların uymak zorunda oldukları davranışlar ve kurullar bütünlüğüne “meslek etiği” adı verilir. Kolay kavrayabilmek için doktorların mesleğe başlarken ettikleri Hipokrat Yemini’ni bir örnek olarak alabiliriz. Genel anlamda etiği, iş ahlâkı olarak da düşünebiliriz. 

Depremlerle sarsıldığımız ve AB ile uyumu önemsediğimiz son yıllarda, mühendislik etiği sıkça tartışılmaya başlanan bir konu oldu. Mühendislik eğitimi ve hizmetleri ile ilgili çalışan kesimlerde gözlenen iki eğilim var. Birincisi; sınırsız ve denetimsiz biçimde çoğalan eksikli ve zayıflıkları olan üniversitelerimizin de katkılarıyla, ülkemizde mühendislik eğitimi kalitesinde ciddi bir düşüş var. Bu tespit, “yetkin mühendislik” olarak anılan bir yaklaşımı gündeme getiriyor. Mühendislerin yetkinliğini tespit edecek eğitim sonrası sertifika sınavlarına yönelik (bir yasaya doğru ilk adım olan) yönetmelik çalışmaları sürüyor. Bu yaklaşımı onaylayanlar olduğu gibi itiraz eden kesimler de var. İkinci olarak; mühendislik mesleğinin daha kaliteli hale getirilmesi konusunda yetkinliği öne çıkaran çalışmalara ek olarak, mühendislik etiği üzerine yoğun tartışmalar yapanlar var. Özellikle mühendis meslek örgütleri ve bazı gelişkin üniversiteler bu konu üzerine çalışmalar yapıyorlar. Mühendislik etiği konusunda yapılan çalışmaların birisi, üniversitelerdeki mühendislik bölümlerinde mühendislik etiği konulu bir zorunlu dersin konulması yönünde. 

Mühendislik etiğinin birinci ilkesi, kalite çalışmalarından esinlenerek müşteri memnuniyetinin yükseltilmesi anlayışını ifade ediyor. Bu bağlamda mesleğin yeteneğinin ve prestijinin artırılması fikri öne sürülüyor. Bu görüşü, meslek kalitesinin giderek düşmesine ve mühendislerin sosyal ve ekonomik olarak gerilemelerine bir tepki olarak düşünebiliriz. 20’nci yüzyılın sonlarında iş alanlarında konuşulmaya başlayan unsurlardan bir diğeri, kişi ve kuruluşların “sosyal sorumluluk” anlayışlarının artırılması. Bu nedenle; mühendislerin, mesleki görev ve fonksiyonlarını yerine getirirken yaşadıkları toplumun güvenliğini, sağlığını ve yaşamsal sürdürülebilirliğini önemsemeleri gereği ortaya konuyor. Bir mühendisin iş yaptığı alanda, bundan olumlu veya olumsuz etkilenen çok sayıda paydaş olduğu düşünülürse; yaklaşımdaki haklılık payı ortaya çıkar. 

Toplumsal yaşamın karmaşıklaşmasının, bizi götürdüğü noktalardan birisi, uzmanlaşmadır. Günümüzde geleneksel mühendislik alanları, giderek özel bilgi ve deneyim gerektiren uzmanlıklar halinde yeniden biçimlenmekte. Bu nedenle; mühendislerin sadece kendi yetkili oldukları alanlarda hizmet vermeleri, mühendislik etiğinin bir parçası olarak algılanmakta.

Kendi konularında uzman olarak kabul edilen mühendislerin, proje türünde verdikleri hizmetler yanında başka, kişi veya kuruluşlar tarafından yapılmış işler konusunda da görüş belirtmeleri ve rapor düzenlemeleri istenmekte. Bu durumun en belirgin örneklerinden birisi, mahkemelerce istenen bilirkişi raporlarıdır. Mühendislik etiği, mühendislerin tespit ve denetim görevlerini yerine getirirlerken, ancak yetkili oldukları alanlarda gerçekçi ve nesnel raporlar hazırlamalarını öngörmekte. Yine bu konuyla yakın ilintili olarak; mühendislerin, gerek topluma gerekse müşterilerine karşı (çıkar çatışmalarının uzağında kalarak) “yeminli vekil” gücünde güvenilir olmaları beklenmekte. 

İş alanlarında gözlediğimiz sorunlu durumların pek çoğunda, meslek mensuplarının haksız rekabet yollarına saptıklarını gözlemekteyiz. Mühendislik alanlarında da gerek kalite gerekse fiyatlandırma yönünden haksız rekabet olayları sıklıkla yaşanmaktadır. Mühendislik etiğinin ana fikirlerinden bir diğeri, mühendislik hizmetleri alanında haksız rekabetin önlenmesi ve meslek onurunun yükseltilmesidir. 

Yaşadığımız çağda eğitim, yaşam boyu sürme özelliğine sahiptir. Bu nedenle okul sonrası eğitim; genelde iş alanlarında, özelde mühendislik işi yapılan ofis ve benzeri mekânlarda sürmek zorundadır. Buna bağlı olarak mühendislerin kendilerini sürekli geliştirmeleri, yönetim veya denetimleri altında çalışan mühendisleri de gelişmeye teşvik etmeleri gereklidir. Hiç kuşku yok ki; daha kaliteli hale gelen mühendislik hizmetleri, ülkedeki tüm kişi ve kuruluşların yararına olacaktır. Bu süreçte mühendislik etiğinin yaygınlaşması çok önemli katkılar yapacaktır.

İş Ahlakı Üzerine

İş Ahlakı Üzerine

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş

Öyle konular var ki; üzerinde fazla düşünmeden ön kabullerimizle ilerliyoruz. Farklı alanlarda farklı standartlar (kurallar) uyguladığımızın farkında bile olmuyoruz. Sanırım, ahlak konusu da yaşamın değişik alanlarında farklı uyguladığımız olgulardan bir tanesi. 

Geleneksel yaşam değerlerimiz açısından bireye baktığımızda; örneğin kanun karşısında yoksul veya zengini birbirinden ayırt etmeyiz. Sosyal ilişkilerimizde cinsiyetin de ayırım noktası olmaması gerektiğini ifade ederiz. Örneğin insanların etnik, kültürel kimliklerinin sosyal yaşamımızda eşitlik ve hakkaniyet ölçüsüne göre yer almasını savunuruz. Ama konu, işle ilgili alanlara gelince durum aynı mıdır? Ayrım göz etmeyen bakış açımızı (eşitlikçi ahlak anlayışımızı), iş alanlarında da aynı biçimde uyguluyor muyuz? Muhtemelen hayır. 

Kültürel ve sosyal ilişkilerimizde hakkaniyet ölçülerine dikkat ederken; konu, iş yapmaya, para kazanmaya gelince, birden kuralların “kurtlar sofrası kuralları” olduğu fikrine döneriz. Diyelim ki; büyük bir kuruluşta yönetici olarak çalışıyoruz. Eğer bir başka şirkette çalışan bir tanış ve yakınımız işten çıkarılırsa, onun yöneticisinin haksız bir davranış içinde olduğunu düşünür, yakınımızı korumayı (en azından haksızlığa uğradığını düşünmeyi) deneriz. Ama kendi alt kadromuzda çalışan bir personel hakkında olumsuz sicil vermekte ya da işten çıkarmakta aynı hakkaniyet ölçüsünü göstermez, muhtelen tereddütsüz “zorbaca” davranırız.

Özetle; dinin, sosyal ahlak kurallarının geçerli kıldığı anlayış, iş konularında çoğu zaman geçerli olmaz. Adaletsiz davranmak, adeta işin kaçınılmaz ilkelerinden birisi olarak benimsenir. Kişisel ahlak anlayışımızla iş ahlakı yaklaşımımızın birbiri ile paralel olması gereğini ya gözden kaçırır ya da aklımıza getirmek istemeyiz. 

Bugün kabul gören iş ahlakı anlayışı, kuralları işine geldiği gibi anlayıp çıkar ve beklentilerine uygun olarak yorumlamaktır. Bu davranış modelinin arkasına da dayanak olarak örneğin “ticari akıl” gerekçesi konur. Adeta sosyal ilişkilerimizde duygusal, iş ilişkilerimizde “akıllı” olmamız gereği önerilir. 

Dinsel açıdan bakalım. İş alanları dışında dinsel olarak makbul bir birey olmak için özel bir özen gösterilir; dinin gerekleri eksiksiz yerine getirilmeye çalışılır. Ama konu örneğin ticarete gelince; adeta dinî kurallar gevşer ve farklı ticaret kuralları işlemeye başlar. Din adına yapılan “iyilik”, iş alanında uygulanan “iyilik” ile bazı zamanlarda paralellik göstermez. 

Bu anlattıklarımın, sadece hatırlatıcı örnekler olarak kabul edilmesini dilerim. İş alanında görev almış tüm bireylerin bu olumsuzlukları yansıttığını iddia edemem. Ama günlük yaşam ile iş ortamı arasında ahlak kabul ve uygulamaları açısından farklar olduğu da açıkça ortadadır. 

İş yaptığımız insanlarla olan ilişkilerimizde ister alıcı ister satıcı olalım, hiç kuşkusuz birbirimizin “müşterisiyiz”. Mal, hizmet, fikir alıyor veya veriyoruz. Bu ilişkilerde iş ahlaku kuralı, “bilerek ve isteyerek zarar vermemek” olmalıdır. Bazı iş alanlarında bir “satıcı” olarak müşterinize “iyilik” sözü veremeyebilirsiniz. Örneğin bir sanığı yasalar önünde koruyan bir avukat veya bir hastayı tedavi etmeye çalışan bir tıp insanı iseniz, yapacağınız çalışma sonunda kesinkes “iyilik” oluşmayabilir. Ama müşteriniz, sizin ona isteyerek ve bilerek zarar vermeyeceğinizin güvencesini almış olmalıdır. 

Son bir örnek daha verebilirim. Örneğin toptan alıyor perakende satıyorsanız ve  sattığınız bir mal özürlü / ayıplı çıktı ise, müşterinizin hukukunu sanki müşteri siz imişsiniz gibi koruyabilmelisiniz. Böyle yaptığınızda yaşamınızda uyguladığınız ahlak anlayışı iş ahlakınızla çakışacaktır. Ahlak dediğimiz her ne ise, o da bu çakışmayıve yaşamsal bütünlüğü gerektirir.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.